alman sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alman sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2017

Werner Herzog — Jeder für sich und Gott gegen alle

Hören Sie denn nicht das entsetzliche Schreien ringsum,
das man gewöhnlich die Stille heißt?

Etrafındaki şu korkunç çığlığı duymuyor musun,
İnsanların sessizlik dediği çığlığı?


Jeder für sich und Gott gegen alle

1974 yılında Batı Almanya'dan çıkan ve Werner Herzog'un ellerinde değer bulan, az bilinen çok iyi filmlerden birisi: Jeder für sich und Gott gegen alle (Kaspar Hauser).

Korku ve Titreme: İbrâhim'den Öteye

Kaspar Hauser'in küçük hücresine şahitlik ederek başladığımız filmde, 17 yıl boyunca hücresinden dışarı çık(arıl)mamış bir insanın tahta at ve tekerlek ile yaptığı deneyselliğe yol alıyoruz ilk başta. Werner Herzog, bunu yaparken Kaspar Hauser'i oynayacak olan Bruno S.'nin yaşamından da aslında dramatize sahneler kullanıyor. Kaspar Hauser'i oynayan Alman oyuncu Bruno S. 3 yaşında ailesi tarafından terk ediliyor ve yıllarca çocuk bakım kurumları ve yetimhanelerde büyüyor. Baktığımızda Herzog'un kullandığı küçük nesneler yetişkenler için uygun değil ama zıtlığın dibinden gelinerek Kaspar'ın vakit geçirdiği nesneler bize ağır betimlemelerle geliyor.

Modern Toplumdan uzakta bir seyir vardır. Bu olurken, Kaspar ve kendisine yabancılaşmanın bizim ona nasıl değer atfettiğimizle ilgili bir husus ön plana çıkıyor. Herzog'un bizi ekinlerin dalgalanışına dikkat çekmesi bir yandan absürd bir yandan manalı gelmektedir. Kaspar için modern toplumdaki yabancılaşma neyse bizim kendimize yabancılaşmamız da o derece önemlidir ki Herzog bunu filmin sonunda verebilmektedir.

Kaspar'ın tepede ölüm vardı demesi ve ağır işleyen rüyalı replikleri bize bir evren veriyor. Orada uygarlaşma denilenin aslında ne kadar da salt bir yıkım olduğunu görebiliyoruz. Florian Fricke'nin muhteşem müzikleri bu evrenin daha da katlanılmaz yönüne işaret ediyor. Toplumun kendi içinde oluşturduğu o müthiş boşluk ve Kaspar'ın muhayyilesi ve anlamlandırma çabası insanın içinde bulunduğu acizliği de göndermede bulunuyor.

Kaspar: Zindanda hiçbir şey düşünmedim, ayrıca Tanrı'nın her şeyi yokluktan var etmiş olmasını hayal edemiyorum.
Rahip: Hayır Kaspar! İnancın olmak zorunda! Dini kurallar fani şüphelerden üstündür!
Kaspar: Bunu anlamak için okuma yazmayı daha iyi öğrenmeliyim. 
Rahip: Hayır Kaspar! Dini makaleler daha önemli. Ayrıca konuşurken parmaklarını birbirine bastırmaktan vazgeç ve söylediğim duayı benden sonra tekrar et...

Batı toplumları logos merkezlidir. Dolayımlı bir süreç kendini gösterir sanat ve edebiyatta. Batılı modernistler bu dolayım ve dolayımsızlık arasında gidip gelirken nesnelerin hakikatine, onlardan mana arayışına sokulmuşlardır ki Herzog'un Kaspar Hauser ve çevresini dolayımsızlık ile anlatmaya çalışması bir alt skaladır. Batı uygarlığında Düşünsel ve sanatsal alanlarda kavramların oluşturulması Logos mefhumunun altını çizmekte ve bu baz alınarak ürünler ortaya konulmaktadır. Kiyarüstemi, Trier, Khemir, Majidi gibi dolayımsızlık ile meşgul olan yönetmenlere Jeder für sich und Gott gegen alle filmiyle Herzog'u da ekleyebilmemiz mümkündür. Batı dile bağlıyken; doğu varlığa, varlığın kendisine, hakikate bağlıdır.

