4 Nisan 2020

Galder Gaztelu-Urrutia — The Platform




Şiddet, açların normal davranışıdır. 
Glauber Rocha

İbn Arabi, bir kitabında Nefs ile Tanrı arasındaki diyalogu aktarır:

Sen Sensin, Ben Benim!

İspanyol yönetmen Urrutia, çok katlı dikey bir hapishanede yer alan mahkumların günde bir kereliğine mahsus olmak kaydıyla Platform üzerinde iki dakika boyunca üsttekilerin artıklarını yediği bir sistemde insan ontolojisi üzerine eklemlediği bir öyküyle hareket ediyor ve temelde özneye insanı ve açmazını ve selamet fikrini yerleştirerek filmin gramerini oluşturuyor.

Baş kahraman Goreng, onun hücre arkadaşı Trimagasi, sistem için yıllarca çalışan Imoguiri ve köpeği II. Ramses ve diğer karakterlerle olay örgüsü ilerleyen filmde, klostrofobik ve Sartre'vari Huis-clos arka plan çıkıyor karşımıza: Çıkış yok. Yönetmen, kullandığı düşük tonda ışıklarla ve müziklerle gerilim dolu ve yer yer gore tipi evrenini sunuyor ve bunun üstesinden de geliyor. Mahkumlar aracılığıyla geliştirilen bu evren, yemek konusunda avantajlı konumdaki üsttekiler ve onlara göre dezavantajlı grupta yer alan alttakiler arasındaki beden ve çatışma dilinden bir cehenneme evriliyor. Bu cehennemdeki karakterler öylesine mizantrop veriliyor ki bizlere Baş kahraman Goreng'i bir süre sonra elindeki kitapla bir kurtarıcı (İsa), Trimagasi'yi bir ayartıcı (İblis) temsilinde görüyoruz. İsa ile İblis arasındaki çetin diyalogların olduğu Hıristiyan ve İslam ilahiyatlarında  da görülebilir. 

"Yaşam ekmeği Ben'im. Atalarınız çölde man yediler, yine de öldüler. Gökten inen öyle bir ekmek var ki, ondan yiyen ölmeyecek. Gökten inmiş olan diri ekmek Ben'im. Bu ekmekten yiyen sonsuza dek yaşayacak. Dünyanın yaşamı uğruna vereceğim ekmek de benim bedenimdir." Bunun üzerine Yahudiler, "Bu adam yememiz için bedenini bize nasıl verebilir?" diyerek birbirleriyle çekişmeye başladılar. İsa onlara şöyle dedi: "Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu'nun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda."

Yuhanna 6: 48-56.

Filmde, bu dünya (Delik) ve insan (Mahkum) merkeziyle bir meşru delilik gözlemlenebiliyor. Verilen korku ve ürperti duygusu fiziksel olmaktan çıkıp artık varoluşsal bir şemaya bürünüyor. En temel, en ilkel, primitif duygular açığa çıkıyor. Bir kanibalizm gibi: Nous sommes tous des cannibales (Hepimiz yamyamız). Tüketim toplumu imajları üzerinden bir düzen çarkı motifi filmin alt katmanlarından birini oluşturuyor sadece, ancak yönetmen, kanımca, burada daha ziyade metafizik ve felsefi diyebileceğimiz bir çizgide konumlanıyor ve tematiği bu şekilde yoğruluyor filmin.

Cube ya da Bong Joon-Ho'nun Snowpiercer filmiyle çeşitli veçhelerden alaka kurulan Platform'da karakterler, seyircinin gözünde iki boyutlu ele alınmaktadır: kendi olgunlukları (Dikey), fizyolojik ihtiyaçları (Yatay) açısından. İnsan tabiatı bu şekilde seyreder: kimi mizaçlar çok yukarıdadır, kimi mizaçlar çok aşağıdadır. Yüksek tabiatlı insanlar aydınlıktır ve kuşatıcıdır, birleştiricidir: Goreng gibi bir elmayla yetinebilir. 25 yıl sistem için çalışan Imoguiri, köpeği II. Ramses'in yemek sırası onda olduğu için yemeyi reddeder: Bugün onun yemek günüydü. Düşük tabiatlı insanlarsa karanlıktır ve ayrıştırıcıdır: Trimagasi gibi. Bu dikey hapishanenin üst katlarında görece müreffeh bir dekor vardır, insanlar bu müreffehlik içinde Tanrı'ya ulaşmakta pekala zorlanabilir: tıpkı Baharat'ın 6. katta iple yukarıya tırmanışı gibi. Tanrı önünde kıyama durmak için ucuz yollar aldatıcı olabilir ve insan çoğu kez düşer. Üsttekilerin bu aydınlık coğrafyasından alttakilerin karanlık dünyalarına uzandığımızda karşımıza adeta bir pandemonium çıkar, bütün iblislerin toplandığı yer. 

İnsan Tanrı'ya göre değil, kendine göre yaşarsa, Şeytan'a benzer. 
Augustinus, De Civitate Dei

Katlar arası mücadele alegorisi, sosyal fabl öyküsüyle yedirilerek sınıf çatışması algısından bir çürümeye, bir bozuma uğruyor. Onların bu dereceleri aşması pekala mümkün değil: ruhları gibi betonarme duvarları var. Bu sosyal kriz yönüyle Metropolis filmi düşünülebilir. Tüm bu açılardan Platform, politik zeminde konumlandığı yönüyle içe dönük bir parkur oluşturuyor diyebiliriz. Tansiyon rengini yerinde ayarlayan yönetmen Goreng'i, curcunanın ortasında bir nevi Don Kişot'un öyküsüyle özdeşleştiriyor ve seyirciyi bu kahramanımızın penceresiyle arızi  meselelerden asli meseleye odaklamak istiyor.

Son kertede, Platform içinde barındırdığı metafizik bunalım ve diğer tabakalarındaki antropomorfik yönüyle seyir gücü hayli yüksek bir yapım. Panna cotta ile tecessüm ettirilen umut, miraca doğru ilerlerken seyirciye tevdi edilmiş sorularla fikrin izlediği seyri flu alana doğru çekiyor. 

2011–2020 idea, schola, zâhir âlem