11 Ağustos 2017

Platon'un Porphyrios'a Mektubu

Feniks'e işaret eden bir detay.
Üzüntü ile Kederin Kaldırılması ve Zühdün İsbatı Hakkında Sorulmuş Bulunan Bir Soruya Cevap Olarak Filozof Eflatun (Platon)'un Ferfiryus (Porphyrios)'a Mektubu

Allah'ın adı ile… Gerçek Melik, Hakiki İlah! Ayrı kelimelerle çağrılan ve ittifakla istenen tek Maksud! İlk hareketlerin başlangıçlarının tükenmez kaynağı olan Kadim. Yapıcı ve bozucu zıtların yaratıcısı. Böylece kuvvetini ortaya koyup kudretini açıkladı. Akıl, düşünce ve hayal sınırlarını aştı. Sıfatlandırılamayan Zat ve kavranamayan sıfat. Şanı Yüce, unsurların unsuru, kuvvetlilerin kuvvetlisi, hareketlerin hareket ettiricisi. İsmi mukaddes, kadri yüce. Nurların nuru, zamanların zamanı ve dehrlerin dehri. Ulu ve mutlak münezzeh. Değişikliği olmayan, müddetinin kopukluğu bulunmayan daimiliği ile ebedi ve kusursuz olarak kusursuz.

Yalnız O'na el açar; beni ve seni (kendinden olan ve kendisine uygun bulunan) tertemiz akıl ile iyi ve doğru işe tahsis kılmasını sadece O'ndan isterim. Zira O, iyiliği elinde tutandır. O, iyiliğin kendisidir. O her şeye kadirdir.

Mektubun geldi. Allah, seni başarının sırrına ulaştırsın. 

Sana açıklama yapmamı istiyorsun: Âlemde çoğuna arız olan pek azının kurtulup uzak kalabildiği keder ve üzüntünün (mahiyeti) nedir? İsmi aklın ve idrakin ötesinde olan Rabb'ın onları da faziletli ve üstün kılmış olmasına rağmen keder ve üzüntünün çoğunluk üzerine hâkimiyeti nasıl olur? Üstelik O Yüce yarattıklarında yersiz ve faydasız bir şey yapmamıştır. Aksine, O'nun yarattıklarının hepsinin kendi kendine yeterli olduğu, hiçbir canlının başkasına muhtaç bulunmadığı görülür. Üstelik O, insanı da; akıl, ifade gücü, delillerin ve burhanın bilgisi ile üstün kıldı. Amma, yaratıkların en şereflisi olmasına ve üstün akla sahip bulunmasına rağmen yine de ona keder ve üzüntü arız olmaktadır. Şu halde, realitede bu, acaba gerçek olarak mevcut mudur? Yoksa zatının bozukluğuna, aklın idrakini sağlayan ince aletlerin eksikliğine bağlı, dıştan gelen bozuk ve arızi bir fikirden mi ibarettir?

Allah seni yüceltsin. Bildiğim ve düşünebildiğim kadarı ile sana cevap vermeğe çalışacağım. Zira, aklımızın erdiği budur. Eğer sonuna varalım dersek, ilmin sonu yoktur ki biz ona ulaşalım. O, sonların sonunun, gayelerin gayesinin ötesindedir. Allah, hayra yöneltip seni kendine dost kılsın.

Şayet, her elemi sebepleri bilinmez ve şifası bulunmaz olarak kabul ediyorsan, bu takdirde sana, üzüntü ile kederin (mahiyetinin) ne olduğu ve şifaların bulunabilmesi için de sebeplerinin neden ibaret bulunduğunu açıklamam gerekiyor. Allah yardımcı olsun.

Keder; fikirlerin dağınıklığı, nefsin şaşkınlığı, onun haraplığı; süratle gidip gelişi demektir. Üzüntü ise; büyük bir sarsıntı; gücü parçalayan, enerjiyi söndüren, cismi eriten, zamanları karartıp karıştıran, ömrün temelini kemiren şiddetli bir darbedir. Bu; sevilenin kaybından, istenilenin elden kaçırılmasından doğan, nefse ait bir elemden ibarettir.

