sovyetler birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sovyetler birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2018

Ermeni Sanatı — Hakob Hovnatanyan

2. Heraklius, Gürcistan –1720, 1798– Hakob Hovnatanyan
Hakob Hovnatanyan, Ermeni Hovnatanyan Ailesi'nin beşinci nesilden bir üyesidir. Kendisi bir portreci olup, babası Mkrtum Hovnatanyan'dan küçük yaşta eğitim almış, gençliğinde Tiflis ve Erivan sokaklarının duvarlarında resimler çizmiştir. Bugün, Ermenistan Sanatı'nın köklerinde önemli bir payı olan Hovnatanyan'ın resimleri derinliklerin ve kültürel geçmişin izlerini taşıyan bir yansımadır. St. Petersburg'ta aldığı ödülle Gürcistan'da tanınmaya başlayan Hovnatanyan, daha çok elit kesimin, prenslerin, zenginlerin, tarihteki önemli kişilerin portrelerini çizerek kendi döneminde bir çağ atlamıştır.

Ermenistan, Gürcistan ve Kafkasya Sanatı'nın oluşumunda, temellerinin sağlamlaştırılmasında imzası bulunan Hovnatanyan, kendi sanat disiplinini Ermeni topraklarından aşıp İran Ermenileri'ne kadar götürmüştür. Tebriz'den Tahran'a, İsfahan'dan Urmiye'ye kadar İran coğrafyasında da etkili bir söz sahibi olmuş, Nasıreddin Şah, Hazreti Ali şaheser portreleriyle gönüllerde yer etmiştir. Tiflis'in Raphael'i olarak adlandırılan Hovnatanyan; Salome Andronikashvili ve Natalia Teumian'ın çekiciliğini portrelerken ve bu iki farklı kadın imgesinin güzelliğini ortaya koyarken Hovnatanyan sanatının günümüz Ermenistan Sanatı'nın milatlarından birisi olacağını gösteriyor, Tiflis burjuvazisinde ve de diğer dönem çalışmalarıyla Doğu Avrupa ve Rusya'daki çağdaşlarıyla kıyaslanabilir bir pozisyona geliyordu aynı zamanda.

Gürcistan doğumlu Ermeni Sergey Parajanov, Hakob Hovnatanyan'ın sanatından etkilendiğinden 1967 yılında dokümanter bir kısa film çekip Hovnatanyan'ı SSCB dışına da çıkararak tanıtmayı amaçlamıştır. Unutulan ve bir şekilde unutturulmuş olan sanatçı Hovnatanyan'ın kültürel kimliğini, 19. yüzyıl Tiflis panoramasından anlatan bu çalışma sinematografik anlamda Gürcistan-Ermenistan ortak kültürünü de gün yüzüne çıkarır. Parajanov'un kısası sözde biyografik, kronolojik gibi duran lâkin sanatın ve ardılını, dinginliğini sunan nacizane Ermenistan ve Kafkasya kültürel tipolojisi için bir önem arz etmektedir. Hakob Hovnatanyan kısa filmi için yurdu Ermenistan'ı terk eden Parajanov, sancılı bir süreçten geçiyor olsa da –tipik Sovyet standartlarının dışına çıkışı, SSCB'nin Sayat Nova'nın gösterimini yasaklaması ve de Unutulmuş Ataların Gölgeleri ile bir anda kendisine cephe alınmaya başlanması– hüznünü hep içinde saklıyordu. 

SSCB'de Eisenstein'in Potemkin Zırhlısı ile Parajanov'un Unutulmuş Ataların Gölgeleri kıyaslanmaya başladığında Sovyet gerçekçiliğinin nerelere geldiği de su yüzüne çıkmıştı. Hakob Hovnatanyan için vatanını terk edebilen, sanatı için cezaevi atılan, umarsızca bir köşeye fırlatılan bir insandır Parajanov. O, kendi sanatının zirvesindeki köşe taşlarını insanlara sunma niyetiyle, bilinmeyen isimleri, geçmişi, sanatı mutlak bir doyumla anlatmasıyla, Tarkovski hassasiyetini her daim taşımasıyla bir tarafının acısını sunuyordu, gerek dokümanter çalışmalarıyla, gerekse sanatına duyduğu bağlılıkla. Bu bağlılık sınırları aşmasıyla etkileyici yönde ilerlemiştir. Örneğin; Theodoros Angelopoulos, Bela Tarr; filmlerinde çoğu kez Parajanovcu sinema diline yaklaşan vizyonu kendilerine seçer.

