27 Ekim 2017

Sharunas Bartas Röportajı



Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Sinemayla buluşmanız nasıl oldu?

Sharunas Bartas: Sovyetler Birliği'nin çöküşünden önce, 1983'te film çekmeye başladım. İfade aracı olarak sinemayı seçtim. 18 yaşında, önceleri 16 mm bir kamerayla çekiyordum. 19 yaşında, bir film çekmek üzere Sibirya'ya gittim. Litvanya'ya döndüğümde, amatör bir sinema stüdyosunda 35 mm ile çalıştım. Sovyetler Birliği'nde, memleketin tek sinema okulu olan Moskova'daki VGIK'e (1) girmeden sinemaya adım atmak imkânsızdı ne yazık ki. Bu vesileyle, 1986'da kaydoldum oraya.

Filmleriniz çekildiği yerlerden doğuyor gibi. Bazılarıysa, sıradışılığa yolculuklar. Nasıl düşünüyorsunuz bunları?

16 yaşında, Sibirya'da Sayan Dağları'nın doğusunda bir sandal gezisine katıldım. Çetin bir yolculuktu. Yol üstünde, sayıları azalmakta olan göçebe Tofalar'ın (2) bir köyü vardı. Dağların ihtişamıyla zıt olan fakr u zaruretleri derin bir iz bıraktı bende. Bunu nasıl anlatırım diye düşündüm. Sadece sinemanın bunu aktarabileceğini fark ettim. 1985'te Tofolaria (belgesel), 1996'da Few of Us (kurgu) için iki defa döndüm buraya.

Filmlerinizde yer gibi zaman da güçlü bir insicam. Bunların fiziksel deneyimleri önemli mi sizin payınıza?

Yeni mekânlar her zaman cezbetmiştir beni. Ev'in (Namai) mekân keşifleri sırasında, Fransa'nın güneyinde ihtiyacım olan şeyi bulabilirim düşüncesiyle Batı Avrupa'ya seyahat ettim. Fas'a feribotla geçebileceğim tâ İspanya sınırına kadar vardım. Son olarak, Vilnius civarında evime çok yakın bir yerde bir ev buldum. Ancak, Freedom (Laisvė) için Fas'a döndüm: uçsuz bucaksız bir çöle ihtiyacım vardı. Mekânlar ve onların yapısı filmlerimin doğal unsurları. Karakterlerimin hayatlarının bir anını göstermek için titizlikle seçtim bunları. İlk intibanın kaybolmadığından emin olmadan önce pek çok fotoğraf çekiyorum. Mekânlar, uyamayacağım şartlarını zorla kabul ettiriyorlar. Zaman ise, sinemada özel bir algoritmaya; nazarı itibara alınması gereken, tek sefer uygulanan, belirli bir baskıya sahip. 

Filmlerinizin genellikle görüntü yönetmenisiniz. Sürekli fotoğrafçılıkla uğraştınız. Bir sahnede, görüntüde sizi etkileyen şey nedir?

En önemlisi seyircinin bakışına, dikkatine odaklanan çerçeve eksenidir. Kompozisyon ve ışık bu ekseni oluşturur. Hissettiğim şeyi aktarmak için, ses gibi, bunları da düzenlemeyi öğrenmek durumunda kaldım.

Centre Pompidou.

Filmografi:

Tofolaria (1986)
In the Memory of a Day Gone By (Praėjusios dienos atminimui) (1990)
Three Days (Trys dienos) (1991)
The Corridor (Koridorius) (1995)
Few of Us (Mūsų nedaug) (1996)
The House (Namai) (1997)
Freedom (Laisvė) (2000)
"Children Lose Nothing" in Visions of Europe (2004)
Seven Invisible Men (Septyni nematomi žmonės) (2005)
Eastern Drift (Eurazijos aborigenas) (2010)
Peace to Us in Our Dreams (Ramybė mūsų sapnuose) (2015)

Frost (2017) 

Benzer Okumalar:

Andrey Tarkovski Röportajı
__________________________________

(1) VGIK: Gerasimov Sinematografi Enstitüsü. 1919'da Moskova'da kurulmuş olup dünyadaki en eski sinema okullarından birisidir. Andrey Tarkovski, Sergey Parajanov, Aleksander Sokurov gibi yönetmenler VGIK mezunudur. –ç.n.

