bosna savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bosna savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2016

Ademir Kenovic — Savrseni Krug

Kâbus

Ne yapıyorsun, oğlum?
Düş kuruyorum, anne. 
Nasıl türkü çığırdığımı 
görüyorum anne bu düşte.
Ve sen bana soruyorsun, düşümde: 
oğlum, ne yapıyorsun, diye.
Oğlum, dile getirdiğin ne, 
düşünde çığırdığın türküde?
Bir zamanlar bir yuvam olduğunu 
dile getiriyorum, anne.
Şimdi yuvam yok oysa.
İşte bu dile getirdiğim, bu türküde.
Bir sesim vardı, diyorum, 
bir dilim de, anne.
Şimdi ne sesim, 
ne dilim var. 
Olmayan sesimle,
olmayan dilimde, 
olmayan evimde 
bu türküyü çığırıyorum, anne.

Abdullah Sidran
Adis ve Kerim. İki Boşnak çocuk. Savaşın ortasındalar. Kaçıyorlar sessiz olana. Herkesi öldürüyorlar, her yerde bir kurşun sesi, evler dağıtılmış, köyler yangın yeri, yaşlılar, çocuklar ölüyor. Ölüm yaş tanımıyor. Onlar için bunun pek bir önemi yok, gayet memnunlar insanları öldürmekten. Onları bir hiç gibi görmekten. Kerim, sağır. Kurşun seslerini duymuyor, bu dünyanın kötülüğüne, acımasızlığına kulakları perdeli Kerim'in. Eşini ve kızını daha güvenli bir yere gönderen Hamza'nın evine sığınıyorlar. Hamza eve döndüğünde yan yana yatmış iki kardeşi buluyor. Hamza, onların babası gibi artık, bir aile.

Saraybosna. Yakıp yıkılıyor. Şehirde yaşayan insanlar milislerin mevzilerini biliyor. Her an gelebilecek bir kurşunla ölebilirler ve Bosna'nın insanları bir şekilde yaşamak zorunda, ihtiyaçlarını karşılamak zorunda. Bombardıman devam ediyor. Bir çeşit yıkım, sanki hiç bitmeyecek gibi. Evleri yakılıp yıkılmış, onlardan çok uzakta çoğu. Kendi yurtlarında sürgündeler. Gökyüzü karanlık, sesleri kayboluyor, dilleri kayboluyor, evleri kayboluyor insanların. Sürekli olarak kaybediyorlar. Kaybetmedikleri içlerindeki inanç. Onlar yıktıkça, daha da sıkı sıkıya bağlanıyorlar birbirlerine, yaşama. Tramvaylar, caddeler eksik, ters duran boş bir sandalye gibi Ademir Kenovic'in Bosna'sı. Savaşın mimarları gülüyorken, onlar ağlıyor. Düzen tersten işliyor, kötü olan iyiyi, masum olanı her defasında acımasızca eziyor. Kazandıklarını sanıyorlar. Katliam ile kendi kutsallarını güçlendirdiği düşüncesiyle, silahlarının gölgesinin negatif asilliğinde kayboluyorlar. Boşnak İhtiyarın kafesinde tuttuğu gibi kuş gibi insanlar. Hepsinin özgürlüğü alınmış, hepsi çırpınıyor, kafesi kırıp hürriyetlerine kavuşma arzusundalar.

Hamza, Abdullah Sidran'ın şiirlerinde devinim buluyor. Saraybosna'nın muhtelif yerlerinde, bazen yıkık bir evde, bazen bombalanmış bir tramvayda, kendini aşmış olarak görüyor. Savaş öyle bir çetinlik alıyor ki ruh hâlleri ölümle mesafe tanımıyor. Yaşarken öldürülmüş hepsi. Kalpleri, benlikleri darağacına asılmış, defalarca. Bir ağacın, bir köpeğin ölümünün hüznü en derinlerine işliyor. Sesler yankılanıyor cephelerde, Adis'in sesleri küçülüyor gitgide, soğukluk var üzerinde. Kerim, duymadığı seslerden oluşan bu çirkin dünyanın acısını duyuyor. Hamza, bir hamlede kusursuz çember çiziyor. Bu kusursuz çembere tıkılmış hayatlar var, ölümler, aydınlık ve karanlık, karanlık. Çember oldukça asil, içinde her şeyi barındırıyor. Gökyüzünden düşen bombalar, evlerin pencerelerindeki kurşun izleri, yaralı bir şehir ve nice hayatlar. Yaralı şehrin insanları da yaralı olur. Yeni yeşermeye başlayan ağaçları kesiyorlar, umutlarını dağıtıyorlar, gözyaşları sebepsizce düşüyor tepelerden. Tepelerde derin bir yas var bugün. Krallar seyrediyor hünerlerini, tahtlarının asaletini yitirmek istemiyorlar. Soytarıların rolünü çalıyorlar bir kez daha, umarsızca.