Bugünden bağımsız bir sade dünya Kaspar Hauser ile vuku buluyor. Biz filmdeki atmosferi gayet inanılır görüyoruz. İnsan potansiyelinin uygarlık çatısı altında nelere kadir olduğuna tanıklık ediyoruz. Filmde hiçbir karakter ön plana çıkmıyor, kendi gerçeklikleriyle var ve Herzog film boyunca romantizmden de yararlanarak filmin havasına kendi artılarını sunuyor ve de nihayetinde izlenmeye değer bir yapıt ortaya çıkıyor. Herzog, Kaspar Hauser ile farklı bir evren, farklı bir figür ve de farklı bir şiir görselliği kazandırıyor. Herzog'un perspektifinden farklı olarak, Uygarlığın parçası olan bireyler karşısında gizemli ve bir o kadar da septik bir algıya sahip oluyoruz zaman içerisinde. Bizi biz yapan değerler ortadan kalktıkça kendimizin parçası olan uygarlık algısını itiyor, onu azılı bir düşman olarak görebiliyoruz.

Jeder für sich und Gott gegen alle'de, saf insanın arzu toplumu karşısındaki mevzisinin, medeniyet debdebesinin ayakları altında çiğnenen bireyin, endüstrileştikçe kendinden uzaklaşan ve nihayetinde yabana dönüşen öznenin devlet fikriyatının tarumar olmuşluğu altında ele alındığı ve didaktizm yanılsamalarının şecereleri görülebilecektir.

Temmuz 2011

Benzer okumalar:


20 Şubat 2017

Werner Herzog — Aguirre, der Zorn Gottes

Sıradan bir 35 mm'lik kameraydı. Onu pek çok filmde kullandım, çalma olarak görmedim hiçbir zaman. Dürüst olmak gerekirse, benim için bir gereklilikti bu. Film çekmek istiyordum ve bir kameraya ihtiyacım vardı. Bu kamerayı bir şekilde almaya sahiptim, yetkim vardı. Eğer bir odada mahsur kalmışsanız ve havaya ihtiyacınız varsa, keski ve çekiç almalı ve duvara delik açmalısınız. Bu sizin en doğal hakkınızdır…

Werner Herzog'un Aguirre, der Zorn Gottes filmini çekmek için Münih Film Okulu'ndan çaldığı kamera hakkındaki sözleri... (Harper's Magazine, Aralık 2006)




İnsan yaşadığı evrende maddiyatının ve maneviyatının paralelinde büyüyen istekleriyle hareket eder. Bu arzularının esiri olmamak için eyleme geçer ve kendi fıtratının el verdiği ölçüde tramplenlerde yükselmeye başlar. Zıpladıkça daha da yukarı çıkacağını düşünür, bir süre sonra kendi omuzlarına basarak yükselir ve sonunda yükselmeyi alçakgönüllülükte bulur. Mâmâfih, başkalarının omuzlarına basarak yükselmeye çalışanlar, yükseldikleri sanrısıyla baş başa kalır. Burada iyi ve kötü kavramlarının insan ve çevresiyle ne derece değerlik kazandığı ortaya çıkar. 

İnsan insan ile mümkündür. Evrende insanlık, siyah ve beyaz, savaş ve barış, iyi ve kötü gibi birbirinin antonimi bulunan kavramları yaşamakta ve bunun sonuçlarını kendine almaktadır. İnsanın içinde bitmek tükenmek bilmeyen tüketme arzusu, kendi siyahlığının dibini bulmasına sebebiyet vermektedir. Aristoteles şöyle der: Arzu öyle bir şeydir ki hiç doymak bilmez. Birçok insanın hayatı, arzularını doyurma yollarını aramakla geçer. Bu arayış hep devam eder ve ulaştığı noktadan geriye baktığında arada bir mesafe olduğunu görecektir. İlkçağ'daki toplayıcı kültürden sonra Ortaçağ'a gelindiğinde bu kültür yerini tüketici bir kültüre bırakmıştır. Bu husus, insanın hangi eşiklerden geçtiğini ve süreç içerisinde kendi arzularının ne derece basamak atladığını bizlere sunar. Arzu, tüketmeye yatkındır. Werner Herzog'un Aguirre, Tanrının Gazabı filminde bizlere sunduğu bu biraz da. İnsanın maddiyatında gelişen kıstasların insana neler yaptırabileceği başka bir ayrıntı. Ellerinde İncillerle kıtaları dolaşanlar ve bu insanların kendileri gibi olmayanlara ne derece selamet götürdüğü günümüzde net bir şekilde gözükmektedir.

Herzog'un kamerasından bu amaca giderken İspanyol kaşiflerin çektiği çileler ve başlarına gelen olayları görmekteyizdir. Amaç; El Dorado Altın Kentini bulmak ve bölgeyi kontrol altına almak. Herzog'a 5 filmde eşlik eden Nastassja Kinski'nin babası olan Klaus Kinski gibi Alman Sineması'nın dünyaya sunduğu önemli bir ismi görürüz. Herzog bu filmde Kinski'ye Aguirre rolünü verecek ve çekimler sırasında oldukça tartışmalar yaşayacaktır. Filmin çekilmesinden itibaren Kinski, Aguirre rolünü vahşi ve acımasız olarak oynamak isterken buna Herzog her defasında karşı çıkmıştır. Herzog'un istediği biraz daha sessiz ve bakışlarıyla tehditler savuran bir adamdır. Hatta Herzog, Klaus Kinski'den istediği performansı alması için sürekli kendisini kışkırtmış ve her çekimde buna bir adım daha yaklaşmıştır. Set ekibinin sayısının azlığı ve Herzog – Kinski arasındaki diyaloglarla film çekimleri de yıllardır konuşulur olmuştur. Klaus Kinski bir çekimden önce set ekibinin ses yaptığı gerekçesiyle kulübeye 3 el ateş etmiş ve bu mermilerden biri setten birinin parmağını yaralamıştır. Tüm bunlar dışında, yönetmen Herzog ve Kinski arasında da silah çekildiğini de söylememiz gerekir kanaatindeyim. Bunlar bize Aguirre der Zorn Gottes'in delilik, yanılsama üzerine güçlü bir film olduğunu göstermektedir. Bunu filmde geçen şu meşhur replikle verelim: 

Okello: Bu orman değil, bu gemi değil... 
(Kendisine ok isabet eder…) 
Okello: Bu ok değil... Oklardan korktuğumuz için onları hayal ediyoruz sadece. 

Bütün yükün Klaus Kinski'ye binmesinin aslında özel bir sebebi yoktur. Aguirre rolünü iyi oynamıştır, hatta o bakışlarıyla Nazi Almanyası'na da atıflar da bulunmuştur. Aguirre'in söylemleri, dikta zihniyeti ve de cesareti bize saf Alman Irkını hatırlatmaktadır. Aguirre, Tanrının Gazabı filminin İspanyol kaşiflerin yanında rehberlik eden rahibin anılarından oluşmadığını, sadece hikâyeye inandırıcılık katsın diye öyle bir yola başvurulduğunu Herzog açıklamıştır. Minimalist hikâyesiyle ve çok az diyaloglarıyla ilgiyi hak eden bir delilik ve yanılsama filmi Aguirre der Zorn Gottes. 

Ben büyük bir vatan hainiyim. Bir başkası olmamalı. Bu görevi terk etmek isteyen ya da buradan kaçmaya çalışan, 198 parçaya bölünecek ve bu parçalar duvarı boyama kıvamına gelene dek ezilecektir. Her kim ki kendi payına düşenden bir damla su fazla içer, bir tane mısır fazla alırsa, 155 yıl mahkum edilecek! Ben, Aguirre! Kuşların ağaçtan düşmesini istediğimde kuşlar düşecek! Ben Tanrının Gazabıyım ! Ayak bastığım yer beni görecek ve titreyecek! Ama her kim ki beni ve nehri takip edecek olursa, sayısız hazinelerin sahibi olacak! Ama kim ister ki ?! 