(2) Tofalar: Sibirya'da, İrkutsk bölgesinde yaşayan göçebe Türk halkı. Tofalar'ın Sovyet hükümetince yerleri değiştirilmiş; avcılık, şamanizm gibi gelenekleri yasaklanmıştı. Tofalar'ın sayısı 1000 civarındadır. –ç.n.

Yekaterina Golubeva (1966, SSCB) vefatından (2011) önce Sharunas Bartas ile evliydi. 







          
         2018 Oscar Yabancı Dilde En İyi Film Adayı: Frost, Sharunas Bartas (Litvanya adına)

26 Ekim 2017

Kindi, İbn Heysem, Nasiruddin Tusi — Metinler



Kindi
Arap Tercümanlar Grek Felsefesini Muhafaza Etmekten Çok Daha Fazlasını Yaptılar

Antikite Avrupası'nda, filozoflar çoğunlukla Grekçe yazdılar. Romalılar'ın Akdeniz'i fethi ve paganizmin çöküşünden sonra bile, felsefe Helenik kültürle sıkı biçimde ilişkiliydi. Cicero ve Seneca gibi Roma'nın önde gelen düşünürleri Grek edebiyatıyla yatıp kalkıyordu; Cicero, felsefî kahramanlarının vatanına saygısını sunmak için Atina'ya bile gitti. İmparator Marcus Aurelius'un Meditasyonlar'ı Grekçe yazması bile çok şey anlatıyor. Cicero ve daha sonra Boethius, Latince bir felsefî gelenek başlatma girişiminde bulundular. Fakat erken Orta Çağ'da, Grek düşüncesinin büyük çoğunluğu Latincede kısmen veya dolaylı olarak erişilebilir durumdaydı.

Başka yerlerdeyse durum daha iyiydi. Roma İmparatorluğu'nun doğusunda, Grekçe konuşan Bizanslılar, Platon ve Aristoteles'i orijinal dilinden okumaya devam edebiliyorlardı. Ve Müslüman filozoflar Helenik entelektüel mirasa olağanüstü bir derecede erişebiliyorlardı. 10. yüzyıl Bağdat'ında Arapça okuyanlar bugün Aristo'yu İngilizce okuyanlarla aynı erişim düzeyindeydi.

Bu durum, sekizinci yüzyılın ikinci yarısının başında Abbasi halifeliği döneminde ortaya çıkan iyi finanse edilmiş bir çeviri hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Halife ve ailesi tarafından, ekonomik olarak yüksek seviyelerde desteklenen bu hareket Grek felsefesi ve bilimini İslam kültürü içine ithal etmeyi amaçlıyordu. İmparatorluğun kaynakları sadece mali olarak değil aynı zamanda kültürel olarak da kullanılıyordu. Geç antikiteden İslam'ın yükselişine kadar, Grekçe, Hıristiyanlar arasında, özellikle Suriye'de bir entelektüel faaliyet dili olarak yaşadı. Dolayısıyla Müslüman aristokratlar Grek bilim ve felsefesini Arapçaya tercüme etmeye karar verdiklerinde yüzlerini Hıristiyanlığa dönmüş oldular. Ara sıra, bir Grek çalışmasının Arapçaya çevrilebilmesi için ilkin Süryaniceye çevrilmesi gerekebiliyordu. Bu muazzam bir mücadeleydi. Grekçe Sami dil ailesinden değil, bu yüzden bir dil ailesinden ötekine geçiyorlardı: Latinceden İngilizceye çevirmekten daha ziyade Finceden İngilizceye çevirmek gibi. Ve başlangıçta, felsefî düşünceleri Arapça ifade etmek için kurulu bir terminoloji yoktu.

Abbasi toplumunun siyasal sınıfını bu devasa ve zorlu girişimin destek vermeye iten şey neydi? Bilimsel külliyatın büsbütün kullanışlılığı şüphesiz açıklamanın bir kısmı. Mühendislik ve tıp gibi disiplinler üzerine anahtar metinler apaçık pratik uygulama alanına da sahipti. Fakat bu bize neden çevirmenlerin Aristoteles'in Metafizik'ini veya Plotinus'un Dokuzluklar’ını veya Arapçaya çevirmek için neden bu kadar büyük paralar ödendiğini açıklamıyor. Özellikle Dimitri Gutas'ın Yunanca Düşünce Arapça Kültür (1998) isimli çalışması gibi Grekçe-Arapça çeviri hareketinin önde gelen bilginleri tarafından yapılan araştırmalar bunun gerekçesinin aslında derin bir biçimde politik olduğunu ileri sürmektedir. Abbasiler, Helenik kültürü, Hıristiyan teolojisinin irrasyonalitesi yüzünden cahil bırakılan Grekçe konuşan Bizanslılar'dan daha iyi devam ettirebileceklerini göstermek istiyorlardı. 