Hovnatanyan kısası portrelerin gizemli çekiciliğini, sokakların aşınmışlığını, gökyüzünün maviliğini korurken, tabiatı es geçmez. Yüzyıla dair, kültürel kimliğin geçmişin potasını sunan, onu görselliğine dönüştüren bir dönem çalışması olmasının dışında Parajanov'un köklere bağlılığını da ortaya koyar. Parajanov, muhtelif portre, manzara geçişleriyle iplerini sıkı bağlar. onu izdüşüme çevirir; Tiflis'i, Kafkasya'yı ve oradan doğan güneşi bütün bir evrene yansıtır. Hakob Hovnatanyan'ı o an için öldürmez. Yaşayan halkların içindeki tutkuyu sanatın mükemmelliğiyle çarpraz götürür, atları hür kılar, çocuklara kapıları gösterir. Şemsiye ile evleri yağmurdan korur. Parajanov'un sanatın doruklarında uyumunun Hovnatanyan'ın eserleriyle değerlik kazanması, bilinmeyen diyarlara yolculuğu takdire şayandır.

Kasım 2012

Benzer okumalar:

—Sergey Parajanov ile Söyleşi

A Requiem for Kamanche اشکی برای کمانچه

8 Ocak 2018

Sulev Keedus Röportajı — Georgica

Sulev Keedus


Fransızcadan çeviren:
Ali Hasar

Sulev Keedus sizi Fransa'da Georgica ile keşfediyoruz. Kişisel yolculuğunuzu anlatır mısınız?

İlk belgeselimi 18 yıl önce çektim. Tanınmamı sağlayan Behind The Forest adında bir kısa metrajdı. Başka bir kısa metraj çekmeme imkân tanıdı bu, sonra da skandal olan bir müteakip çalışmaya; dönemin siyasi ideolojisine yakın durmadığımdan ötürü Estonya televizyonundan kovuldum. Kendimi sokakta bulduktan sonra, bile isteye kaldım sokakta bir film çekmek uğruna, sonra birkaç senaryo yazdım ve Moskova'da sinema okudum. Eğitimimi The Only Sunday'i çekerek tamamladım. O dönem, 1991'de, Estonya 50 yıllık işgalden sonra tekrar bağımsız oldu. 

Vergilius'un aynı adlı eserinin (Georgica) okunması filmin çıkış noktası mıydı? 

Bir gün köhne bir evin çatı katında bir kutu buldum. İçinde bir dağ manzarasında topraktan evlerin önünde pelerinli insanları gösteren fotoğrafik plakalar bulunuyordu. İçlerinden biri siyah elbiseli bir insandı; bu kişi yüzyılın başında Doğu Afrika'da misyoner olmuş bir Estonyalıydı. Bu klişeler filmin çıkış noktası oldu, son olarak da Vergilius'un eseri ortaya çıktı. 

Georgica'nın girişinde dikkati çeken, zaman üzerinde gerçekleştirdiğiniz bilhassa fevkalade yaklaşım; böylelikle şiirsel ve zamandan münezzeh bir evren inşa ediyorsunuz. Bize biraz çalışma biçiminizden bahsedebilir misiniz?

Bir sahneyi çekmek için zamana ihtiyacım oluyor, zira belirli bir hakikati, oyuncular ve teknisyenlerce paylaşılması mücbir bir uyumu hissetmeden önce film çekmeyi kendimde görmüyorum. 

Georgica'nın yapısı gayet basit, çünkü asıl eylem zamanın gerçek akışını takip ediyor. Jakub ve Maecenas'ın geçmişi benzer yörüngeleri izliyor, tâ ki karşılaşıncaya ve bir oluncaya dek.

Önceden belirlenmiş bir senaryodan mı yola çıkıyorsunuz ya da oyuncularla çekim sırasında doğaçlama bir çalışma mı yapıyorsunuz?

Eğer bir senaryo önceden hazırlanmışsa, bir film çekmek beyhude olur. İyi bir çevirim senaryosu yapım, çekim, montaja göre gelişir, sonra da birkaç kısım çıkarılır.

Bir oyuncu neden film çekildiğini anlamadığında ya da canı sıkıldığında doğaçlama yapar. Bir rolün doğuşu bir çocuğun doğuşuna benzer. Doğaçlama yapılamaz ama bir yaratılışın doğal ve temel sonucu olmak zorundadır.

Oyuncular sıra dışı. Onları nasıl buldunuz?