Don Lope de Aguirre

Mayıs 2011

Benzer okumalar:

19 Ekim 2016

Wim Wenders — Der Himmel über Berlin

Çocuk, çocukken kollarını sallayarak yürürdü. Derenin ırmak olmasını isterdi. Irmağın da sel ve şu birikintinin de deniz olmasını. Çocuk, çocukken çocuk olduğunu bilmezdi. Her şey yaşam doluydu. Ve tüm yaşam birdi. Çocuk, çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu. Alışkanlıkları yoktu. Bağdaş kurup otururdu. Sonra koşmaya başlardı. Saçının bir tutamı hiç yatmazdı ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

Ünlü Alman Yönetmen Wim Wenders'in 1987 yılı yapımı siyah beyaz ve renkli filmi Der Himmel über Berlin. Filmde Almanca dışında Fransızca, İngilizce ve Türkçe konuşmalar da yer almakta. Der Himmel über Berlin, (Wings of Desire – Arzunun Kanatları) iki meleğin bakış açılarından oluşan, Berlin, Almanya bugünü ve geçmişi üzerinden ilerleyen bir öyküye sahip. Wenders, zaman – mekan bağıntısını bozuyor bu filminde. Arzunun Kanatları, ulusal kimlik sorunları taşıyor. Wenders, Savaş sonrası Almanyası'ndaki giderek etkisini gösteren popüler Amerikanist kültürün temasını işler ve kendisi şunu ifade eder: "Başından beri emin olduğum ve faşizmle bir ilgisi olmadığını düşündüğüm tek şey rock müzikti."

Müspet olmayan etkiler ile Wenders, filmlerinde bir bakıma protest bir dil koyar. Soft müzikler, kişiliksizleştirilmiş sesler aracılığıyla amaçlarına ulaşır. Arzunun Kanatları bu açıdan Henri Alekan'ın Berlin'in siyah beyaz fotoğraf kareleri ile geçmiş – gün çizgisinde cirit atar. Postmodern bir sinemasal dilinin hakim olduğunu söylemek hata olmayacaktır. Wenders tarih, savaş, barış, arzu, kimlik, eylem, estetik kavramlarının arasındaki savaşı ele alır Arzunun Kanatları'nda ve film boyunca bizim şahitlik ettiğimiz insanlar, kareler bunu onaylamaya yeter. Wenders'in bu filminde alttan alta popüler kültüre nasıl bir tavır koyduğu nettir. Kişisel istekler, insanların geçmiş ve tarih ile nasıl bir bağın olduğu, rock müzik ve bunun peşine sıralanan yıkılmış bir Berlin manzarası bizim filmden aldığımız öteki bir yansıma. Ulusal Kimlik sorununun bir bakıma iyi – kötü olgusu çerçevesinde şekillenmesi ve masumiyetin ardında yatan kötü potansiyelinin varlığı Arzunun Kanatları'nı vitrine çıkarmayı sağlıyor. Kişiliksizleştirilmiş monologların ve zaman – mekan mefhumunun ve de özellikle Wenders'in Melekler'in zaman – mekan dışında bulunduğu gerçeğiyle kendi gayesini filmin geneline yaymayı başarabilmesi oldukça yerindedir.

On bin kez aklımdan geçirdim, ama bu defa yapacağım. Bu kadar sakin olmam çok tuhaf. Neden acaba bu siyah ayakkabılarla, bu kırmızı çorapları giydim? Ne kadar salağım! Hava sisli, soğuk. Soğuk olacağını biliyordum, kazak giyseydim keşke. Aslında bu ceketim fena değil. Ucuzluktan almıştım. Yalnız çanta açılıp duruyor. O hediye etti. Neyse. Uçmayı çok isterdim. Ne kadar sürer acaba? Uçak Berlin'in üzerinde sürekli daireler halinde uçuyor. Birazdan düşer. Ne kadar da soğuk. Benim ellerim hep sıcak olurdu. İyi bir işaret galiba. Ayaklarımın altı gıcırdıyor. Acaba saat kaç oldu? Güneş batmak üzere. Herhâlde batı burası. Neyse, en azından artık batının nerede olduğunu biliyorum. Trenle eve giderken hep doğuya gitmişim. Onluk kart alıp bir mark kazançlı oluyordum. Güneş arkamda, yıldız solumda. Fena değil aslında. Güneş ve bir yıldız. Küçücük ayakları. Nasıl da hep bir ayağından diğerine sıçrardı, ne hoş dans ederdi. Baş başaydık. Mektubumu aldı mı acaba? Umarım henüz okumamıştır. Berlin, benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Havel nehir miydi yoksa göl mü? Bunu hiçbir zaman kavrayamadım. Arka tarafa da Wedding mi diyorlardı? Peki doğu? Aslında her taraf doğu. Tuhaf insanlar. Bağırıyorlar. Bırak bağırsınlar. Bana ne, bana ne. Tüm bu düşünceler. Aslında artık düşünmek istemiyorum. Gidiyorum. Peki neden?