Ayrıca Müslüman entelektüeller, kendi dinlerini savunmak ve daha iyi anlamak için Grek metinlerini bir kaynak olarak görüyorlardı. Geleneksel olarak Arapça yazan ilk feylesof olarak bilinen El-Kindi (tahminen 870 yılında vefat etti) bu olasılığı dillendiren ilk örneklerden biridir. Saray çevrelerinde hayatını devam ettirebilen, varlıklı bir Müslüman olan el-Kindi, Grekçeden Arapçaya çeviri yapabilecek Hıristiyan bilginlerin faaliyetlerini denetledi. Sonuçlar karışıktı. Bu halkanın Aristoteles'in Metafizik çevirisi neredeyse anlaşılmaz olabilirken (dürüst olmak gerekirse, Grekçe Metafizik için de aynı şey söylenebilir), onların Plotinus'un yazılarının 'çevirileri' çoğu kez eklenmiş ve yeni şeylerle serbest bir şerh hâlini alıyordu.

Bu bilhassa Grekçe-Arapça çevirilerinin daha genel anlamda belki tüm felsefi çevirilerinin çarpıcı bir özelliğidir. Felsefi metinleri yabancı bir dilden çevirenler bilecektir ki, bu girişimde bulunmak için, okuduğunuz şeye dair derin bir idrake ihtiyacınız vardır. Bu sırada, bir kaynak metni çevrilen dile nasıl uyarlayacağınıza ilişkin zorlu seçimler yapmanız gerekir ve bir okuyucu (orijinalini bilmiyor ve erişemiyor olması muhtemeldir) çevirmenin kararlarının insafına kalacaktır.

İşte en sevdiğim örnek: Aristoteles Grekçe eidos kelimesini hem 'form' olarak hem de 'formdan yapılan öz ve şey' -ve 'türler'- anlamında, 'insan hayvan cinsine dahil olan bir türdür' şeklinde kullanmıştır. Fakat İngilizcede olduğu gibi Arapçada da bunun için iki farklı kelime vardır ('form' suret, 'türler' ise nev'i). Sonuç olarak, Arapça çevirmenler her eidos kelimesine rastladıklarında Aristoteles'in aklındaki kavramın bunlardan hangisi olduğuna karar vermek zorundaydı ve bu bazen açıktı ama bazen değildi. Ancak Arapça Plotinus, karar verilmesi gereken terminolojik hükümlerin çok ötesine geçiştir. Yüce ve bütünüyle basit ilk ilkeye dair Yeni Platoncu düşünceyi, 'İbrahimî dinlerin kudretli Yaratıcısı' olarak yeniden tasarlayarak, metin içinde Plotinus'un tek tanrılı teolojik öğretisinin ilişkisini ortaya çıkarmak için etkileyici müdahaleler yapar.

El-Kindi'nin bütün bunlar üzerindeki rolü neydi? Aslında tam olarak emin değiliz. Ve bu metne kendi düşüncelerini ekleyerek genişletebilmişti.

Açıkçası, el-Kindi ve mesai arkadaşları 'doğru' bir çevirinin, yalnızca ana metne uygun olan değil aynı zamanda hakikati ifade eden bir tercüme olması gerektiğini düşünüyorlardı. Fakat el-Kindi bu durumla yetinmedi. Ayrıca, genellikle Halife dahil olmak üzere, hamilerine mektup türü şeyler veya risaleler gibi bir dizi bağımsız eserler yazdı. Bu mektuplar, Grek düşüncesinin önemini ve gücünü ve bu düşüncelerin 9. yüzyıl İslam'ına ilişkin kaygılara nasıl cevap verdiğini açıklar. Aslında, O Helenik düşünce için bir elçi vazifesi görüyordu. Bu durum, onun Grekçe yazmış kadim seleflerinin körü körüne takipçisi olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, el-Kindi'nin ekibinin özgünlüğü, Helenik düşüncenin uyarlanması ve benimsenmesine dayanıyordu. El-Kindi, Aristoteles ve Plotinus'taki ilk ilkenin Kuran'daki Allah'la özdeşliğini kurmaya çalıştığında, bu yöntem çeviriler tarafından ilkenin bir yaratıcı olarak muahedesi henüz hazırlanmış durumdaydı. El-Kindi, bugün bizlerin unutmaya meyyal olduğu şeyi biliyordu: Felsefî eserleri çevirmek, felsefe yapmanın güçlü bir yolu olabilir.