Sonunda kendimi asmaktan korkuyorum. 
Birçoğunun sonu bu oldu, burada ve her yerde. 
Günler uzun geliyor, geceler uzun geliyor, 
Yıllar uzun geliyor aşk olmadan, 
Aşk suyu olmadan, aşk havası olmadan. 
Elbette bu mantığın sesi değil. 
Hiçbir sorunu çözmeye yardımı olmuyor. 
Ama ne zaman gözlerimi kapatsam,
Kendimi asmış olduğumu görüyorum.

Katliam. Savrseni krug, gerçeküstü bir setin ortasında çekilmiyor. Duvarlarda havan topunun izleri, mermilerle delik deşik edilmiş evler, yanan evler, kırık dökük ve artık bir şehir. Sırpların, Boşnaklara zulmü sürüyor. Bu savaş değil, bir insan katliamı. Bosna'da yaşananlar bize uzak değil, kalbimizdeki bir yara oluyor. Saraybosna bir kez daha inciniyor, içimizde, en derinlerde. Şair Hamza, şiirlerini atıyor tramvayların yoluna, eziliyor her defasında. İnsanlar yıkımlı bir göçün içinde. Su, ekmek, konserve, kitapların içine sıkıştırılan konserve. Ademir Kenovic, Bosna panoramasını türlü detaylarla veriyor. Yabancı değil hiçbir şey. Her şey olduğu gibi. Sırp keskin nişancılar, yollarda yürüyen insanların kurşunlara maruz kalması, korkuların çocukların yüzlerindeki hâlleri, bombalanmış araçlar, bertaraf edilmiş tramvay hatları, Bosna'nın Kenovic'in gözünden sadece birkaç resmi.





Şiir. Ademir Kenovic'in Boşnak şair Abdullah Sidran'ın şiirlerini kullanarak Savrseni krug'a duygusallığın yanında şiirsellik kattığı aşikar. Hamza'nın Saraybosna'nın metruk yerlerinde monologlarıyla hissiyatına eriştiğimiz bu şiirler, yaşayan ve acı çeken Boşnakların, Balkan halkının bir sızısı, insanlığın sızısı, bizim sızımız oluyor. Çember daralıyor. Yaşam çemberi. Öyle ki bu yaşam kusursuz. İçine girenler ve giremeyenler var. Savrseni krug'un ajite eden bir yönü mevcut değil. Özünde aşırı duygusallık ya da gerçeküstü bir kurgusallık yatmıyor, gerçekliği ve mükemmel etkileyiciliği kendini vitrine çıkarmaya yetiyor. Kenovic'in kalbi, bizim kalbimiz. O kendi vatanını perdeye taşırken biz bir kez daha yaralanıyoruz, acıya ortak oluyoruz. İnsanlık, kendi çıkarları uğruna gözünü kırpmadan ve yaşlı-çocuk demeden yaptıklarıyla kara bir utanç içinde olacak ve gün geldiğinde bizler, hepimiz, karanlıktan aydınlığa uzandığımızda mermilerle vurulmuş çocukların yüzlerindeki tebessümlerini hatırlayacağız bir daha, sonsuza dek. O çocuklar huzur içinde olacak, sevgiyle, aşkla. Işık çıkacak, Bosna yüzünü gösterecek, o temiz göğsünü açacak bizlere. Sarılacağız her şeye, sımsıkı. Kurşun sesleri artık çok uzakta... Şiir:

Artık başıma başka bir şey gelemez,
İyi veya kötü olsun hiçbir şey.
Birbiri ardına gelen günleri sayan bir askermişim gibi, 
Sıkıcı, anlamsız. 
Kabul etmeli ve sessizce söylemeliyim.
Ölüm bendeki her şeyi alacak :
Vücudumu ve kemiklerimi, masadaki kalemimi,
Bilgimi, ruhumu, duvardaki tabloyu,
Odayı aydınlatan müziği,
Gözyaşlarını, korkuları, polen dolu havayı.
Ve sonrası: Karanlık... Karanlık, karanlık...