Hem çok yönlülük ve kararlılık özelliklerine sahip hem de işlerini sevebilecek, onlardan nefret edebilecek, bütün ekip soluğunu tutsa da odaklanabilecek oyuncular bulduğum için talihim yaver gitti.

Birkaç aylık araştırmanın ardından, çekimden 2 gün önce karar kıldım.

Georgica, arka planda kültürlerin çatışması problemini ele alıyor. Manevî değerlerin kayboluşu ve hiç olmadığı kadar dine gebe kalan bir Afrika'ya ilişkin bu değerlerin kayboluşu noktasında Batı'yı ikaz etmiyor musunuz? 

Tanzanya'da bir köyün ileri geleniyle karşılaştık. Estonya'nın nerede bulunduğunu sorarak bir bastonla kuma Avrupa haritası çizdi. Bizim bir milyondan az olduğumuzu öğrendiğinde ulusumuzun yok olmaması adına en genç eşini bize sunmayı önerdi. Eskilerin gelenekleri ve bilgeliği, topluluk bağlılığını sürdürüyor.

Kimseyi ikaz etmiyorum, ancak bu insanlar hakkında bize sunulan yarım yamalak fikirlerden daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorum. Daha fazla...

Anı ve Georgica'nın ezoterik boyutu üzerine işlediğiniz bu çalışma Andrey Tarkovski'nin çalışmasını hatırlatmıyor mu? Özellikle Ayna (Zerkalo) ya da İz Sürücü'yü (Stalker) düşünebiliriz. Kendinizi Tarkovski'ye yakın hissediyor musunuz?

Bresson, Antonioni, Tarkovski filmleri elbette beni etkilemiştir, özellikle Nostalghia. Ama kendimi, derinlemesine Rus kültürüyle Tarkovski'ye çok yakın hissetmiyorum. Öylesine Rus ki pek çok çağdaşı Tarkovski'yi anlamamalarından ziyade onu adam yerine koymuyor. Ayna'nın ilk kısmı hakikate müştak mahir bir sanatçının keşfidir. Stalker, Estonya'da çekildi, Kurban'sa pek çok Estonyalının Rus işgali sırasında sığındığı İsveç'teki Gotland Adası'nda.

Sinematografi çok şaşaalı, filmin her planı bir tablo gibi hazırlanmış gözüküyor. Görüntü yönetmeni Rein Kotov ile çekimi hazırlarken resimsel ve sinematografik kaynaklarınız neydi?

Estonya'nın Kuzey ışığı, doğa ve manzaralar Ortaçağ'dan beri pek çok sanatçı ve besteciye ilham olmuştur. Bu saklı doğa bizim düşünce biçimimizi şekillendirir. Bunun filmde yer alması gerekir. Georgica'nın atmosferi senaryoda daha önceden tasvir edilmişti, Sanat yönetmeni ve Görüntü yönetmeniyle bu fikri geliştirebildiğimiz kadar geliştirmeye gayret ettik. Görüntülerin koreografisi, gölgeyle ışık arasındaki uyum, renk hepimiz için temel ilkelerdi.

Film projeleriniz nelerdir?

Şimdilik ismi Uyurgezer (Somnambule) olan bir senaryoyu yazmaktayım. Temel karakterler genç bir kadın ve onun deniz feneri bekçisi babası. Hikâye, Rus istilasından ötürü Estonya halkının kaçışının hemen akabinde, 1944 sonbaharında geçiyor.

Ülkenizin filmlerini Fransa'da nadiren görme imkânımız oluyor. Estonya sinemasının mevcut durumu nedir?

Estonya'daki 8 yıllık bağımsızlık, sinematografik manzarayı anlamlı bir biçimde değiştirdi. Sinemaya ayrılan bütçenin zayıflığı, prodüksiyonumuzu yılda bir uzun metrajla sınırlandırıyor. Birçok yönetmen, uzun süre fırsatlarını beklemek zorunda kalıyor. Estonya animasyonları ilk uluslararası başarılarına ulaşıyor. Estonya'yı içine alan uluslararası birkaç ortak yapımı da sayabiliriz. Yeni nesil, Estonya filmlerinin bir gün Avrupa'da yer edineceğinin ümidi içerisinde.

Benzer okumalar:

—Sharunas Bartas, Litvanya

27 Ekim 2017

Sharunas Bartas Röportajı



Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Sinemayla buluşmanız nasıl oldu?