İbn-i Heysem
Herkes Karanlık Oda (Camera Obscura)'yı İlk Geliştiren Dahinin Kim Olduğunu Bilmeli 

Fizik, atom altı parçacıkların araştırılmasından galaksilerin incelenmesine kadar, maddi dünyanın çok geniş bir alanını kapsayan bir bilimdir. Fizikte en önemli şey maddenin bileşimi, davranışı ve onun temel yasalarının tümüdür. Müslüman bilim adamları tarafından fizik üzerine meydana getirilen en etkileyici çalışmaların çoğu, fiziğin bir alt dalı olan optikle ilgilidir. 

 İbn-i Heysem 

Avrupa’da daha çok olarak Latince ismi olan 'Alhazen' olarak bilinen İbn-i Heysem, 965 yılında Basra'da doğdu. O, civardaki okullarda öğrenim gördü ve o dönemde pek çok Arap bilimadamının yaptığı gibi yüksek eğitim almak üzere Bağdat'a taşındı. Ancak Fatimi halifesi el-Hâkim-Biemrillâh'la bazı sorunlar yaşadı ve bu da onun 1011'de ev hapsine çarptırılmasıyla sonuçlandı. Halife 1021 yılında ölene kadar birkaç yıl ev hapsinde kaldı. Daha sonra, tekrar bilime odaklanmak için Endülüs'e taşındı. Hayatının sonunda, memleketi Mısır'a döndü ve 1039’da orada vefat etti. 

İbn-i Heysem ve 'Optik Kitapları' 

İbn-i Heysem ağırlıklı olarak, Avrupa’da da gözden kaçmamış, optik üzerine çalışmalarıyla bilinmektedir. O, yedi parçadan oluşan "el-Menazir" kitabında geçmişten o güne değin birçok teoriye yönelik sert eleştirilere başladı. Bu teorilerden biri Göz Işın Teorisi'dir. 

Tahlil ettiği şeylerden birisi şuydu: Birisi parlak bir ışığa maruz kaldığında neler oluyor? Harici bir kaynaktan göze giren ışığın, kişinin görüşü üzerinde belirli bir etkisi olduğunu keşfetti. Kanaatini genişletmek için, ışık parçacığı ve görüntü kırılması arasındaki ilişkiyi araştırdığı bir dizi deneye başladı. Yansıma ve kırılma durumunda, optiğin cebirsel yönünün gözün anatomisi bilgisiyle ilişkili olduğunu öğrendi. Kitabında bir gözün tüm bileşenleriyle birlikte taslağını yapmasının sebebi buydu.

İbn-i Heysem kitabında, göz yüzeyine ulaşan ışığın aslında görülebilen nesneden geldiği üzerinde ayrıntılara girdi. Yazar David C. Lindberg (yakın zamanlarda vefat eden Amerikalı bilim tarihçisi) Göz Işın Teorisi: Kepler'den Kindi'ye isimli kronolojik kitabında İbn-i Heysem'in teorisini şöyle tanımlar: "Işık tüm görülebilir nesneleri aydınlatır ve daha sonra bu ışık göz yüzeyine ulaşarak insanların söz konusu nesneyi algılamasını sağlar." 

İbn-i Heysem'in açık biçimde Göz Işın Teorisi'ni sorgulaması ve kendi deneyleri vasıtasıyla kendi varsayımlarını kanıtlarla desteklemesi sayesinde, Batı'dan geniş kıymet gördü. 

Belçika kökenli Amerikalı bir bilim tarihçisi olan George Sarton, bu nedenle Bilim Tarihi isimli kitabında İbn-i Heysem'i bilime katkılarını saygıyla anıyor. İbn-i Heysem, şimdiye kadar dünyanın bildiği en büyük Müslüman fizikçisi ve optik talebesi oldu. Halefleri İngiltere'de veya Fars'ın uzak yerlerinde yaşamış olsalar da, onların her biri aynı kaynaktan beslendi. Bacon'dan Kepler'e kadar Avrupa fikir dünyası üzerinde muazzam bir etkisi vardı.” 