Bir şair, iki çocuk ve bir köpek.

Mart 2013

Benzer okumalar:




22 Mayıs 2013

Aida Begiç Röportajı

Saraybosna’da doğdunuz ve büyüdünüz. Sizi Bosna’nın doğusunda bir taşra hikâyesini çekmeye iten şey neydi?

Savaştan sonra, birçok insan ya ailesini ya da yakınlarını kaybetmiş bir şekilde bulundu. Bu kadınların çoğu köylerde yaşıyordu. Bosna zaten köylerden, küçük şehirlerden ve Saraybosna gibi bir büyük şehirden oluşan bir ülke. O günlerden bugüne, kadınlar eşlerinin ve çocuklarının ölüm haberlerini aldılar ve tek başlarına kaldılar, iki yüzyıl önceki durumu tekrardan yaşadılar. Kendime hangi noktada onlar için yıkımın başladığını hep sormuşumdur. Büyük bir çoğunluğu ataerkil bir çevrede büyüyor, hem korunuyorlar hem de bir nevi göz önündeler. Maneviyatlarını güçlü tutmak zorunda oldukları gibi, bu değişen yaşama da ayak uydurmak zorundalar. Benim için, Snijeg’deki bu küçük topluluk gösterişli dış dünyadan tecrit edilmiş. Tecrit, böyle anlarda ilişkileri daha içten yapıyor. Çünkü, Saraybosna kuşatılırken bunu yaşamıştım, biliyorum. Ama tecritin dış kuvvetlerce yalan ve ihanet ürettiği gerçeği de var. Ben filmimde korkunç, sarsıcı geçmişe rağmen hayatın devam ettiğini göstermek istedim, politik yaklaşmadım.

Film bir aile buluşması, toplantısı olarak başlıyor. Onları aynı ailenin fertleri olarak görüyoruz, bir köyün değil.

Bir bakımdan, aileler. Bu filmle ilgili araştırmalar yaptığımda aynı acıyı yaşamış birçok kadınla tanıştım. Bunlar içlerinde birbirlerini en iyi anlayan insanlar. Bir başkasının acısını hissetmek çok zor. Zamanımızın çoğunu artık bu duyguyu yaşamayarak geçiriyoruz. Bu karakterler birlikteyken kendilerini güçlü hissediyorlar, çünkü anılarını paylaşıyorlar, kaybettikleri yakınları hakkında konuşuyorlar, onların varlığını, kalbini unutmuyorlar. Bu kadınlar, yetim çocuklarla da ilgileniyorlar, onlara bakıyorlar. Bu zaten en güçlü duygu. Ailenin ve birlikte olmanın önemi Batı toplumlarında artık bir şey ifade etmiyor, Bosna’daysa biz bu değeri hâlâ sürdürüyoruz.

Kadınların yaşadığı bu özel durum onları ataerkillikten uzaklaştırmıyor mu?

Onlar yalnızca kadınlar arasında yaşamayı seçmedi, mecbur bırakıldı. Sırp Ordusu’nun neler yaptığını bilirsiniz: Bosnalı müslüman erkekleri, kadınlar tek başına kalsın ve onların hayatını mahvolsun diye bilerek öldürdüler. Savaşların çoğu böyledir. Diğer taraftan, ataerkillik hâlâ devam ediyor. Her ne kadar onlar erkekler olmadan hayatlarını kazanmaya devam etseler de, ayakta dursalar da bu normal olan bir şey değil. Erkekler, kadınların bir eli gibidir, onlar olmadan yaraları kabuk bağlamaz.

Çekim yerlerini nasıl buldunuz?