Sharunas Bartas: Sovyetler Birliği'nin çöküşünden önce, 1983'te film çekmeye başladım. İfade aracı olarak sinemayı seçtim. 18 yaşında, önceleri 16 mm bir kamerayla çekiyordum. 19 yaşında, bir film çekmek üzere Sibirya'ya gittim. Litvanya'ya döndüğümde, amatör bir sinema stüdyosunda 35 mm ile çalıştım. Sovyetler Birliği'nde, memleketin tek sinema okulu olan Moskova'daki VGIK'e (1) girmeden sinemaya adım atmak imkânsızdı ne yazık ki. Bu vesileyle, 1986'da kaydoldum oraya.

Filmleriniz çekildiği yerlerden doğuyor gibi. Bazılarıysa, sıradışılığa yolculuklar. Nasıl düşünüyorsunuz bunları?

16 yaşında, Sibirya'da Sayan Dağları'nın doğusunda bir sandal gezisine katıldım. Çetin bir yolculuktu. Yol üstünde, sayıları azalmakta olan göçebe Tofalar'ın (2) bir köyü vardı. Dağların ihtişamıyla zıt olan fakr u zaruretleri derin bir iz bıraktı bende. Bunu nasıl anlatırım diye düşündüm. Sadece sinemanın bunu aktarabileceğini fark ettim. 1985'te Tofolaria (belgesel), 1996'da Few of Us (kurgu) için iki defa döndüm buraya.

Filmlerinizde yer gibi zaman da güçlü bir insicam. Bunların fiziksel deneyimleri önemli mi sizin payınıza?

Yeni mekânlar her zaman cezbetmiştir beni. Ev'in (Namai) mekân keşifleri sırasında, Fransa'nın güneyinde ihtiyacım olan şeyi bulabilirim düşüncesiyle Batı Avrupa'ya seyahat ettim. Fas'a feribotla geçebileceğim tâ İspanya sınırına kadar vardım. Son olarak, Vilnius civarında evime çok yakın bir yerde bir ev buldum. Ancak, Freedom (Laisvė) için Fas'a döndüm: uçsuz bucaksız bir çöle ihtiyacım vardı. Mekânlar ve onların yapısı filmlerimin doğal unsurları. Karakterlerimin hayatlarının bir anını göstermek için titizlikle seçtim bunları. İlk intibanın kaybolmadığından emin olmadan önce pek çok fotoğraf çekiyorum. Mekânlar, uyamayacağım şartlarını zorla kabul ettiriyorlar. Zaman ise, sinemada özel bir algoritmaya; nazarı itibara alınması gereken, tek sefer uygulanan, belirli bir baskıya sahip. 

Filmlerinizin genellikle görüntü yönetmenisiniz. Sürekli fotoğrafçılıkla uğraştınız. Bir sahnede, görüntüde sizi etkileyen şey nedir?

En önemlisi seyircinin bakışına, dikkatine odaklanan çerçeve eksenidir. Kompozisyon ve ışık bu ekseni oluşturur. Hissettiğim şeyi aktarmak için, ses gibi, bunları da düzenlemeyi öğrenmek durumunda kaldım.

Centre Pompidou.

—Filmografi:

Tofolaria (1986)
In the Memory of a Day Gone By (Praėjusios dienos atminimui) (1990)
Three Days (Trys dienos) (1991)
The Corridor (Koridorius) (1995)
Few of Us (Mūsų nedaug) (1996)
The House (Namai) (1997)
Freedom (Laisvė) (2000)
"Children Lose Nothing" in Visions of Europe (2004)
Seven Invisible Men (Septyni nematomi žmonės) (2005)
Eastern Drift (Eurazijos aborigenas) (2010)
Peace to Us in Our Dreams (Ramybė mūsų sapnuose) (2015)

Frost (2017) 

Benzer Okumalar:

—Andrey Tarkovski Röportajı
__________________________________

(1) VGIK: Gerasimov Sinematografi Enstitüsü. 1919'da Moskova'da kurulmuş olup dünyadaki en eski sinema okullarından birisidir. Andrey Tarkovski, Sergey Parajanov, Aleksander Sokurov gibi yönetmenler VGIK mezunudur. –ç.n.

(2) Tofalar: Sibirya'da, İrkutsk bölgesinde yaşayan göçebe Türk halkı. Tofalar'ın Sovyet hükümetince yerleri değiştirilmiş; avcılık, şamanizm gibi gelenekleri yasaklanmıştı. Tofalar'ın sayısı 1000 civarındadır. –ç.n.