Eğer, bu geçici ve aşağılık dünyanın adamları, sahip oldukları ile içinde bulunduklarını iyice düşünebilselerdi, onların geçici görüntülerle değişen benzerliklerden ibaret bulunduklarını ve zamanın kendilerini halden hale koyacağını, farklı durumların onları kalıptan kalıba sokacağını anlarlardı. Öyleyse onlar, kendi nefisleri için üzülmekle işe başlamalıdırlar. Zira bu, onların sevdikleri ve istedikleri uğrunda duydukları elemin en yerinde olanıdır. Çünkü bu takdirde onlar, nefsi yok etmekle yok olacaklarını, onu kaybetmekle kaybolacaklarını anlarlar da marifetleri önce buna çevrilir, böylece nefislerin ve görüntülerinin baki olmadığının farkına varırlar. Zira oluş ve yok oluş âleminde her şey yok olup gidicidir. Öyleyse onların istekleri (aslında) yok olup gidecek olan fani şeyde sebat ve devam aramaktan ibarettir. Oysa devam ve sebat, ancak akıl âleminde vardır. Bu; zamandan, onda olmayan şeyi isteyerek, ondan, kendi tabiatında bulunmayanı istemiş olan kimse (nin haline) benzer. Tabiattan, tabiatta bulunmayan şeyi isteyen kimse (esasında) var olmayan şeyi istemiş olur.

Diyorum ki: Zamanı tanımayan, değişikliklerin aslından habersiz olan kimse, bu dünyanın alışılagelmiş veçhesi değişince ancak ve bununla birlikte duygulara has olan zevklerden; yemedeki lezzetten, içmedeki keyiften, giyinmedeki gösterişten, evlenmedeki hazdan ve buna benzer şeylerden uzaklaşıp ayrılır ve o zaman kendisinin; bunların birer arazdan ibaret bulundukları ve kendilerinin zorbalıkla, ya da halkın ticaret ve sanat diye isimlendirdiği bir nevi kurnazlıkların dışında başka yollarla elde edilmelerinin mümkün olmadığı hakkındaki bilgisi kesinlik kazanmış olur. Sevdiği şeylerin muhakkak yok olup gideceğini de yakından anlar. Bunu idrak etmeyen, yukarıda da söylediğimiz gibi, bozulandan bozulmamasını, yok olup gidenden yok olmamasını istemiş gibidir. Musibete uğramamayı istediğimiz zaman, olmamayı istemiş oluruz. Zira musibetler ancak bozulanın bozulması ile olur. Eğer, fasit olmasaydı, oluş olmazdı. Şayet o, sevdiklerinde sebat ve bekayı aramış olsaydı, yolculuk için bekanın tabiatına yönelir, hemen nefsine kanaati yerleştirir, hırsın getireceğini beklemez ve kendini yok olup gidecek, nefsini pişmanlıkla üzüntü içinde bırakacak şeylerle yormazdı. Aksine o, nefislerini gerçekten terbiyeye almış, gözünü geleceğe dikmeyen, gidene hayıflanmayan parlak gönüllü uluların terbiyesiyle nefsini terbiye ederdi. İnsanların zaafı, düşkünlük ve ahmaklığı; her gidenin ardından ve her gelenin önünden koşturmasıdır. Oysa insan, hakiki olarak nefsini terbiye edip ona doğrunun yollarını gösterince, önce de belirttiğimiz gibi, üzüntüyü atmayı, kederi dağıtmayı gerçekleştirerek kısa zaman içinde hayatını değerlendirir.

Görülüyor ki insanda alışkanlıklar huy ve mîzaçla birlikte, onun yolunda ve gidişinde yürür. İnsan alışkanlıkları kazanarak onları tabiatla kaynaştırıp kedere bağlar da ona bulanır. Şayet o, kendisini lezzetli yemeğe alıştırdığı halde, lezzetlisini yemiş olsa, bu da o işi görür ve onu doyururdu. Çünkü bir süre sonra (lezzetli ve lezzetsiz) ikisi de eşit hale gelir ve ikisi de aynı şekilde tokluk duygusunu meydana çıkarırlar. Lezzet ise burada sadece bir an için ortaya çıkar. Hatta isteyip hoşlandığı şey ortada dursa da insan doyunca onu bırakır ve iter. Giyilecek şeyler de böyledir. İnsan, gönlünün arzu ettiği, örf ve âdetin güzel bulup kendisine hoş gösterdiği şeylere karşı hırsla sarılır. Fakat böyle olmayanını giyse, bu da onu kandırabilir. Ayıp yerlerin örtülüp âdetin yerine getirilmesinde hepsi birdir.

Eğer insan, hikmete bürünüp gıdaların en iyisi, giyim ve süslerin en üstünü olan ilimle ziynetlenirse, elbisenin yokluğundan gam duymaz. Nitekim hikâye edildiği üzere Kral Antiyakhos yanına geldiği zaman hâkim Diogenes, onun için ayağa bile kalkmamıştı. Yaver ona ayağı ile dürtünce Hâkim ona; bu, insan işi mi, yoksa hayvan işi mi? Ban yaptığın sana hangi sıfatı yükler? dedi. Öteki: Krala ta'zim için ayağa kalkmadın, dedi. Hâkim cevap verdi: Kölemin kölesi için neden ayağa kalkayım? Kral, olanları görüp konuşulanları duyunca Hâkim'e, ben neden senin kölenin kölesi oluyorum? dedi. Hâkim şöyle cevap verdi: Sen dünyanın kölesi ve hizmetçisisin. Bir şeyi terk eden ondan güçlü ve ona hâkim demektir. Ben dünyayı bilerek ve isteyerek bıraktım. Oysa sen ona mecburi olarak hizmet ediyorsun ve ister istemez onun kölesi olmak durumundasın. Kral, onun demek istediğini anlamıştı. Çünkü o da hâkim idi. Sonra sözü kendisine çevirdi ve "benimle dost olursan, altın ve gümüş hazinelerini önüne sererim" dedi. Hâkim ona dedi ki: Onların kendi değerleri olsaydı, en önemsiz şeylerle değiştirilmezlerdi. Kral ona: "Sana güzel yemekler ikram ederim" dedi. Kral: Sana en güzel elbiseler giydiririm, dedi. Hâkim: Bedenlerimizi ilim ve takva elbisesiyle süslemememiz hususunda bizden önce gelen hâkimlerin öğütleri vardır, diye cevap verince, Kral, üzüldü, ağladı ve çekip gitti.

Görüyoruz ki insanların bir sürü adet ve alışkanlıkları arasında mal toplayıp biriktirmeye karşı büyük hırsları vardır. İçinde ümit ışığı olan şey, kendileriyle birlikte gelişip büyüyünce ona bağlanırlar. Aslında, bunda engellenselerdi, onu da bir musibet ve bir üzüntü olarak kabul ederlerdi. İşte alçaltıcı ve adi davranışlara karşı olan hırsı ile –saçını sakalını yolan- bu kadınsı adam, şayet o, bu hareketlerinden vaz geçirilip büyük insanların sırasına konularak onların huy ve ahlak libasına bürünmeye zorlansaydı, bunun için de kederlenir, bunu da bir musibet olarak görürdü. Ahlaksız kişi, yürüdüğü bu çirkin yolda, bunca hatalı davranışları ve tutarsız tavırlarıyla çok üzücü sonuçlara uğrar. İşi, ölüme, idama, rezalete, aleme ibret olacak bir hale dönebilir. Şayet, herhangi bir bela, bir musibet kendisini kurtuluşa yönelmeğe çağırsaydı, o, bunu da bir eksiklik, bir üzüntü sayardı.

Öyleyse, şimdi düşünelim: Onun üzüntüsü akıldan gelen bir zaruret midir? Yoksa bu, asılsız bir arazdan ve fasit bir duygudan mı ibarettir.

Sözü edilen alışkanlıklar, onları tabiat haline getirmiş ve onların peşinde koşmayı kendine vazife edinmiş kimselerde cereyan eder.

Alışkanlığın, tabiatın yolunda yürüdüğünü göstermekle biz, alışkanlığın, tabiatı düzelttiğini ya da bozduğunu onu üzüntüye ya da sevince soktuğunu belirtmiş oluyoruz.

Şu halde nefisler için gerekli olan; iyi ve kanaatkâr bir tabiatla, kötü huy ve isteklerin getirdiği üzüntünün ortadan kaldırılmasından ibarettir. Zira duygu olarak beğenilen ya da çirkin bulunan, tabiatın kendinde gerekli olan şey değildir. Aksine bu, alışkanlıklardan ibarettir. Öyleyse gayemiz, nefislerimizi gönül huzuruna ve riyazete alıştırmak olmalıdır. Şayet nefis zahmet ve yorgunluğa uğrarsa kendisini hemen ya da ileride rahata kavuşturmak için onun zahmetine ve onunla mücadeleye katlanmalıyız. Nitekim hastalıklara maruz kalan nice kimsenin, acısına katlanarak, uzvu dağılıp organı kesmeye giriştiğini ya da yarmaya, sarmaya başvurup yaranın kapanmasını ve ızdırabın dinmesini çabuklaştıracak tedavinin acılarına katlanarak, neticede rahata kavuşmak ümidiyle söylenenlere sabrettiğini görmüyor musun? Öyleyse biz, hak ve kurtuluş yoluna kavuşmak için kötüye ve batıla karşı mücadelede nefsin acılarına nasıl katlanmayız? Zira nefsin tedavisinin tehlikesi az, işi daha hafif kıymeti ise daha büyüktür. Çünkü o, bedenin hükümdarıdır. Hükümdarın bozulmasıyla halkın işleri de bozulur. Şehvetler, nefse hükmedici ve ona musallattırlar. Akıl ise, hepsinin hâkimi ve temelidir. Aklı olan kimse, nefsinin fesadını önleyip onu hastalıklara karşı korur. O, hakikat ilacı ile acı sabırla, gerçeği ve külfeti yüklenerek nefsini tedavi etmeli ki, nefis kendine teslim olsun da gamı, kederi atarak ölmez arzulara ve beka âleminin sükûnuna dönsün. Zira onlar, açıkladığımız üzere, Hâkim Hermes'den edilen şu rivayete benzer: O der ki, merhamete en çok muhtaç olan kimse, kötü bir melekenin içine düşmüş olandır. Ona; kimdir bu? Denildi. O şöyle dedi: Şehveti arttıkça üzüntüsü çoğalan kimsedir. O, bütün kazancı ile birlikte, yokluk damgasını yemiştir. Aklı nefsini yenen, idraki nefsine hâkim olan, hür akıllı kişidir. Akıl, temel ve asıl olan şeydir.

Allah'ın merhamet edip bu dünya sıkıntılarından koruduğu kimse, merhamete ve öbür dünya sıkıntılarından kurtarılmaya daha çok layık olan kişidir. Hak yolunu arayan kimse! İsteyen için o, apaçıktır. Öyleyse kişi, kendisi için gerçekten lüzumlu bulunan şeyi istemekte samimi olabilmek için nefsini üzüntü bağlarından koparsın ve bu aşağı, fani alemin ağırlılarından aldığı yükünü azaltsın. Rivayet edildiğine göre Sokrat, kör bir kuyuya girip kıvrılır. Üzerini toprakla örter ve oradakilere: Sıkıntısının azalmasını isteyen, üzerindekini azaltsın, der. Bazıları; ey efendi! Ya kuyunun sağlam kısmı göçerse? O şöyle der: Şayet göçerse, yer neden göçsün, toprak neden yok olsun!

Yine Rum Kralı Elzer'den rivayet edilir ki kendisine değerli, kıymetli, güzel bir taht hediye edildi. O, buna pek sevindi, memnuniyeti arttı. Yanındakiler de güzelliğini takdir ettiler. Topluluk için bir hakim bulunuyordu. Kral ona, sen konuşmuyorsun! Bu taht hakkında sen ne dersin? Dedi. Hâkim ona: Ben derim ki; o, sendeki bir yokluğu, bir fakirliği ortaya çıkardı. Arızi bir sevinç de ona eklenince, sendeki musibetin büyüklüğünü gösterir, dedi. Hikaye edildiğine göre Kral, bu toplantıdan bir süre sonra bazı adalarda bir gezintiye niyetlenir. Seyahatinde, makam olarak kullanılmak üzerse, bu tahtın da alınmasını ister. Gemi, taht ile birlikte parçalanır ve batar. Kral, büyük bir üzüntüye kapılır. Ölünceye kadar bu üzüntüden kurtulamaz. Dolayısıyla o, Hakim'in hikmet gözü ile önceden gördüğü duruma düşer.

Şu halde bilmek gerekir ki, her musibet ve üzüntü, sözünü ettiğimiz gibi, gelip geçici şeylerdendir. İyice düşününce bunu anlarız, kederimiz dağılır ve gönlümüzün gamı kalkar. Kesin olarak bunu kavradığımız zaman musibetlerin içindeki acı kalkar ve nimetin özüne dönüşür. Bundan da, akıllı kişiler, musibetlerin aslında birer nimet olduklarını açıkça anlarlar. Dolayısıyla onlara şükür, çekip çevirenine ise hamd etmek gerekir.

Ey dostum! Bu hükümleri nefsinde derin derin düşün! Böylece hüzün felaketlerinden kurtulup, şehvetin arazlarını nefsine yerleştirmeden, özellikle aklın tasvibine girmeyen gam vadilerine uğramadan, züht ve takva sahiplerinin derecesine yükselirsin.

İşte Allah'ın yardımı ile biz, durup düşünecek kimse için delil olabilecek şeyleri açıklamış bulunuyoruz. Bununla birlikte biz, ya kendi fiillerimizden ya da başkasının fiilinden ötürü üzülmeden geri kalmayız. Ancak eğer üzüntümüz kendi fiilimiz için ise, bizi üzecek şeyi yapmamalıyız. Şayet biz, bizi üzecek bir şeyi yapar, onu yapmaktan kendimizi alıkoymaz isek, kendi istemediğimiz şeyi kendimiz için getirmiş oluruz. Durum bundan ibarettir. Eğer bizi üzen başkasının fiili ise, bize ait olmayan, bize yarar getirmeyen, biz üzülsek de utancı sahibin ait olacak olan şeye üzülmeliyiz.

Açıklamış olduğumuz yolu benimseyen kimsenin geçici görüntülere karşı olan hevesi azalsın. O, öbür dünyanın gerçek delillerini düşünmeye koyulsun. Musibetler onu üzüntüye çekse de o, içine kederin karışmadığı, fesadın bulaşmadığı hazları bulmaya çalışsın.

Çoğunlukla insanlar, ölümü bir musibet kabul ederek, ondan çekiniyorlar. Ben diyorum ki, alacaklıdan kaçan, yalnızca borcu ödemeye hazır olmayan kimsedir. Onu hazırlamış olan ise, onu ödemeyi alacaklıdan daha çok isteyen kimsedir. Şayet insanlar, ölüm hadisesini iyice kavrayabilselerdi, aşağılık değil, onun övülmeye değer bir şey olduğunu anlarlardı. Çünkü ölüm, tabiatımızın bütünleyicisidir. Eğer ölüm olmasaydı, insan olmazdı. Zira insanın tarifi ve vasfı şudur: İnsan, canlı, akıllı ve ölümlü bir varlıktır. O, ölümlü olmasaydı, insan olmazdı. Her ne kadar insanlar ondan kaçıyor ve gerçekten onun vukuunu istemiyorlarsa da bununla birlikte insan, öbür dünya evinin yolcusudur.