İbn-i Heysem ve karanlık odası 

İbn-i Heysem birçok deneyinde, anlamı "karanlık oda" olan, el-Beytü'l-Muzlim (البيت المظلم) terimini sık sık kullandı. Bununla birlikte, küçük bir delikten görüntü gönderen karanlık odayı geliştirdiğini açıkladı. İbn-i Heysem gibi "karanlık oda" yoluyla ışığın etkilerini araştıran seleflerinden (Aristoteles, Öklid veya el-Kindi) hiçbiri, ekran üzerine yansıtılan her şeyin deliğin diğer tarafından geldiğini ispat edemedi. 

Bununla, İbn-i Heysem, bir lamba kullanarak geniş bir yüzey boyunca yayılmış ve düzenlenmiş birkaç ışık kaynağı ile yapılan bir deneyle bunu kanıtlayan ilk kişi oldu. O 'karanlık oda' kullanarak bir görüntüyü ekran üzerine yansıtmayı başaran ilk bilim adamıdır. Ayrıca, tarihte çalışan bir kamera geliştiren ilk bilim adamıdır.



Nasiruddin Tusi
Darwin'den 600 yıl daha eski ilk evrim teorisi

Nasiruddin Tusi İranlı bir bilge ve üretken bir yazardı. Aynı zamanda bir mimar, astronom, biyolog, kimyager, matematikçi, filozof, doktor, fizikçi, bilim insanı, teolog ve fetvasına başvurulan en yetkili müçtehiddi.

O, İsmailî olsa da sonradan Caferî doktrini benimsedi. İbn Haldun (1332-1406), Tusi'yi son İranlı bilginlerin en büyüğü olarak görüyordu.

Tusî, 25 tanesi Farsça geri kalanı Arapça yazılan yaklaşık 150 yapıta, aynı zamanda Farsça, Arapça ve Türkçe yazılan bir ilmi esere sahiptir. Nişabur'da yaşadığı zaman süresince müstesna bir bilgin olarak ün kazanmıştı. Tusî'nin nesirleri, bir Müslüman müellif tarafından kaleme alınan en büyük külliyatlardan birini temsil eder.

Hem Arapça hem Farsça yazan Tusî, sadece dini (İslamî) konularla değil, aynı zamanda dini olmayan veya seküler (Antikçağ bilimleri) konularla da ilgilenmiştir. Onun çalışmaları arasında Öklid, Arşimet, Batlamyus, Autolycus, ve Bitinyalı Theodosius'un Arapça tercümeleri yer alır.

Tusi, Ahlâk-ı Nâsırî isimli eserinde, Charles Darwin'in doğumundan yaklaşık 600 yıl önce türlerin evrimine ilişkin temel bir teori ileri sürdü. Evrim teorisine, bir zamanlar eşit ve benzer maddelerden oluşan evrenle başlar.

Tusi'ye göre, iç çelişkiler ortaya çıkar ve bunun sonucunda, bazı maddeler diğerlerinden daha hızlı ve farklı bir biçimde gelişmeye başlar. O, daha sonra elementlerin önce minerallere, sonra bitkilere, sonra hayvanlara ve en son olarak insanlara nasıl dönüştüğünü açıklar. Tusi, kalıtsal değişkenliğin canlıların biyolojik evriminde nasıl önemli bir faktör olduğunu şöyle açıklar:

"Yeni özellikler kazanabilen organizmalar daha değişkendir. Sonuç olarak, onlar diğer canlılara göre daha avantajlıdır. [...] Vücutlar, iç ve dış etkileşimlerin bir sonucu olarak değişirler."

Tusi, organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağladıklarını şöyle açıklar:

"Hayvanların ve kuşların dünyasına bakın. Onlar savunmak, korunmak ve günlük yaşam için gerekli olan, güçler, cesaret ve uygun aletler (organlar) da dahil olmakla, her şeye sahipler. […] Bu organların bazıları gerçek bir silahtır. [...] Mesela, mızrak gibi boynuzlar, dişler, keskin pençeler, iğneler, ayaklar ve çomak-toynaklar. Bazı hayvanların iğneleri ve dikenleri oklara benzemektedir. [...] Savunma araçlarına sahip olmayan hayvanlar (ceylan ve tilki gibi) uçarak veya kurnazlıkla kendilerini korurlar. [...] Mesela arılar, karıncalar ve bazı kuş türleri kendilerini korumak ve birbirlerine yardım etmek için topluluk halindedirler."