İki yıl boyunca araştırma yaptık, Bosna’nın her tarafını gezdik. Bir köy inşa edecek kadar paramız yoktu, köylerin çoğu harabeydi, yakılmış, yıkılmıştı. Böyle yerlerde çekmek neredeyse imkânsız gibiydi, tehlikeliydi de. Sonra, Bosna’nın doğusunda bir yer bulduk, Bosna katliamının gerçekleştiği yerlerden birisiydi. Bizim hikâyemize uygun düşen bu köyü bulmuştuk, inanılmazdı. Ben ve arkadaşlarım bundan çok etkilendik.

Peki, oyuncuların doğaçlaması? Hangi durumda senaryoya bağlı kalınmalı?

Senaryomuz biraz ağırdı. Tam olarak 30 çekim günümüz vardı ve filmi 5 haftada çektik. 10 ek sahne vardı, çekme lüksümüz yoktu, montaj aşamasında bunları kestim. Her şey önceden hazırdı, hangi sahnenin hangisinden sonra geleceğini biliyordum. Oyuncular, senaryonun son şekline bağlı kalmadılar. Çekimlerde doğaçlama oynadılar. Bu açıdan serbest olmalarını, işin teknik kısmına çok takılmamalarını söyledim. Bu hissi yaşamak ve vermek için de çoğu yerde omuz kamerası kullandım.

Aynı zamanda birçok karakterle ilgileniyorsunuz. Onların tek tip olmalarının önüne nasıl geçtiniz?

Bu sorunun tek bir yanıtı yok, savaş sonrası Bosna’daki durumla ilgili. Çok soru var ama yanıtları az. Bundan dolayı amacımız Bosna’daki sorunlara eğilmek ve yaşama imkânlarını aralamaktı. Bazen bir günü birbirine karşıt düşüncelerle geçirebilirsiniz. Sabah, bu ülkeyi terk etmek zorunda olduğunuzu düşünürsünüz, çünkü her şey korkunçtur. Öğleden sonra, buraya bağlandığınızı, onun dışında hiçbir yerde yaşayamayacağınızı anlarsınız. Çok zıt ve karışık. Her birimizin içinden geçen bu ikilem hakikatte bir yola zemin hazırlıyor. Bosna’daki herkes bir filmin konusu olabilir. Bu yüzden karakterler üzerinde mümkün olduğu kadar bir ciddiyetle düşündük ve onlara tek bir açıdan yaklaşmadık. Sabrina örneğin, bir yabancıya âşık ve bu çukurdan, köyden kaçmak, kurtulmak istiyor. Sonra, Alma. Alma da köyde kalmak istiyor. Bu köyde bulduğunu Bosna’da başka bir yerde bulamayacağını kendine inandırmış. Dış dünya gülistanlık değil, yurdunuzun dışında yaşamak gerçekten de çok zor.

Ana karakteriniz Alma diğer kadınları köyde kalmaya ikna etmeye, evleri ve köyü yeniden inşa etmeye çalışıyor. Alma’nın mizacı sizin yönetmenlik fikriyatınıza çok uyuyor.

Alma savaş öncesinde genç yaştayken evlenmiş, eşleriyle bir ya da iki yıl beraber olabilmiş diğer kadınlar gibi. Savaş onların eşlerini öldürdü. Bu kadınlar çok genç ve öldükleri eşlerine hâlâ sadıklar, ama bir yandan da yaşama tutunmak zorundalar. Yakın geçmiş ve geleceğin çarpıştığı bir gençlik yaşıyorlar. Alma biraz böyle birisi. Rüyalarının gerçek olabileceğini zannedecek kadar güçlü. Bu noktada onunla aynı hisleri paylaşıyorum. Ben de Bosna’da çok güzel şeylerin olduğunu düşünüyorum ve eğer imkânlar tanınırsa, ülkemizi yaşanılabilir bir refah ülke seviyesine çıkarabiliriz. Ama çok çalışmalı, rüzgârda savrulmamalı ve direncimizi yitirmemeliyiz. Snijeg, küreselleşme üzerine de bir hikâye, çünkü Avrupa’da yaşayan bizler bu ikilemlerle sürekli olarak karşı karşıya geliyoruz. Ruhunuzu satarak zahiri hayatınızı güzelleştirmek mi istersiniz? Ya da, rüyalarınızı onların birer kâbus olduğunu bilerek yaşamak mı istersiniz? Bu tip sorular, her Avrupalının hatta dünya vatandaşının günümüzde kendine sorduğu sorulardır. Bu bağlamda, Alma’nın köyü satın almak isteyen adamların teklifine tepkisi yaşadığımız zalim, maddeci ve kapitalist dünyada nasıl kimlik korunacağı sorusuna muhtemel cevaplardan birisini oluşturuyor. Eğer bu yollarda ayakta durmazsak, önce bizi ve yaşamımızı anlamlı kılan maneviyatı yok edecekler; sonra tepkisiz, ne olduğu bilinmeyen, zavallı ve gülünç bir insan diye bizlerle alay edecekler.