İnsan bir akledip düşünse; o, acze ve eksikliğe bulanmış bir nutfeden ibaretti. Sonra kendisiyle imtizaç etmiş olan tabiatların özünden ayrılmakta serbest bırakıldı da o, içinde bulunduğu durumdan başkasını seçmedi. Sonra, Tanrı'nın arzusu, Yaratıcısı'nın iradesi tecelli ederek onu yumurtalarda oluşmaya sevk etti. Eğer nakli sorulsaydı, o bunu istemezdi. Sonra yumurtalardan daha geniş yer olan rahime yollandı. Şayet kendine teklif edilseydi, o, kalmayı isterdi. Sonra oluşum ve olgunluğun tamamlanması için zoru zoruna içeriye, rahimdeki çocuk kesesine gönderildi. Şayet geniş aleme gönderileceği söylenseydi o bunu istemez, yerini seçerdi. Fakat sonra da o, daha önce başkasına tercih ettiği, kendini sıkıştıran rahime dönmeye davet edilseydi, dönüşü tercih etmezdi. Sonra yaratıcı irade, onu annesinin karnından koparıp şu dünya hayatına çıkarmaya karar verdiği zaman, bu ona zor geldi. Oysa âlemin genişliğini gördükten sonra ona: "Annenin karnına, ihtirasla yapıştığın yere dön!" denilseydi, o bunu reddeder, kabul etmezdi.

İşte! Ben diyorum ki; beka âlemine, o geniş yere götürülen kimse, gidişin güçlüğünden ve ruhani bekanın devamı ile kendine ulaşacak olan refah ve saadet hususundaki bilgi kısırlığından ötürü başlangıçta bunu çirkin bulsa da, beka alemini gördükten sonra o, bu dünyaya dönmek üzere serbest bırakılsaydı, onun için bütünü ile durum, bu dünyayı gördükten sonra kendisine "annenin karnına dön" denilen kimsenin ki gibi olurdu.

Öyleyse ölüm; ona yönelen, iyice düşünen, akledip araştıran kimse için istenmeyecek, çirkin bir şey değildir. Zira biz, sınırlı bir alemde, kapalı bir felekte, yıkılacak bir evde göçebe konuklar olarak bulunuyoruz.

İmdi biz, bütünü ile bu alemdeki üzüntü, sıkıntı, gam ve kederin gerçekte sabit olmayan şeyler olduğunu ortaya koymuş, tabiatın kedere teslim ve üzüntüye sebep olmaya sevk ettiği şeyi belirtmiş, onu arayan insanlardan hiçbirinin hakikatin arayıcısı değil, aksine batılın ve muhalin arayıcısı olduklarını göstermiş bulunuyoruz. Açıkladığımız üzere ölüm çirkin değildir. Akıllı bir davranışın ilk şartı şehvet ve arzulara tabi olmaktan vazgeçip nefsi boş emellerden ve yalancı vaatlerden alıkoymaktır. Zamanı aşıp gayeye ulaşmak kesindir. Nefsi ile arzuları başıboş bırakan kimse pişman olur. Aklın tedbirine uyan, doğru yolu bulur. Öğüt ve hikmet, kendilerini dinleyip de kendileriyle amel etmeyen kimsenin aleyhine şahit olurlar da o, bu iki şahitle mahkûm olur. 

(Mektubun sonunda Pythagoras'ın bir sözü de yer alır.)

Pythagoras der ki: Zengin olmak arzusunu attığın zaman, zengin olmuş olursun. Çoğu kimse zanneder ki fakir; hiçbir şeye malik olmayan, zengin ise, pek çok şeye sahip bulunandır. Bu zenginlik ve fakirlik arızidir. Tabii halde fakir; arzuları çok olandır. Tabii olarak zengin de; hiç kimseye muhtaç olmayan, yani; arzusuna sahip olup nefsini zapt edendir. Zira arzusuna sahip olabiliyorsan, işte bu, en büyük zenginliktir. Çünkü şehvetine sahip olan, bütünü ile âleme müstağni kalandır.

Benzer okumalar:

Kindi, Üzüntüden Kurtulma Yolları


Platon, "Porphyrios'a Mektup", çev.: Fahrettin Olguner, Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, sayı: 4, yıl: 1980, s. 251-259.

Elif Akyol, "Üzüntüyü Yenmenin Çareleri - Kindî Merkezli Bir İnceleme", (Yüksek Lisans Tezi, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015), s. 115-122.



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

2011–2017 idea, schola, zâhir âlem