Tusi üç tür canlı olduğunu kabul ederdi: bitkiler, hayvanlar ve insanlar. O şöyle yazar:

"Hayvanlar bitkilerden daha yüksek derecededir, çünkü onlar bilinçli hareket edebilirler, yiyeceklerinin peşinden giderler, bulurlar ve faydalı şeyleri yerler. [...] Hayvan ve bitki türleri arasında birçok farklılık vardır, [...] Her şeyden önce, hayvanlar alemi daha karmaşıktır. Ayrıca, akıl, hayvanların en yararlı özelliğidir. Akılları olduğu için, onlar yeni şeyler öğrenebilir ve yeni, içsel olmayan yetenekleri benimseyebilirler. Örneğin, eğitimli at veya avcı şahin, hayvanlar aleminde daha yüksek gelişim noktasındadır. İnsan mükemmelliğinin ilk adımları buradan başlamaktadır."

Tusi daha sonra insanların hayvanlardan nasıl geliştiğini açıklıyor:

"Bu tür insanlar (muhtemelen antropoid maymunlar) Batı Sudan'da ve dünyanın diğer uzak yerlerinde yaşıyorlar. Onlar, alışkanlıkları, eylemleri ve davranışlarıyla hayvanlara yakındırlar. [...] Beşer, onu diğer canlılardan ayıran özelliklere sahip olsa da, onu hayvanlara, bitkilere ve hatta cansız cisimlere bağlayan başka özelliklere de sahiptir. [...] (İnsanlık yaratılmadan) önce, organizmalar arasındaki tüm farklılıklar fıtriydi. Bir sonraki adım ruhani mükemmelliyet, gözlem ve bilgi ile ilişkilendirilecektir. Tüm bu gerçekler, insanın evrim merdiveninin orta basamağında yerleştirildiğini ispatlıyor. Beşer, fıtratı gereği alt seviye varlıklarla ilişkilidir ve sadece iradesinin yardımıyla daha yüksek bir gelişim seviyesine ulaşabilir."


Kindi, İbn Heysem ve Nasiruddin Tusi metinlerini çevirip yazının yayınlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Mesut Özdil'e teşekkürlerimle.

Kaynakça:

https://aeon.co/ideas/arabic-translators-did-far-more-than-just-preserve-greek-philosophy

http://mvslim.com/islam-and-science-ibn-al-haytham-the-eye-of-physics/

https://www.thevintagenews.com/2016/08/27/priority-first-theory-evolution-600-years-older-darwin/

21 Ekim 2017

Yaratılış Mitleri — Hinduizm



Kozmik Yumurta

Bu (evren) Karanlık içinde, idrak edilemeyen, münezzeh, muhakeme ile ulaşılamaz, bilinemez ve de tamamen derin bir uykuya dalmış bir hâldeydi.

Akabinde, idrâk edilemez, ama idrâk edilebilir tüm muazzam unsurları ve diğer her şeyi meydana getiren ilahî Kendinden Varlık, karanlıkları dağıtan (tekvinî) kudretiyle Svayambhu zuhur etti.

O sadece kalple hissedilebilir, latîf, idrâk edilemez, ezelî ve ebedî, yarattığı her şeyi ihata eden ve tasavvur edilemeyendir. Öyle ki O, kendi kendinden ışımıştır.

Svayambhu, her çeşit mahlukatı yaratmak arzusuyla tefekküre daldı. Başlangıçta, sadece suları yarattı, sonra bunun içine tohumunu ekti.

Ve bu da güneşin bin parıltılı ışıltısıyla kuşanmış bir altın yumurta (rahim) oluverdi; bu yumurtanın içinden de, kendiliğinden, bütün âlemlerin atası Brahmâ doğdu.

Suların sığınağı için Nârâyana, suyaysa nârâ (insan) denildi, zira onlar Nara'nın nesilleriydi.

Bu, idrâk edilemez, ezelî ve ebedî ilk neden aynı anda varlık ve yokluktu; âlemde de Brahmâ adıyla bilinen Purusha yaratıldı.

Bütün bir sene bu yumurtanın içinde kaldı. Ve kendiliğinden, kendi tefekkürüyle bu yumurtayı ikiye böldü. İki yarım küreden yeri ve göğü yarattı; onların ortasında da, havayı, sekiz yönü ve suların ebedî meskenini.
________________________________

Narayana: Hinduizm'de En Yüce Varlık olarak addedilen tanrının adı. Nara, insanlar; ayana ise sığınak demektir. Narayana, insanların sığınağı manasına gelmektedir. Helena Blavatsky'e göre Narayana, Suyun üzerinde hareket eden anlamındadır. (Helena Blavatsky, Glossaire Théosophique) "Yaratılışta suyun etkisi, Hint efsanelerinde de dikkat çekici bir şekilde yer alır. Ramayana kahramanlık hikayesine göre; eski dünyanın her tarafı suyla kaplıdır. Yeryüzü, suyun üzerinde yaratılmıştır. Kendi varlığını kendisi sürdüren Brahma dışındaki tanrıların tamamı suda meydana gelmişlerdir. Brahma bir şekilde ortaya çıkmış ve yeryüzünü suyun derinliklerinden çıkartarak dünyayı yaratmış, sonra da kutsalları olan çocuklarını dünyaya getirmiştir. Güçlü Hint tanrılarından Vişno'nun da sudan meydana geldiği ve bu gerekçeyle de -suda hareket eden- anlamındaki Narayana kelimesiyle anıldığı belirtilir." Bkz. Nimet Yıldırım, "İran Mitolojisinde Su, Su ile İlgili Kutsallar ve Törenler", Doğu Araştırmaları, 2008/1, s. 11. –ç.n. 

SvayambhuKendiliğinden varlık, kendi kendine oluş. Bkz. Korhan Kaya, "Vedaların Bilinmeyen Tanrısı Ka", Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi, Cilt 33, 1-2, Ankara, 1990, s. 287. –ç.n. 

Purusha: Hint felsefesinde "makrokozmos, en yüceden daha yüce olan varlık" gibi anlamlara gelmektedir. Helena Blavatsky'e göre Kâmil insan demektir. (Helena Blavatsky, Glossaire Théosophique) –ç.n.

Fernand Schwarz (1951, Arjantin) Antropolog, filozof. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Arjantin'e göç eden Alman Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Buenos Aires'te dünyaya geldi. Sanat Tarihi ve Felsefe eğitimi gördü. Fransa'da Eski medeniyetler üzerine çalışmalar yapmaktadır. Yeni Akropolis'in (Nouvelle Acropole) kurucusudur. –ç.n. 

Fernand Schwarz, La Tradition et les Voies de la Connaissance içinde. 

Fransızcadan çeviren
: Ali Hasar

20 Ekim 2017

Philippe Van Tieghem — Edebiyat Tarihinde Usul Hakkında Bir Münakaşa

Philippe Van Tieghem (18981969) Fransız edebiyatı profesörü. Karşılaştırmalı edebiyat, tiyatro alanında muteber bir isim olmakla beraber Paris Devlet Yüksek Konservatuvarı'nda (CNSAD) dersler vermiştir. Kimi çalışmaları: Tendances nouvelles en histoire littéraire, Histoire de la littérature française, Histoire du théâtre italien, Dictionnaire de Victor HugoLa nouvelle Héloïse de Jean-Jacques Rousseau, Technique du théâtre, Le Romantisme français, Les grandes doctrines littéraires en France. 

Cevdet Perin (19141994) Mütercim, Araştırmacı, Siyasetçi. İstanbul St. Benoît Fransız Lisesi ve Lyon Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi. Sorbonne'da ihtisasını tamamladı. İzmir Erkek Lisesi'nde Fransızca Öğretmenliği, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Fransız Filolojisi Doçentliği yaptı. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'yle birlikte üniversiteden ihraç edilen 147 öğretim üyesinden (147'ler) birisidir. Anatole France, Raymond de Saint-Laurent, Honoré de Balzac, Jean Guitton gibi isimlerden çeviriler yapmıştır. 

Ali Hasar

Philippe Van Tieghem
Edebiyat Tarihinde Usul Hakkında Bir Münakaşa

2011–2020 idea, schola, zâhir âlem