Yekaterina Golubeva (1966, SSCB) vefatından (2011) önce Sharunas Bartas ile evliydi. 







          
         2018 Oscar Yabancı Dilde En İyi Film Adayı: Frost, Sharunas Bartas (Litvanya adına)

26 Haziran 2016

Bulgaristan Sineması — Svetat e golyam i spasenie debne otvsyakade

Bulgaristan Sineması'nın parlayan yıldızlarından Stephan Komandarev'in 2008 yılı yapımı filmi Svetat e golyam i spasenie debne otvsyakade. Alexander Georgiev'in kazada ailesini yitirmesi ve bu kaza sonucu hafızasını kaybetmesinin ardından gelişen olaylar etrafında dönen hikâye, küçük, sıradan gibi gözüken ama oldukça etkileyici bir Balkan öyküsü niteliğine dönüşüyor. Komandarev'in anlatısı, gerek geriye dönük şekilde gerekse olayın geçtiği ana odaklanarak ilerliyor. Bulgaristan'ın 90 öncesinde yaşadığı dönemden izleri bulunan Komandarev'in bu yapımı, salt toplum içindeki aileye değil, ailenin yaşadığı merkezin kendi totaliter düzenini de resmediyor.

Komünist rejim ve aile düzeni. SBKP – BKP. Georgiev'in dedesi burs kazanıp Doğu Almanya'da eğitim görmüş ve 1954'teki Bulgaristan Bisiklet Turu'nu birincilikle bitiren birisi. Macar Ayaklanması'nda öğrenci eylemlerine katılmış ve de Stalin Anıtı'nı dinamitle havaya uçurmuş, hapislerde kalmış ama hayatın bulmacasını tavlanın dilinde bulmuş bir deli, bir rahatsız. Tavlası, kendi içindeki düzeni. Tavlanın kralı, Bai Dan. Georgiev'e anlattığı her şey bir yaşanmışlık. Hayatın durgunluğunu hissediyor en derinde Bai Dan. Sahiplenme duygusu sonsuz, ailesine, kızına ve eşine ve de torunu Georgiev'e çok bağlı. Birbirine bağları oldukça yüksek bir aile, iltica etmeleri gerekiyor. Sistem onlar için ağır, kaçmaları kurtulmaları gerekli. Buradaki kaçış, düzenden, yıkılmışlıktan. Sovyet Leonid Brejnev'in ölümü üzerine nizama duran işçi Bulgarlar, Bulgaristan'ın içindeki durumu portreliyor. Aile, Almanya'yı kurtuluş görüyor. Memleket ise tozlara bulanmış vaziyette. Aile, belki de uyuma uymak zorunda. Nizam öyledir ki ona uymazsınız başınız ağrır. Eylemin ilerleyişi filmi sıkmıyor, filmin yerin altından giden alegorisi, ironisi, dramı, sevinci öyle bir yoğruluyor ki naif bir yapım oluyor Svetat e golyam i spasenie debne otvsyakade. Politik atıfların suyun altında kaldığı filmde, insanın ön plana çıktığı, kişiler arasındaki bağın pedallarla yol aldığı, özgürlüğün ve hayalin sınırlarının çizilmediği bir azmin, umudun gölgesi yer alıyor.

Milis Yoldaş, niye bana içten bir Lenin bakışı atıyorsun?

Komandarev, insana odaklanırken onu en doğal hâliyle sunuyor. Gösterişe kaçmıyor. İnsanın nizamın etrafındaki şekillenişi, hayatın ve de tavlanın zarları arasındaki şansı, kurtuluşa dönüyor. Yakın ve uzak. Bu kavramların, yaşamın kendi cereyanında hangi manalara yüklendiği sorusunu soruyor Komandarev. Bulgar halkının rejim içindeki, renkli ve hüzünlü perspektifi, yaşlısından küçüğüne, yetişkininden olgununa dek sirkülasyonu devr-i daim içinde. Olağandışılığın çok uzaklarda seyrettiği filmde, hissiyatın derinliklerine inmeyi amaçlayan, duygu geçişlerinin öncülleriyle var olduğu bir plan hâkim. Bulgar düzeni, Balkanlar'a takılıp kalmıyor, oradan Avrupa'ya metropolitan hamlelerle kendi standartlarını yerleştiriyor. Komandarev, tek bir insandan çoğunluğa uzanıyor. Ben'den Biz'e. Ezilmişlik, baskı, mücadele alanı, etkileyicilik, toplumcu alegori ve hiciv, ruhun dirilişi ve çöküşü üzerine ince dokunuşlarla görselliğin şiiri, melodilerle raks ediyor. Kapıdan çıkınca yalnızlık başlıyor, umuda giden yol kaderin kendisi oluyor. Hatalar insanîdir. Komandarev'in altını çizdiği noktalardan birisi, insanın mutlak yolculuğunda önüne çıkan engellere rağmen dik durmayı başarabilmesi, tokatların altında kalan bir yüzün, umudun ışığında kurtuluşa ereceğini haber etmesidir. Nazarî olarak döngünün kendi içindeki doğrusu öznelliğini korusa da, kimi zaman yaşanmışlıklar ortak bir paydadır. İnsanlar bu paydada birleşip kesirleri oluşturur ve tama, tüme, bir öze dönerler.