Arzunun Kanatları, bireyselliğin ötesinde toplumsal yıkımın gediklerinin peşine düşmekte. Filmdeki flu görüntüler, siyah beyazlık, kullanılan monologlar, siyah beyazlıktan renkli anlara geçiş aralığı, mesafe yoklamaları ve çatının omurgasını oluşturan Wenders sancıları ile Kanatlar harekete geçiyor. Her kanat çırpılışı, bizi Alman tarihine, bilinçaltlarının sömürülüşüne götürmekte. Wenders, sessizce ve anarşiyle hareket ediyor. Anarşi ve içsel hareket intihar eşiğiyle, toplumun kendi sancıları yaşlı adamla, kör kadınla, trapez sanatçısıyla, soğuk ve yıkık Berlin ise fotoğraf karelerinden gün yüzüne çıkıyor. Wenders biraz da filmin içinden çıkıp bir başka boyuta geçiyor. Arzunun Kanatları, sadece süredizimsel düzlemde değil, o zamanın zamansızlığında bir konumda. Yelpazenin genişliği, Berlin üzerindeki Gökyüzü gibi. Der Himmel über Berlin, radikalleştirilmiş anlatı ile görüntüler arasında tıkılıp kalmış bir film değil, bunların sınırlarını aşan bir yapım özelliği taşımakta ve aynı zamanda da modern toplum ile 1945'lerin Almanyası'nın arasındaki bir gelgitin gölgesi olmaktadır. 

İçsel eylemin direnişi ve yitirilişi hâkim. İnsanlar sevgi, arzu, keder ve özleme mengene ile sıkıştırılmış. Soğuk metropol vicdanlarından kaçmaya çalıştıkları yer de ise kendilerinin geçmişte bıraktıkları var. Zaman ve mekan kavramı bu noktada devreye giriyor. Arzunun Kanatları kendi örgüsünü sarmallaştırıyor ve Melekler ile biz iyiye dönüyoruz. Wenders; Bruno Ganz, Solveig Dommartin, Otto Sander, Curt Bois gibi usta oyuncuların başarılı performanslarıyla filmin siyah beyazlığını bize unutturuyor. Renkli kısımların az kullanılışı, perdeden perdeye geçişleri rahatlatıcı kılmakta, boyuta derinlik kazandırmakta. 

Wenders ulusal kimlik arayışının ötesinde kent mekanları, etik, estetik ile bir öykü anlatıcısı. Vurguladıkları kendi ülkesinin hikâyesi, hikâyeleri ve ötesi. Öyküsündeki kavramların kendi aralarındaki gerilimini tırmandırır, onların potansiyelini şekillendirir. Anlam ve görüntülerin gücü ile kendini konumlandırır. Arzunun Kanatları, salt Alman toplumuna değil, giderek yalnızlaşan modern Avrupa'ya da ışıklar gönderir. Tüm bunlara ek olarak, Wenders ve Der Himmel über Berlin'i, gerek temasıyla gerekse atıfta bulunduklarıyla izlenilmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir yapım. Öykü yazanlar ölürse, çocukluk öyküleri de ölür.

Yasujiro, François ve Andrej'ye...

Aralık 2011

2011–2025 idea, schola, zâhir âlem