Neden bu iki Sırp adam köyü satın almaya çalışıyor?

Bu Bosna’da her zaman olan bir durum. Bosna, Avrupa ya da Uluslararası sermaye ticareti için vazgeçilmez bir yer. Kara para, inanılmaz boyutlarda rüşvet hâkim, pek çok yabancı bu tip şeylerle uğraşıyor. Bu iki Sırp, kadınların bu suçlara şahit olduğunu biliyorlar. Hiç kimse savaş sırasındaki ölümlerin bununla ilgili olduğunu bilmese de, onlar bunun böyle olduğunu gayet iyi biliyorlar. Nihai amaçları onları birbirinden ayırmak. Bugün, Bosna Sırp Cumhuriyeti’nde (Bosna’nın doğusu) savaş sırasında yurtlarından sürülenleri (Müslümanlar ve Hırvatlar) kendi topraklarına geri dönmesini amaçlayan açılım oldukça başarısız. Çünkü bu insanlar memleketlerine döndüklerinde aşağılanıyorlar, hakaretlere maruz kalıyorlar ve de tehdit ediliyorlar. O yüzden kimse dönmek istemiyor.

Bosna’nın bu bölgesinde etnik ve dini olarak birbirinden farklı insanların birlikte yaşayabileceklerine inanmıyor musunuz?

Bilmiyorum, çok zor. Srebrenica gibi bir yerde bile, kadınlar için geri dönmek hiç kolay değil; dönmeyecekler, bütün dünya bir soykırımın olduğunu ve yalnızca bir günde 10.000 erkeğin katledildiğini bilse de, Radovan Karadzic yakalansa da. Ki Ratko Mladic gibileri de hâlâ serbest. Bu savaş suçluları sokaklarda rahatlıkla dolaşıyor, ve kadınlar onları tanıyor; onların ırzına geçen, işkence eden erkeklerle karşılaşıyor. İçlerinde polisi, hükümet erkânından insanlar bile var. Hâliyle kadınlar da tüm bu yaşananlardan kurtulmaya çalışarak evlerine çekiliyorlar.

O zaman Bosnalı yetkililer de bu sorumluluğu paylaşıyor.

Elbette, hiçbiri bu kadınlarla ilgilenmiyor. Tam olarak sosyal bir statüden istifade edemiyor bu kadınlar, yasalarla da korunmuyorlar. Çoğu aktivist, uluslararası çağrılarda bulunup savaş suçlularının La Haye Adalet Divanı’nda yargılanmasını istiyorlar. Ama bu mücadelede yalnızlar. Kimse onlara adil yaklaşmıyor, çünkü onları bir böcek gibi görüyorlar. Tedavi etmek istemeyip gizlediğiniz bir yara gibiler. Unutmadılar, savaş sırasında olup bitenlere dair şahitleri, delilleri var.

Size göre, filmde de geçen 1997’de o dönemin uluslararası camianın takındığı rol neydi?

BM kuvvetleri bütün bu katliamları suç işleyerek izledi, ne olup bittiğini biliyorlardı, ama müdahale etmediler. Srebrenica’da BM’nin bir taburu vardı, Sırpların bu masum insanları öldürmelerine sessiz kalıyorlardı. Görmemeleri imkânsızdı, çünkü birlikleri büyüktü ve bir şekilde onlara yardım ettiler, karşı koymaya tenezzül bile etmediler. Bu olanlarda sadece onların değil, aynı zamanda Bosna’da son üç yıldaki kuşatmayı durdurmak için bir şeyler yapabilecek her Avrupa hükümetinin de payı var. Tepkisiz bir şekilde ölmemizi izlediler. Saraybosna’ya gelen François Mitterand bile havalimanını kapattı. Ordumuzu ambargo altına altılar, onlardan başka kimsemiz yoktu, kasaplık koyunduk adeta. Günümüzde dahi, sokaklarda dolaşan savaş suçlularına karşı bir şey yapmaya yeltenmiyorlar. La Haye Adalet Divanı, oldukça gülünç. 130 insanı katledenler 10 yıl hapis cezası aldı ve 7. yılın sonunda da serbest bırakıldılar. Böyle adaletsiz tutum ve bu derece yanlış kararlar Avrupa’da sağlıklı bir geleceği ne yazık ki temin etmiyor. Kimse yalanlarla ve ihanetlerle yaşayamaz. Srebrenica kadınlarını yok sayamayız, onlar ölse bile mükemmel bir yaşam sürmeyeceğiz. Bu her zaman içimizde onulmaz bir tümör olarak kalacak.

Kadın bir yönetmensiniz, başörtüsü takıyorsunuz. Bu sizin için ne anlama geliyor?

Bu benim seçtiğim bir yol. Başörtülü de başörtüsüz de filmler çektim. Bu gibi durumların siz kadın olduktan sonra hiçbir çekilebilir yönü yok. Başörtüsü takmazsanız, insanların çoğu, bilhassa erkekler, sizi bir et parçası olarak görüyor. Başörtülüyseniz, sizi bu sefer de gerici olarak görüyorlar. Ezildiğinize, eşinizin sizi buna zorladığına ya da birilerinin dayatmasıyla başörtüsü taktığınıza inanıyorlar. Sizin şahsiyetinize saldırıp bunun sizin seçiminiz olduğunu kabul etmiyorlar. Bir çekim ekibi için yönetmenlerinin başörtüsü takan bir bayan olduğunu kabullenmek oldukça zor, çünkü onlara göre böyle kadınlar evde olmalı, yemek yapmalı, susmalı ve de dövülmelidir. Bu müslüman kadınlara karşı oluşan bir önyargı, aynı zamanda onları ezilmiş, geri kafalı, ahmak, hakları yokmuş gibi göstererek yapılan bir propaganda. Ama, hakikat bu değil. Müslüman olsun olmasın, zulüm gören birçok kadın var. Boşnak Sineması’ysa, bu çemberin arasında tıkanıp kalmış.

Kendinizi diğer yönetmenlere oranla nasıl konumlandırıyorsunuz?

Snijeg, geçen yıl çekilen tek Boşnak filmi. Çekilen filmlerin sayısı oldukça az, ama ödül alan iyi filmlerimiz var. Arkadaşlarımın başarısı beni cesaretlendirdiği gibi, filmimin Cannes’da gösterilip ödül alması da onları teşvik ediyor. Saraybosna’da küçük bir grubumuz var, birlikte çalışıyoruz. Ama hükümet farklı sinema projelerimiz için düşük bir bütçe ayırıyor. Bizler, birbirimizi tanıyor, projelerimizden konuşuyoruz. İlk asistanım, okuldan arkadaşımdı. Şimdi bir kısa film çekiyor. İşlerini takdir ettiğim Sırp ve Hırvat yönetmenler de tanıyorum. Benzer konuları ele alıp ortak çalışmalar yapıyoruz. Örneğin, son kısa metrajlı filmimin laboratuar çalışması Hırvatistan’da yapıldı. Ekibimde Sırplar da var. Makyözümüz Slovendi. Birlikte güzel şeyler ortaya koymak istiyoruz, sadece bu.

Son olarak, Snijeg’de kadınların yaptığı konservelerden de bahseder misiniz?


İlk aklıma gelen, besti. Bir erik reçeli, Boşnaklara has. Eriklerin hepsini sadece kaynatıyorsunuz. Ajvar sonra. O da bize özgü. Biberleri, soğanları, patlıcanları koyup hep birlikte pişiriyorsunuz, güzel bir tadı oluyor. Bosna’nın bu iki tat gibi ihraç edebileceği birçok yöresel zenginlikleri var. Ama hem üretip hem de ihraç edebileceğimiz sayıda işletmemiz, fabrikamız yok. Önceden yapıyorduk, ama artık yapamıyoruz. Kimse bunun için ön ayak olmuyor.

Trigon

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Benzer okumalar:

Ademir Kenovic, Savrseni Krug


2011–2026 idea, schola, zâhir âlem