Dünya kocamandı ve şeker kamışının uzaklarda yetiştiğini biliyordu…

Bulgaristan'ın içindeki bulantı, dışa taşıyor. İnsan, kaçışının peşinde. Umudun yenisini arıyor. Mutlak sevgisini kucaklamak istiyor. İtalya'daki iltica, totaliterlerin hiyerarşisiyle buluşup halkları bir çıyan gibi eziyor, zehirliyor. Ertelemeli günler, anlamların dinamizmi ve ardılı saklı Komandarev'in dilinde. Bisiklet, bağımsızlığı, hür insanı taşıyor gurbetten sılaya. Pedallar hiç bitmiyor, yağmurlar yağmak için sırada. Gökyüzü halklara kucak açıyor. Özünde Bulgaristan kalan ülkeye dönüş, bir dirilişin tohumları. Filizler açacak, tavlalar yine zarlarla ihtiyarlara selam duracak. Yek ve düşeş. Sayılara saklanmış zafer, paraya değil, onurla merdivenleri çıkıyor. İnsan onuru paraya endekslenemeyecek derecede kutsaldır Komandarev'in Bulgaristan'ında. İltica, sürgün bir gözyaşının resmidir. Chicago çok uzak ve orada bir yetiştirilmiş bir ümit uykuda. Bekleyiş yıllarca. İnsan hep bekliyor, yaşamın satır aralarında doğum ve ölüm bir milat. Komandarev bütün ustalığıyla yıllarca rejimin etkilediği Bulgar halkını tasvir ederken, bir aralığı da bırakmaktan kaçmıyor. O düşünce aralığı, bizi biz yapan değerler. Çünkü, insan diğerinin erdemiyle, sevgisiyle vardır. Kimse sevgisiz yaşayamaz. Georgiev, dedesinin umudu, bizimse sevgimiz. Köklerin arayışı, ümidin tam bağımsızlığı, hür toprak ve halkın kutsal yolculuk zirvesi, kilometreleri aşıyor. Bulgaristan, bir çarka dönüşüyor. Tavla, insanın içindeki çıkmazlığı yok sayıyor. İmkansıza aralık bırakıyor. İkinci bir şans yoksa, insan en hayırlısını ummalı. Bu bağlamda Komandarev, en güzelini, en iyisini, en hayırlısını, fırsatların görkemliliğini bize sunarken biraz hüzünleniyor, biraz tebessüm ediyor. Çekiliyor sonra aradan. İpleri bırakıyor kasabalara. Evler, jelatinlenmiş kırıklıkları kabul etmiyor. Güç, bir doğrudur ve insan kendi doğrusunu ne derece iyi tartıyor ve yoğruyorsa o denli ayaktaki duruşu da kavileşiyor. Öze dönüşün, bir çocuk tebessümüne döndüğünü ve sonunda en kötünün bile iyi olduğu bir dünyanın ahvali gizli Komandarev'in kamerasında. Komandarev, sahteciliği elinin tersiyle geri çeviriyor, onun dünyasında yalana yer yok, kötülüğün zaferi yok, iyiliğin ve direncin savaşı var. Balkanlar'ı aşan bir öykü, bir destan, bir güzelleme Svetat e golyam i spasenie debne otvsyakade. Gökkuşağındaki renkleri alıyor kendisine. Zarları atıyor, kapılar kilitleniyor. İstanbul Boğazı'nı, Çanakkale Boğazı'nı kapatıp düşmanı Karadeniz'e gömüyor.

Dünya kocaman ve kurtuluş hemen şuracıkta gizleniyor.

Mart 2012, İzmir

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem