laszlo krasznahorkai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laszlo krasznahorkai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2015

Bela Tarr — Torino Atı

Friedrich Nietzsche, 3 Ocak 1889'da Torino'da, Via Carlo Alberto'daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. Belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. Kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. Faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. Sonra, ismi muhtemelen Giuseppe Carlo Ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. Nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche, birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. Olaya şahit olan diğerleri, Nietzsche'yi evine bırakır. İki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir Nietzsche. Ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek: "Mutter, ich bin dumm!" (Anne, ne aptalım!) ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir. Atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz...




Prologue

Béla Tarr, ağıt veriyor insanlığa. Torino Atı, içine girilip asla çıkılmayan bir derya. Yüzyılın görebileceği en karanlık gerçeklik. Dünya kirleniyor, çirkinleşiyor. Yıkıyoruz her şeyi. Nesnelerin özünü, kendi diyalektiğini bulamıyoruz. Kristalleşen bir evren. Parçacıklar bütün yeryüzüne dağılmış durumda. Ağırlık yaklaşıyor, hakikat kendi özünü ortaya koyacak. Boşlukta savruluyoruz her birimiz. Merhamet dedikleri bir aldatmaca değil. Kendi kurdukları düzende bize ait olan her şeyin onlara ait olmasını istiyorlar. Ateşler yanıyor, küller var artık. Torino Atı kendi içinde ölüyor, gözleri kayboluyor. Akıbeti değil bizi sancıya sürükleyen. Bilinmeyenin ardına düşüyoruz her birimiz. 

Her birimiz vadinin güvercinleri gibi inliyoruz. Medeniyet bir katastrof. Kaspar Hauser, mumu tutarken o acıyı yaşadı. Otodidaktisizm ile medeniyetimize ağır ağır tokatlarını indirirken izledik her birimiz. Herzog sustu, biliyordu medeniyet kavramının içinin nasıl da boşaltıldığını. Yıkım ve çöküş sürekli var. Belki de evrenin kendi içindeki o muzaffer nizamı bu. Nizama uymamızı istiyorlar. İstedikleri tek gerçeklik kendi kutsaliyet sanrılarını kabullendirebilmek. İsyan başlıyor. Fıtratında var çamurdan yaratılmışın saf temizliği. Kirlenmemişlik. Nietzsche ata sarılıp ağlarken biliyordu. Atın kaderi, akıbeti insanda devinim buluyor.

Önden Bakış – Arka Perspektif

"Yaşayan her canlının bir onuru vardır" diyordu Béla Tarr. İnsana atfedilen değerin "logos" merkezinde yoğurup sunuyorlardı önümüze. Batı kendi hiçliğini ağlarla örürken Doğu kendi sarmalının filizlerini "bilge" çemberinde yetiştiriyor. Torino Atı her dakika ölüp diriliyor kalbimizde. Yaşlı Ohlsdorfer'in tahtakurularını bile hissedişiyle, hissiyatımızın derinliklerinde en küçük canlının varlığını ve hiçliğini söz konusu bir pozisyona sokuyoruz. Hayvana yüklenen manadan hareketle, Robert Bresson'un Au Hasard Balthazar'ındaki bilgelik tuzunun değerini bilen eşek ile Torino'daki o hasta atın gözleri aynı yerde kesişiyor. Odak noktasında yer alan ile onu merkeze yerleştiren arasındaki bu engin bağda figüranlara yer var. Rüzgâr bütün görkemiyle kükrüyor, hiç dinmiyor.

Dışarıdaki ölümün soğukluğu içeri girebilmek için anı bekliyor. Vakit gelince her zerreye bir nokta konur. Sondan gelen sesler… Béla Tarr, dünyanın sonunun yaşayan her canlıda farklı formlarda olduğunu belirtirken salt dünyanın kendi sonunun imajinatif bir yansıma olarak kabul ediyor. Torino Atı'nda ne bir başlangıç, ne de bir son var. İndirgenmiş benlikler, hudutların ötesine mazhar olan gizemli çekicilikler, plan sekansların büyülü atmosferinde paralel evrenlere yakınlığa imkan tanıyor. Fırtınalar hayatın o yangın meşgalesine inat, Ohlsdorfer ve kızının etrafında evrenin tekdüzeliğindeki insanlığa isyan edercesine bir ritüele başlıyor. Torino Atı'ysa kutsallığın naif çemberinde ağlıyor. Reddediyor nimeti.

Ne olur hatırım için iç !
Ses yok, gelmeyecek de. Geri dönülmez bir yoldayız. Gözlerin gittiği boşluğun ardılı geliyor. Irimias çıkıyor karşımıza, Satantango'dan:
Fırtınadaki kuru dallar gibiyiz. Kendimizi savunamıyoruz...


Bulantı ve Düşüş

Acziyet baş gösteriyor. Uzun bir prologue ile başlayan film, gidişatın habercisi. Atın zayıflığı, güçsüzlüğü, hastalığı öyle bir hâl alıyor ki arkasında Ohlsdorfer'i değil de dünyanın bütün yükünü taşıyor sanki. Dünya yükleri omuzlama yeri. Sancıları serumluyorlar her birimize. Günden güne yıpranıyoruz. Hayata karşı bakışlarımız küçük Estike'nin ufuk çizgisinde kaybolan bakışlarına dönüşüyor. Atlar hep toz bulutunun içinde. Rüzgâr bizi sürükleyecek. Evrenin içinde bir yerlerde yıkım oluyorken bir yerlerde krallar gökyüzüne konuşlanma niyetindeler. Düzensizliği istiyorlar ve bunu yaparken de sessizce ve derinden işgal ediyorlar bahçemizi. Her yerde izleri var. Yıkımın inşası gerçekleşiyor.

Renklilik değil, siyah beyaz kaftan biçiyorlar her birimize. Ocaklar yine yanıyor, kapılar üşüyor. Buharlaşan kabarcıklar geceyle gündüzün arasında sıkışıp kalmış durumda. Sonra biri geliyor, gelmesi gerecekti: ziyaretçi… ağır ağır ilerliyor. Sessizliğin ve soğukluğun içine girecek. İçerisi kıtlık ve veba. Palinka biter, yenisi gelir. Tüketim hiç bitmiyor. Konuşuyor alterego. İnsanlığa saldırılıyor, yavaş yavaş darbeler indiriliyor tepemize. Uçurumun ucundayız. Dünya şarlatanların cirit attığı bir hâl aldı artık. Rahatsız, söylediklerinden emin ziyaretçi. Nutuğu noktasız. Nietzsche'vâri bir dehlize giriyoruz. Aydınlanıyoruz, yeni değerler var dünyada, o karanlıkta. Hepsi palavra güya. Aldırış yok, kimse kimseyi dinlemiyor, herkes yazıyor, herkes söylüyor. Susan yok, susayan da.

Tahtakuruları ve Ölüler

Düşünce korelasyonlarına baktığımızda yinelenen bir daimilik söz konusu. Issız ovalar, dağılan yapraklar, gri gökyüzü set çekiyor zihinlerimize. Ceza yaklaşacak. Hiç kimse bu döngüde fayda/zarar görmeden ilerlemeyecek. Yollar çivilerle dolu, ayaklarımıza batıyor. Çıyanlar yuvalarında. Sıçanların pususu gibi bir varoluş bu. Bu mutlak güç hiç son bulmuyor. Paradoks şeması kazınıyor adeta. Sonun içinde bitmeyen bir son. Ohlsdorfer'in metruk evindeki o ziyaretçiden sonraki Çingeneleri hatırlamak, şerh düşmek gerekir bu noktada. Geliyorlar, bağırıyorlar, kaçıyorlar. Çünkü yıkmayı seviyorlar. Onlara göre bu sıradan bir hâl değil. Alışmışlık değil. Zaten bir çöküş hâkim ama soytarılıkları, yıkılış sözleri at arabalarının arkasındaki toz bulutu gibi. Sudan fazlası var. Kuyu, Amerika, nihilizm, totalitarizm... Yaşamlarındaki her şey stabil hâldeyken derinlerde salgın ve yokluk başlıyor. İstediklerini almadan gitmeyecekler.

Geberin ! Geberin ! Geberin !
Görünmeseler de uykuyu fırsat bilip bir vaşak gibi fırsat anını hep bekleyeceklerdir. Güçsüzün güçlü karşısında direnişi negatiftir. Kuvvetlerin dinamizmi, potansiyel bilinç ve ruh gibi bir mananın altı çiziliyor. Béla Tarr, filmin çok dışında. Torino Atı, onu aşıyor, bizleri ezip geçiyor. Bazı filmler öyle bir etkileyicilik alır ki yönetmeninden bağımsızlığını ilan eder. Torino Atı, istediği yere koşmakta hür. Tahtakuruları ölülere şahitlik etmek için karanlıkta. Kötülüğün şeffaflığıyla beslenmelerine devam ediyorlar.

S'öz

Ordet'in Johannes'i uzağa, en uzağa gitmeyi amaçlıyordu. Mektubunu yazarken kararlıydı. Anlayamadılar. S’öz derinlerde vuku bulursa aksiyonun gerçekleşmesi de kaçınılmaz olabilmektedir. S’öz öyledir ki insanı alim de yapar, zalim de. Monologlar, dile mühür vurmak içindir; kalp – akıl devreye girer. İnsan kendi çevresiyle etkileşim içindeyken de gördüğü ve yaptığı s'özün etrafında cereyan eder. Bazense susar, çünkü fıtratı öyle bir mevcudiyet barındırır ki kalp ve akıl derinliğine hapsolur. Bakışlar noktaya sabitlenir. Pencereden dışarıya doğru süzülür, yavaş yavaş. O an bir kaçış vardır dünyadan. Kaçar. İnsan kaçmak, kurtulmak, yıkımların içinde dirilmek ister. Ohlsdorfer kaçıyor, hapsoluyor, kaçıyor, hapsoluyor. Bitmeyen bir çember. Helezon genişleyip daralıyor. S'özler askıda.

Vakitsizliğin zamanı su yüzüne çıktı. Béla Tarr, Torino Atı'nı gömdü en derine; bir başlangıcın zıttı. Nietzsche hasta, yatağında uzanıyor. Merhamet eli değiyor. "Mutter, Ich bin dumm!" Torino, Kafka'nın da dediği gibi kalabalık yalnızlıklardan uzaklarda, soyutlanmış, steril hâle sokulmuş benliklerin içine nüfuz ediyor. Armoniler şiddetleniyor sonra, bir gün önceki atın kaderi bu kez insanda suret buluyor. Bu yazgıdan kaçış yok. Söz ve öz birbirine karışmış durumda.

Yemek zorundayız…
Sessizliğin ve siyahlığın içinde küflenmeler var. Düzen, kendi yıkıntılarını eşiğe bırakıp gidiyor. İnsan çarkın dişlerinde katlanılmaz acıyı görecek. Razı oldukları, onu daha da derine atacak, en derine. Giderek büyüyecek kara delik. Evren ve insan… Çaresizliğin içindeki boyun eğmek zorunda artık, kalbi yeniliyor, zafer onların. Issız stepler daha da çetinleşiyor. Soğukluk ve yoksulluk içimizde.

Übermensch

Dünya kendi sonuna hazır. Béla Tarr çekiliyor köşesine. Bir veda ve hüzün gerçekleşiyor Torino Atı'yla. Eksik kalıyor bir yanımız. Hayat ilerledikçe insan duruluyor belki de. Tarr'ın sineması, Torino ile son bulsa da daimi boşluğu yaşıyoruz artık. Üçüncü gündeyiz hâlâ. Nostalghia'da Domenico o meydanda bize bağırırken Tarkovsky yakıyordu kendini ateşlerde. Anlamadılar, anlayamadılar. Bizden ya da bizim gibi olmayanı kabullenmiyorduk. Ohlsdorfer'in sözü manidar: "Palavra!" Yalan atıyorlar, bir dertleri yok çoğunluğa göre. Tarr, Tarkovsky gibilerinin değer görülmemesi kaderlerinde bir iz. Bir dertleri var çünkü. Hakikat ile kendi üstinsan modellerini, deforme hâlden sıyırıp öze dönüştürme gayretini gösteriyorlar. Estetik ve ahlaki değerlerin ışığında vadinin tam ortasında aydınlatıyorlar o yola girenleri. Nietzsche suskun; deli rüyalar görüyor artık. Uyanışı, diriliş olacak. Béla Tarr, Torino Atı'nı seviyor ama koşması için ondan ayrılması gerekecek. Bir şeylere bağlılık, delilik anlamına gelebilir. Bunun farkında Tarr. Ama hayatta her şey kendi yolunda saklı ve gizemli. Koşuyor Torino Atı, ufuklara, kıraç steplerin bağrında yankılanıyor sesleri. Perdeye düşen gölgeler, bizim kendi hakikatimiz. En saf hâliyle var: siyah ve beyaz. Renkliliğin o aldatıcı yanına inat, bir vedanın dakikaları ağırdan resmedilirken, geriye dönüp baktığımızda ne çok adım atıldığını görüyoruz. Bu yüzyılın görebileceği en yoğun, derin ve de yıllar sonrasının mihenk taşı olabileceği bir başyapıt ve son Torino Atı. Torino Atı, içimizde ölüyor ve biz toprağa karışıyoruz.

Birinci gün. 

İzmir, Şubat 2012

Okumalar:



31 Ocak 2015

Bela Tarr ― Politik ve Metafizik Alegori Üçlemesi

Suların daha derin olduğu yere git.
Luka, 5:4

Karhozat [1988]

Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler orada oturdum, bir şeyler bana hep sonraki anda delireceğimi söyledi. Ama öyle olmadı. Üstelik delirmekten korkmuyorum. Delilik korkusu bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir. Henüz bir şeye bağlı değilim. Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok. Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis köpeğin kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar. Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar. Herkes, mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor. Zaten düştüler, konuşacak zaman kalmadı. Beni delirtmek için nesnelerin bu geri dönülmezliğini istiyorlar. Ama bir sonraki anda ise delirmemi istiyorlar.

Karhozat, 1988 yılı yapımı Béla Tarr’ın siyah beyaz filmi. Macar Sineması’nın griliğinde, siyah beyazlığında yoğrulan ve Kahramanımız Karrer’in gözünden öykü anlatısına sahip bir yapım. Tarr’ın Karhozat’ında, 1994 yılı yapımında öne çıkan isim olarak, Satantango’da da başrollerde gördüğümüz Miklos Szekely’i görüyoruz.

Toprağın insanlarının elleri titreyecek

Karhozat (Damnation – Lanet) bol yağmur, kirli, çamur ve yıkıntı dolu, yalıtılmış bir kasabada, eşiyle sorunları olan Karrer’in insanlıktan yabancılaşma sürecini ve bu süreç içerisinde gördükleriyle, evrende tek başınalığı öğrenerek, çetin bir zamanda ıssız ve sessiz bir insanın dramını resmediyor. Tarr’ın daha çok insan yüzlerine odaklanarak, renkli film formatını reddedip, siyah beyazlığın gücüyle kendi yoğunluğunun birleşimi Karhozat’ın ritmik bir şiirselliğine yardımcı oluyor. Titanik Bar’ın önündeki bekleyiş, insanın bir diğeriyle çetin savaşı, Kıyametin bir habercisi olan seslerin yankıları Karhozat’ın armonilerini karanlık ve aydınlık olarak ikiye ayırıyor ve ellerde kalan bir kalbi bizlere sunuyor. Siyah beyazlığın sertliği, soyut zaman ve mekan ile Karhozat bir boyut, bir güvercinin kanadı gibi, kendi kendine kanat çırpan ve kendi özgürlüğüne koşan. Özgürlüğün ve vicdanın birleştiği yerin eşiğindeyse insanlığın merhameti ve vicdanı yatıyor. Karrer’in yalnız oluşu, sağanak yağmur altında delirmeyi bekleyişi, dünyadan elini ayağını çekmişliğine toprak atması; kalbindeki aşk, sevgi ve merhamet tohumlarının ölüp yeniden filizlenmeye başladığının habercisi.

Duvara yaslanan bir kalp. Karrer’in hayatındaki olumsuzlukların, nesnelerin gerçekliğine hakim olamayışı, ütopyanın varlığını bilerek az da olsa mutlu oluşu ve yere kayan bakışların insanın kendi içindeki muhasebesinden kaynaklanan devinimin ulaştığı son nokta, dünyanın patlayışından önceki son bir hamle. Béla Tarr’ın daha çok insan ruh hâlini betimleyişi ve olağandışı görüntülerle ve zamanlarla öykülemesi filmlerinin sağlam bir zemine oturmasına kolaylık sağlıyor, siyah beyazlığın renkliliğe savaşında galip geldiğini bir kez daha Karhozat filmiyle görebiliyoruz. Karhozat’ın evreni, Tarr’ın 6 yıl sonra tamamlayabildiği Satantango’sunun omurgasını oluşturur. Satantango, karanlığından içinden gelir, Karhozat siyahtır ama armonileri yıllar sonrasının Werckmeister Harmoniak’ına atıf yaparmışcasına bir hicvini de barındırır. Dünyanın yerle bir olduğunun simgesellerinde, hayatın bu keşmekeşliğinde ve salt karanlığında film boyunca gördüğümüz bu kasvetli ve çamurlu hava soğuk ve çetindir ki evrenin o güneşli ve yıldızlı günlerine ve gecelerine belki de bir protest tavırdır. Ve belki de o yağmurlar altında ıslanan Karrer değil, bizizdir.

Dünya patladığında neye sadık kalacağımızı öğreneceğiz; Ağızdan ağza, kalpten kalbe, yıldızdan yıldıza…

Sis insanın ciğerlerine işler. Sisli hayatın bu tozlu ve kirli anlarında insanın kalbine düşen hayatın acımasızlığı ve yorgunluğu. Karrer’in işlerinin kendi istediği şekilde gitmeyişi, yeni dehlizlere açılan bir kapı misali. Sağanak yağmurların ardından güneş doğmuyor bu evrende. Işık hiç neredeyse yok. Karanlık, aydınlığın üstünde. Kasabanın üzerinde dolaşan bir kılıç. İnsanlığın kendi hanesine kattığı bir farkındalığı henüz yok. Nesneler üzerinden geliştirilen yıkım ve yıkılış, mahşere bir hazırlık. Dağlara kaçmak insana fayda vermeyecek. Ölüm ve Lanet herkesi saracak. Korkunun ve şiddetin sesleri yaklaşıyor. Pencereden dışarıya kayan boş bakışlar o vakit mana derinliğine sürüklenecek. Béla Tarr’ın Karanlığı artık üzerimize hapsoldu. Karhozat, evreni dolaşmaya çıktı. Yıldızların saadetini anlayacaklar. Vakit geç değil, bitti, her şey bitti. Kesz az Egesz şarkısında olduğu gibi. Sonun başlangıcı.

Dediğin her şeyde haklıydın. Dediklerinin hepsini kabul ediyorum. Seni sevdiğimi biliyorsun. Sana yalan söyleyemem. Değişeceğim. Söz veriyorum, değişeceğim ama bana yardım etmelisin. Vurmak istiyorsan, vur. Dün bana baktığında bir şeyin farkına vardım. Seninle dünya arasında ulaşılmaz garip, boş bir tünelin olduğunu fark ettim. Kimse o yolu biliyor mu, bilmiyorum. Tünelin girişinde yalnız başına dikiliyorsun, çünkü bir şeyler biliyorsun, ben bile isimlendiremiyorum; daha derin, daha merhametsiz bir şey. Asla anlayamadım. O dünyaya asla yakın olamayacağımı anladım. Sadece yasını tutarım, çünkü ışık ve ılıklıkla saklanmış bir dünya, oranın acısını çekemem. Ne inanacak ne de vazgeçecek yetim var. Dün dönümsüz bir hata yaptığımı fark ettim. Seni kaybetseydim benim affedilmez sonum olacaktı. Çünkü bu isim konulamaz dünya hakkında hiçbir bilgim yok. Madem ki bunun bir parçasısın, benim dünyam senden ibaret. Bu asla değişmeyecek. Lütfen, geri çevirme beni. Seni görmeme izin ver. Her şeyimi veririm senin için. Vur, tükür bana, bana tekrar vurasın, tüküresin diye yine gelirim, yine. Haklısın, insafsızca da olsa haklısın. Ben seni gerçekten seviyorum. 

Tarr’ın Prologue’unda izlediğimiz yüzler, Karhozat’da da mevcut. Sağanağın altında bakışları dibe düşen yüzler ve çizgiler. Yağmur insanı diriltir, dinlendirir. Yüzlerdeki manaya indiğimizde, başka gerçekliklere yol alıyoruz. Filmin girişindeki ıssız teleferikler, bize bu kasabanın ve insanlarının katlanılmaz hayat sıradanlığına nazire yaparmışcasına bir o tarafa bir bu tarafa gidip geliyor. Tarr’ın her şeyi en ince ayrıntısına kadar çekme, atmosferin içine konumlandırma felsefesiyle Karhozat’ın ağır ilerleyişi, daha çok monolog ve diyalog azlığı perde/ekran izleyicisine sunduğu bir nimet bir bakıma. Karrer’in hayatı, Titanik’e gidip umarsızca dinlediği o kadın ve paket konusundaki tavırları vakit kazanma ihtiyacı için erteleme devresini sokmakta, Karrer’in gölgeli hayatında kadının kimi zaman onunla mutlu kimi zaman onsuz oluşu ipleri germekte ve de kalbin yıkımını getirmektedir. Karrer, hiçbir zaman mutlu olamayacak, isyanı yağmurda umarsızca dans eden o adam gibi. Sağanak yağmurun şiddeti arttıkça figürler daha da bir hız kazanıyor. Gökyüzünden öfke yağıyor, toprağa karışıp intikam duygusuna, lanete, nefrete dönüşüyor. Vücutların küflenişi bir tepkiye döndü. İçerisi tamamıyla kalabalık ve kargaşa. Dans ediyorlar, kelebekler uçmuyor. Hiç kimse gökyüzüne bakmıyor, cesaretleri yok, pencereden içeri yavaşça giren kamera evrendeki insanları resmetmeye başladı. Tarr, bunun öncesinde Eski Ahit’ten alıntılar yaparak güç katıyor : Dışarısı kılıç, içerisi veba ve kıtlık.

Satantango [1994]

Bir ekim sabahı, kavrulan toprağı serinleten, yolları bataklığa çeviren ve kasabayı dünyadan koparan uzun güz yağmurlarının ilk damlaları düşmeden Futaki çan sesleriyle uyanmıştı. Kilise sekiz kilometre uzaktaydı. Çanı yoktu ve kulesi savaşta çökmüştü…

Satantango, her saati ayrı ‘ağır sanat’ anlayışı içeren 1994 yılı yapımı Bela Tarr’ın siyah beyaz başyapıtı. Satantango (Şeytan’ın Tangosu), Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’nin romanından uyarlanmış olup Bela Tarr’ın bu filmi çekme fikri 1985’lere dayanır ki o zamanki Macar Hükümeti’nin sert politikalarından dolayı film 1994’te tamamlanabilmiştir. Filmin süresi 450 dakika, yani 7 saat 30 dakika ve dili Macarca.

A hir, hogy jönnek (Geliyorlar)

Irimias ve Petrina için atılan önceleme bu girizgah ile toplumdan uzakta, ekim ayının her türlü soğukluğu, çamura, toprağa bulanmış yaşamları ile uzandığımız küçük bir Macar kasabasına konuk oluyoruz. Çok ağır çekimler ile başlıyor film ve sonuna dek bu şekilde sürüyor. Başıboş dolaşan inekler, çamurla buluşan yeryüzü, yağan yağmur ve birbirine bağlı olan insanlar ve de tüm bunların altında yatan gerçeküstücü gökyüzü çatısı. Gökyüzüne düşme denemeleri var. Bela Tarr, acziyet sunuyor, toprak veriyor, vicdan ıslatıyor, hiçbir cümlesini bize geri vermiyor. İzleyiciyle gizemli bir bağ kuruluyor. Zamanın akıcılığına inat ağır dakikalar elimizde kalıyor. Bela Tarr, zaman ve mekan mefhumunu insanlığın geneline inat alt üst ediyor, zihinlerimizin içine giriyor, ve bizim o kasabada her şeyi görmemizi istiyor. Bu olurken, Tarr otoritesi kendini gösteriyor.

Feltamadunk (Biz ölümden doğacağız)

İki saat farklı zamanı gösteriyor. İkisi de yanlış, elbette. Şuradaki çok yavaş. Öteki ise zamanı söylemek yerine umutsuz durumumuza dikkat çekiyor. Fırtınadaki kuru dallar gibiyiz. Kendimizi savunamıyoruz…

Önceleme bir alt başlık daha. Bela Tarr, bu kodları verirken filmin diğer saatlerindeki olayların gidişatına bir mesaj vermesini kendi disiplini hâline getiriyor. Düzen ve özgürlük temalı bu kısım daha çok eleştirel gidiyor. Irimias ve Petrina sokakta yürürken çıkan fırtına; baskıcı, totaliter Macar Hükümetini, Irimias ve Petrina’nın ayaklarına çarpan ve sokakta savrulan kağıtlar, yapraklar yasaların dışındaki insanı, buna ayak uydurmakta zorlanan, boyun eğen, eğmek zorunda bırakılan eski Doğu Blok ülkelerindeki halkı ve tepelerindeki nizamı işaret eder. Bunları Yüzbaşının şu repliğiyle destekleyebiliriz:

Hiçbir insan hayatı çok değerli değildir. Bu işin otoritesi düzene uymaktır. Ama aslında her şey bundan ibarettir. Düzen. Özgürlük, bir bakıma insancıl değildir. İlahi bir şey ve hayatlarımız onu tam anlamıyla anlayabilmek için çok kısa. Eğer bir bağ arıyorsanız, Pericles'in düşüncesine göre düzen ve özgürlük birbirine tutkuyla bağlıdır. İkisine de inanmak zorundayız, ikisi için de acı çekiyoruz. Düzenden de özgürlükten de. Ama insan hayatı; anlamlı, zengin, güzel ve kirlidir. Her şeyle bağlantılıdır. Sadece özgürlüğü hor kullanır, değersiz bir şeymiş gibi harcar. İnsanlar özgürlükten hoşlanmıyor, özgürlükten korkuyorlar. Burada şaşılacak şey ise özgürlükten korkulacak bir şey olmaması. Diğer taraftan, düzen bazı zamanlar korkutucu olabilir…

İnsan hayatının eşzamanlılığı hâkim filmin bütününde. Satantango, kendi hâliyle bir eşzamanlılığın eşit parçalarını sunuyor. Çamurlu yollar, ağaçlar, ucu gözükmeyen stepler soyut dil ile tasvir ediliyor. Diyalogsuz bu bölümler düşünceye set çekmek için değil, zihnin derinliklerine inmek için (bilerek) yapılıyor. Zamanın durağanlığında insanın gerçek yaşam paraleli vardır ki Satantango soyutlanmış zamanda, soyutlanmış mekanda yer alıyor, olanları o anmış gibi addediyoruz. O an ve anın ötesindeki gerçekliği ise Bela Tarr’ın filminde gerçeküstü ve öteki bir olgu olarak algılıyoruz.

Satantango, 1994



Valamit Tudni (Bir şeyler bilmek)

İnsanlar arasındaki dayanışmanın yok olduğunu hatırlatan bu kısa kısım, bir önceki ve bir sonrakinin köprüsü değil, omurgası. Kalpteki iyiliğin öldürüldüğü gerçeği, insanın bireysellikle bir diğerine olan inancının yitirilişi var. Fikriyatın temelini sorgulamak, olaylar arasındaki bağın ve bu bağın insanı hangi eşiklere sürükleyebileceği, yağan yağmur altında duran Estike’nin, Doktor’un içsel buhranının çamurla karışıp havaya ulaşması ve soyut karanlık altında karşılaşması benzer hayatların, benzer insanların bir kaderi. Bela Tarr, birini diğerine karşılaştırmak ile bize verdiği bütünselliğin bir noktası.

A pok dolga I – Felfeslik (Örümcek Ağı I – Sökük Geliyor)

Evet dedi kendi kendine yavaşça. Melekler bunu görür ve anlar. İçini bir huzur kapladı ve ağaçlara, yola, yağmura, geceye, her yere yayıldı huzur. Olanların hiçbiri kötü değil diye düşündü. Her şey basitleşmeye başlamıştı sonunda. Önceki gün olan olayları anımsadı ve olayların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu fark edince güldü. Bu bağın şans eseri kurulmadığını hissetti ama ortada sözle anlatılamaz ve çok güzel bir bağ vardı. Her şeye ve herkese rağmen yalnız olmadığını biliyordu, babası yukarıdaydı. Annesi, kardeşleri, doktor, kedi, akasyalar, çamurlu yol, gökyüzü ve gece hepsi ona bağlıydı. Aynen onun da her şeye bağlı olduğu gibi. Endişelenmesi için bir sebep yoktu. Meleklerin onun için yola çıktığını biliyordu…

Estike ve yalnızlığı. Kedisine olan gücünü gösterişi, toz toprak içinde kalmış iki siluet. Gücün değer yargıları içindeki yansıdığı gerçeğinin ıssız steplere bakışın çizgisindeki duruşunu konumlandırıyor Bela Tarr. Estike üzerinden güce gidiyoruz. Estike’nin tek başınalığı insanın tek başınalığı; hor görülüşü vicdana atılan tokat. Sanyi’nin ihaneti, kişisel çıkarın bir tezahürü. Örümceklerin kendi ağlarını gizliden gizliye örmeleri, görünmeyenin ötesindeki görüneni çıkarıyor aydınlığa.

Toplumun kendi içindeki buhranı, kişiler arasındaki çatışmalar Satantango’nun seyri içinde yerini alırken göz ardı edilenlere odaklanıyoruz. Bela Tarr, kendi sinemasal dilini oldukça sert kullanıyor. Ağır seyrin altında dramı, gerçekliği ve de insanlık trajedisini mühürlüyoruz. Estike’nin bakışları ufuk çizgisinde nasıl ki kayboluyorsa, insanın hissiyatı da o derece alt üst olmaya yetiyor. Gayenin zaman ile zıtlığı sinir gerici bir hâl alsa da nihayetinde kendi salt özüne ulaşacağının bir habercisi. Irimias’ın 11 dakika boyunca nutuk çekmesi ve masumiyetin kullanışıysa ön bakış ve arka perspektiften önceki bir durak.

A pok dolga II - Ördögcsecs, Satantango (Örümcek Ağı II – İblislerin Göğüsleri, Şeytan’ın Tangosu)

Akordeonun tatlı sesiyle birlikte örümcekler son ataklarına başladılar. Ağlarını bardakların, kupaların, kül tablalarının üstüne masa ve sandalye ayaklarının çevresine örmeye başladılar. Gizli emellerini gerçekleştirmeye başladılar. Neredeyse görünmez olan ağları zarar görmedikçe saklandıkları köşelerinden en ufak hareketi ve titremeyi bile fark edebilirler. Ağlarını uyuyanların yüzüne, ellerine, ayaklarına ördüler. Sonra saklandıkları yere kaçarak ruhani görevlerine tekrar başlamak için beklemeye koyuldular...

Tehlikenin farkında olmayan ve tango ile hayatın keşmekeşliğine aldırmayan çaresiz ve yalnız insanlar uyuyor. Sonun başlangıcı. İblis çoktan harekete geçiyor ama insanın farkındalığı toz kaplı. Çevresindekiler onu kemirmeye başlıyor, ritmin tınısında kayboluyorlar sonrasında. Örümcek ağlarını örerken insanın kendi başınalığı fayda etmiyor, muhtaç olup el açıyor. Elin gittiği yerse karanlığın beşiği.

Bela Tarr, olay örgüsünü yaparken bunları ilgili bölümler ile bağlantısız gibi gösterip düz ters giderek sonrasında farklı perspektiflerle izleyicisine buna bağlantı kurdurtarak çözüm şansını sunuyor. Örümcek metaforu ve Irimias – Petrina ikilisine yüklenilen anlam üzerinden gerilen hayatlara, zehirlenmiş yaşamlara ve zehrin kaynağına götürüyor. Kompleksliğin ne kadar basit olduğunun altını çiziyor.

Mihaly Vig: Macar besteci, Bela Tarr'ın arkadaşı. Bela Tarr Sineması'nın müziklerini besteledi. Satantango'da Irimias rolünde. 


A tavlat, ha szembol – A tavlat, ha hatulrol (Önden Bakış – Arka Perspektif)

Gerçekliğin iki boyutu. Bela Tarr, Satantango’nun ilerleyişini ele almış durumda. Artık oklarını gösteriyor ve izleyiciyi tam kalbinden vuruyor. Bu olurken biz bakış ve perspektif ile ötekini görüyoruz, farklı açılardan ve yinelenerek. Bu zihin için yapılan bir uyarı fişeği. Önceki ve sonraki. Aralarındaki bağda bunalan zihni bulantıdan kurtarma görevli sekanslar ile atmosferin tükenmişliğini sıfırlayarak ve ona yeniden hayat vererek havada asılı kalanı kurtarıyor Bela Tarr.

Yaklaşan son, gittikçe daha da trajikleşen bir hayat kesiti ve de geride kalan umutlar. Hepsi ekim yağmurları altında ıslanıp çamurlaşıyor, filmin siyah beyazlığında silinip gidiyor. Tarr’ın oynadığı kozlar büyük ve kendisi yenilmiyor. İzleyicisinin zihnindeki kontrolü hâlâ devam etmekte ve kendi alt imgesel mesajlarını serumlamakta. Böylelikle ortaya çıkansa ağır ama katlanılmaya değer bir görsel şölen. Fırtınalarda savrulan hayatlar, her karakterin gözünden olayın ve eşzamanlılığın kesitleri ile Satantango kendi kendini göğüslüyor, izleyicisinde derin ve bir o kadar da gizemli bir bağ örüyor. Bela Tarr’ın ustaca dili ve hayatın betonarme ruhlarından uzakta doğal yaşamlardan doğal insan hâllerini sunuyor. 

A kör bezarul (Perde Kapanıyor)

Bir ekim sabahı, kavrulan toprağı serinleten, yolları bataklığa çeviren ve kasabayı dünyadan koparan uzun güz yağmurlarının ilk damlaları çiftliğin batı yakasına düştü. Bu yüzden bataklık araçlar için don olana kadar geçilemez oldu ve şehirle bağlantı koptu. Futaki çan sesleriyle uyanmıştı. En yakın kilise güneybatıda, sekiz kilometre uzaklıktaki eski Hochmeiss alanındaydı ancak çanı yoktu ve kulesi savaşta çökmüştü...

Werckmeister Harmoniak [2000]

Werckmeister Harmoniak, Béla Tarr’ın 2000 yılı yapımı siyah-beyaz filmi. Oyuncu kadrosunda ise Satantango’dan yüzlerine aşina olduklarımız oyuncular da var. Macar Sineması’nın ak yüzü, Tarkovsky’nin mirasçısı gözüyle bakılan, sessizliğin ve simgeselin ustası Tarr bizi eşikten eşiğe sürüklüyor bu filminde de. Bol metafor, bol karanlık, hareket – mana çizgisine yöneliş ve daha fazlası var. Werckmeister adı ünlü kompozitör Andreas Werckmeister’dan geliyor. Filmin diliyse, Macarca.

Cennet üzerimize mi düşecek?

Werckmeister Harmoniak, (Werckmeister Harmonies – Karanlık Armoniler) sıradan bir konuya sahip değil, düğüm içinde düğümleri çözmeye sevk eden  bir yapım, insanlığın çatışmacı ruh hâlini barındıran kesitler ve bundan ziyade, karanlığın içindeki güce, insanın Tanrı – Tanrısızlık, vicdan – hiçlik sorgulamalarına da götürüyor. Açılış sahnesi filmin omurgasını oluşturuyor. Janos’un üç ayrı insanı Güneş – Ay – Dünya örnekleri kılıp karanlığın ötesinde bir yerlere götürüp yaptığı konuşma ile belirsizliğin ortasında buluruz kendimizi. Yapılan bu konuşma öyle sessizden ve ağırdan gider ki bu tutulmadan kaçamayız. İnsan, güneş – ay – dünya ekseninde tutulmalara kapılıp kendi yokluğunda karanlığın gücüne direnenleri sorgular Béla Tarr. Bu sahne, sağanak yağmur gibidir. Üzerimize bütün şiddetiyle gelir Béla Tarr. Janos’un yaptığı bu dünyanın ötesindeki gerçekliğe adım atmak. Uçsuz bucaksızlık, ölümsüzlük, limitleri zorlama, karanlıktan kaçış, karanlığa giriş. Zıttıyla devinim içinde olmanın zihinlerdeki bunaltısı. Üç ayrı Samanyolu sistemi, üç ayrı insan ve yanan bir ocak. Siyah beyazlığın içinde renksiz, boyutsuz, zamansız kavramları içinde yoğrulan bir hamur ve mayası. Karanlık Armoniler’in gürültülü sessizliği.

Derin duygu herkesin içine işler. Karanlık Armoniler, kendini her türlü sınava hazırlıyor ve bu sınavdan rahatlıkla çıkmayı başarabiliyor. Janos’un Gyuri Amcası ve kasabadaki diğer karakterlerimiz listedeki iyi niyetli insanlar. Kasabaya bir kaos, bir karanlık geliyor, yavaşça, en derinden. Bir sirk, dünyanın en büyük balinası ve bir prens. Balina’nın sermayesi ve onun çarkından rant elde edilen vicdansızlık tohumları sarıyor kasabayı. Katliamın büyülü atmosferi tüm bedenleri saracak, bu korkunun sesi. Çatışmaya çok az kaldı. Béla Tarr bizleri atmosferine çoktan aldı. Tarihin ya da kasabanın nereye ait olduğu belli değil. Her şey giderek kompleksleşiyor. Her şey hiçbir şeyleşiyor, hiçbir şey her şeyleşiyor. Peşine düşülen gerçekliğin sesleri insanların kalbini yerinden sökecek ve belki de hiç ummadıkları kendilerinin ensesinde bitecek. İnsan bilmediği şeyden korkar. Ama korkmak kâr etmeyecek.

Werckmeister Harmoniak, Janos’un yürüdüğü o ıssız sokaklar gibi. Karanlık, soğuk, çatışmacı ruh kendini göstermeye başlıyor. Gölgeler harekete geçti.  Béla Tarr, insan vicdanına tokatlar indirmeye başladı. Bizi kasabanın tam orta yerinde bırakıyor. Janos, çaresiz insanlar, balina etrafına toplanmış kalabalık ve masumiyeti öldürmek isteyen Tanrısızlık. Aslında Janos’un protest kimliğinin bastırılması, Béla Tarr’ın buradaki etkili silahlarından birisi. Biz, Janos’u kasabayı çevreleyen bu bilinmeyen sır perdesini aralamasında bir armoni ritmindeki şeffaflık olarak görüyoruz, bir muhalif değil. Balina, yüzyılın en büyük olayı. Karanlıktaki prens hiç gün yüzüne çıkmıyor. Bu korkutucu. Düzen giderek düzensizleşiyor, bütün hiçleşiyor ve insan korkusuyla kalıyor kasabada. Katliam yaklaşıyor. Geliyor düzensizliğin insanları, karanlığa sığınarak.

Tüm bu harabede yapım var. Yıkım için tek duygu dizginsiz ve ölümcül. Korkularımızda ve umutsuzluklarımızda gerçek nesneyi bulamadık. Böylece, karşılaştığımız her şeye vahşice ve nefretle saldırdık. Dükkânları yıktık, dışarı attık. Çiğnedik her şeyi. Sabit değildi ama biz kımıldatamadık. Tahta ve demir çubuklarla kırdık. Sokaktaki arabaları devirdik, zavallı reklam levhalarını yırttık. Telefon merkezini yıktık çünkü içeride ışık görmüştük. Postacı iki kadın vardı, bayılınca bıraktık onları. Kullanıp atılmış iki paçavra gibi cansız elleri, dizlerinin arasında… kambur… kanlı masadan kayıp düştüler.

Yollara düşen Janos. Gözlerinde ölümün soğukluğu var. Tasarımcı şiddet, insanın ufkunu bertaraf etmek niyetinde. Minimalist sahneler başlıyor, yollarda yürüyen insanlar. Yüzlerinden okunan öfkenin, şiddetin bir resmi. Karanlığın içindeki güç. İnsanlığa dair vebanın salgını yayılmak üzere. Damarlara zerkliyorlar zehirlerini. Kayıtsız kalınan vicdanın sesleri duyuluyor Karanlık Armoniler’de. Hepsi karışıyor, karışıyor ve bir öze dönüyor. Özün etrafındaki olaylara dönüyoruz. Kasaba, karanlık, Janos’un bulmacayı çözme girişimi, Balina, Prens, meydandaki soğukluk. Bütün yapraklar savruluyor, anarşi içinde. Rüzgâr anarşiye ayak uyduruyor ve bir hasta yerlere düşüyor.

Tren yolu ve Janos. İnsanın hayatı şekillendiriliyor. Uçsuz bucaksız raylarda saklanan her nefes  yola devam etmek için. Béla Tarr susuyor, Janos’un gözlerindeki korku bedenine hapsoluyor. Etrafında dönen helikopter pervaneleri hayatına vurulan zincir gibi. Onu yok edecek, hapsedecek, bir şeye bağlayacak. Ekin tarlasında dalgalanan filizler ezilecek o gücün altında. İktidarın, insanlığa hiçe sayan ve yokluğu varlık olarak görenlerin ellerinde. Masumiyetin sancısı duyulacak sonra. Janos artık kendi bedenine hapsolacaktır. Sade anlatı her şeyi ezip geçecek hatta yok edecek. Tarr’ın usta elleri bizi soyut zamanda yalıtılmış bir evrene götürüp orada bırakacağının işaretlerini yapıyor. Derin duygu artık kalbimizde.

Yüzünü hiç görmediğimiz o prens ve dünyanın en büyük balinası. Kasabanın etrafındaki çan sesleri artık duyulmuyor. Karanlık, aydınlığın üzerine geçti. Artık tam tutulma gerçekleşmek üzere. Tutuluyoruz bu evrende. Prens; para demek, sermaye çarklarına kilit vurmayan bir mahzen. İnsanı yok eden, mahveden, ruhuna işkenceler eden bir tekil. Her şey bir sirk ile başladı. Bir gece. Birden bire. Dünyevi güçlüğün soytarılığı resmediliyor. Armoniler’in şiddeti azaldıkça, onlar daha da bağırmaya başlıyor. Ama aldanacaklar, bu bir aldanma ve saçma, kalpleri artık taş, vicdanları yerlerinden sökülmüş, mezar taşlarında adları bile yok. Evren gürültülü sessizlikle yankılanmaya başladı. Béla Tarr, bu kurguyu artık sistemlerin eşiğine bırakıyor. İnsanın maddiyatında paralel olarak büyüyen maneviyatsızlığı yüzlere düşüyor. Balinanın yorgun ve dondurulmuş gözlerindeki sır, Janos’un aynadaki yansımasından farkı yok. Çökük. Hiçlik için bir yapım var, bir yapıbozumculuk. Karanlığın ağırlığından korktular. Avuçlarından asfalta dökülen kalpsizlik tohumları.

Gizem ve bulmaca. İnsanlığın kendi devinimi Karanlık Armoniler’de harekete geçiyor. Béla Tarr’ın sinemasal dilini estetik biçimde ağır kullanışı, duruma yöneliş ve mananın derinliklerine seyahat Karanlık Armoniler’in ritmini güçlendiriyor. Janos ve diğer karakterlerimiz, hayatın içinde, evrenin bir köşesinde griliğe karışmış ve kendi saflığında öz bulma çabasına tutulmuş ruhlardan oluşuyor. Fazlası yok. Her şeyin hiçlik ile bir savaşı var bu yapımda. Sinema estetiği, kayboluş, karanlık, diriliş ve isyan ve de hastalık ile göz kırpıyor Tarr. İnsan kendi iç hastalığını ne derece iyileştirebilir yahut kalbini karanlığın ellerinden nasıl çekip alabilirin soruları yatıyor. Evren ve ötesindeki etkileyici hareket ile eşya – dolayımsızlık üzerine indirgeyebileceğimiz hakikat potansiyelini es geçmemek gerekir. Tarr’ın Sineması, boyut ve zamandan ziyade, günlük hayatın ötesinde rüya, hayal, yalıtılmış bir evrenin anahtarlarını sunmayı başarıyor. Karanlık Armoniler hepimizin içinde yankılanıyor. Tarr, armonilerin şiddetini sessizce arttırıyor ve insanın kendi gerçekliğini sunuyor. Bu perspektiften, Karanlık Armoniler’i salt kendi gerçekliğimiz ile değil, Evrenin kendi içindeki yasaları ve sistemleri ile de ilişkilendirmemiz mümkün olabilmektedir. Ağır sanat anlayışı, kendi siyah beyazlığıyla bu diyarlardan, bu âlemden olmayan bir film Werckmeister Harmoniak. 

Cennet üzerimize mi düşecek? Yoksa Dünya altımızdan mı açılacak?

Bela Tarr Röportajı

Torino Atı





25 Aralık 2011

Bela Tarr Röportajı

Filmin başında Nietzsche'ye yapılan atıf ile Torino Atı, sizin doğrudan en felsefi filminiz. Nietzsche'nin düşüncesi ile sizin filminiz arasındaki ilişkiyi, daha ziyade, başyapıtınız ile Nietzsche'nin düşüncesi arasındaki ilişkiyi açıklayabilir misiniz?

Felsefe ve sinema iki farklı dil. Felsefe, sinema dışında bir alanla çalışır. Torino Atı'nı felsefi bir film olarak adlandırmayı sevmiyorum. Çünkü her ikisi de birbirinden oldukça uzak. Sadece bir film. Benim için asıl soru, atın akıbeti. 1985'te Laszlo Krasznahorkai bu soruyu sormuştu ve buna bir cevap getirebilmek için 30 yıl gibi bir süre bekledik. Bu film, bu soruya bir cevap sadece.

Atın kaderi, insanın kaderini mi tasvir ediyor?

Denebilir ama, sembolik düzeyde çok güç, daha çok fiziksel olarak: tamamiyle birbirine bağlı olan üç tane canlı var, biri olmadan diğeri yaşayamıyor. Kendi dairelerindeler. Geriye kalansa az anlatım ve ehemmiyet. Esas olan, yaşamla mücadele.

Ziyaretçinin Niçevâri bir karakter olduğunu söylememiz mümkün mü?

Tam olarak değil. Palinka’sı bittiği için yenisini almaya gelen sıradan bir komşu. Şişeyi masaya koyduğunda düşüncesini söylüyor. Konuşuyor, çünkü palavra atmayı seviyor… Benden sofistike bir yorum alamayacaksınız, denemenize gerek yok. (gülüşmeler)
Her şeyin en basit hâliyle söylenmesini istiyorum. Film yapmanın ileri derecede çıkarcı bir iş olduğunu düşünüyorum. Başka bir düşünceye sahipsek, film yapmanın zihinsel bir cesaret işi olduğunu varsayarsak şayet, insanların kaderini artık dikkate almıyoruzdur. Bana göre, bir sinemacı birkaç karakterinin hâlini anlayabilmeli, hayatına onları yerleştirebilmeli, ve gerçek yaşamda da onların günlük yaşantılarını sunmayı başarabilmeli. Filmimde entelektüel zevkleri bulabiliyorsanız, bu beni ziyadesiyle memnun eder. Ama yine söylüyorum, bu filmim, entelektüel bir çalışmanın ürünü değildi.

Torino Atı’nda dünyanın sonu ile ilgili bir atmosfer buluyoruz ama burada, siz bundan çok uzaktasınız. Torino Atı, dünyanın sonuyla ilgili görüşünüzü açıklıyor olabilir mi?

Bana göre, dünya kendi küreselliğinde asla bir sona sahip olmayacak. Devinim sürekli olarak devam edecek. Buna karşılık, bu dünyayı birçok küçük canlı oluşturuyor. Bir tek canlının yok olması ya da sonu bile, dünyanın bir kısmının sonudur. Söz konusu durum, atın ölümü ile benzer, bu da bir dünyanın sonu. Filmdeki bu sekans, yani atın ölümü bu karakterlerin dünyalarının ve yaşamlarının bir sonunu yansıtıyor.

Werckmeister Harmoniak’taki Balina da aynı şekilde bu dünyanın bozulmasını mı anlatıyor?

Birkaç şekilde… Yine de kavram olarak bundan dünyanın sonunu çıkarabileceğimize pek inanmıyorum. Buna karşılık, yaşayan her canlının değerine inanıyorum. Her insan, her canlı bir onura sahiptir. Bizim görevimiz, bu onuru korumak.

İlk zamanlarınıza dönelim: sinemaya nasıl başladınız ve sizi buna teşvik eden neydi?

Gençken aklıma tam olarak gelen bir istek değildi. Bu, gördüğüm dünyanın çirkinliğinden doğan bir istekti daha çok. Ayrıca, sinemaya gitmeyi çok seviyordum ama izlediklerim çok da tatmin etmiyordu. İzlediğim filmler beni giderek bunaltıyordu. Bu düşünceye karşı gelmek ve direnmek için filmler yapmaya başladım. “Farklı filmler de yapılıyor”u göstermek istiyordum.

Sinema kariyerinizi sonlandırdığınıza göre, günümüz filmlerinden memnun olduğunuzu söylememiz mümkün mü bu durumda?

Hayır, bugünün dünyasından hiç memnun değilim. Filmlerle yeniden söylenecek bir şeylere sahip olmayı düşünmüyorum artık, aksi hâlde kendimi yinelemiş olurum. Filmlerim, benden değil diğer her şeyden bahseder.

Sosyal Gerçekçi dönemizdeki ilk filmlerinizi nasıl yorumluyorsunuz?

Gençlik filmlerim bir sürecin ilk adımlarıydı. İlk filmim “Csaladi Tüzfézsek” (1977)’te toplumun – özür dilerim - sadece bir pislik olduğunu ve değişmesini gerektiğini anlatmak istedim. Her şey değişebilir, toplum değişebilir, işte o zaman kurtulabiliriz. Filmim bir dramdı ve çok geçmeden anladım ki fikir değiştirmem gerekiyordu. Başka unsurlarla, başka bakış açılarıyla daha çok epik filmler yapmaya yöneldim. Böylece, ikinci filmim “Szabadgyalog” (1979) ortaya çıktı. Fazlasıyla epik bir film. Bir yapı inşası gibi, gerçeklik unsurlarının bir bir işlendiği yapım özelliği taşıyor. Sonradan her film, bir sonrakini üretmeye başladı. Her filmde yeni sorular soruldu. İlk başta düşündüğüm, ontolojik sorulardı ama çok geçmeden anladım ki beni asıl ilgilendiren, evren ve onun derinliğiyle ilgili sorulardı.

1979 yılı yapımı ikinci filminiz Szabadgyalog’dan itibaren, plan sekansa daha çok yönelmeye başladığınızı görüyoruz. Zamanla gelişiyor ve sizin film yapma şekliniz oluyor. Sizin için plan sekans nasıl bir önem taşıyor? Filmlerinizde giderek bir düzen ve tutku olan bu plan sekansları nasıl çalışıyorsunuz? 

Szabadgyalog’da plan sekans önemli değil. Bu daha çok uzun monologlar için. Csaladi Tüzfézsek’te bu görülebilir mesela. Zamanla tecrübe ettim: plan sekansın olması gerekirdi. Bir plan sekans ne kadar uzun olursa, şiddeti, gerilimi, titreşimi, derinliği o derece hissedebilirsiniz. Plan sekansla, kadrajdan kaçma şansı neredeyse bulunmayan oyuncuyu tutabilirsiniz. O orada kalır, ta ki kamera bir başka yere dönünceye dek.

1988 yılı yapımı Damnation filminiz sizin tarzınıza dönüşünüzün işareti. Yazar Laszlo Krasznahorkai ile birlikte çalışmalarınız var. Nasıl karşılaştınız? Bu karşılaşmanın sizin çalışmalarınızdaki önemi nedir?

Laszlo Krasznahorkai ile 1985’te karşılaştım. Ortak arkadaşlarımızın evine davet edilmiştik, o akşam Laszlo Krasznahorkai okumam için “Satantango” kitabını bana uzattı. Agnes (Agnes Hranitzky – Béla Tarr’ın eşi ve birlikte çalışıyorlar) ve ben kitabı okur okumaz çok beğendik. Laszlo ile tekrar görüştük ve bunun üzerine çok tartıştık. Agnes ve ben, Satantango filmini çekmek istediğimizden oldukça emindik. Bunu o zamanlar gerçekleştiremedik, yerine Damnation’ı çektik.

İşbirliğimiz o tanışmamızdan son filme dek sürdü. Oldukça verimliydi, onun hep edebi yeteneğine ve hassas duygularına başvurdum. O ve yaptıkları olmasa, tamamiyle bambaşka bir şey ortaya koyardım. Gerek Mihaly Vig (filmlerinde müzikleri besteleyen kişi) ‘in katılımı, gerekse Agnes’in desteğiyle filmlerimin doğal temeli oluştu. Bu gerçeklikten hareketle, her filmimde, jenerikte her isim yer alsın istedim. Filmlerimin jeneriklerini asla okumayacaksınız, biliyorum. Benim filmim ! Hayır, hepimizin filmi !

Şunu da belirtmek isterim; Mihaly Vig ve Gyula Pauer ile önceden çalışmış olmama rağmen, Damnation’dan itibaren ekip birbiriyle kaynaştı ve bir birliktelik ortaya çıktı.

Filmleriniz çok karanlık, ama biri biraz farklı. Werckmeister Harmoniak, sizin en iyimser filminiz mi?

Benim bütün filmlerim iyimser ! Yanlış anlaşılma olmasın ! Kim gerçekten kötümserdir? Ölmek için bir merdivene tırmanan ya da bir ağaca çıkan ve oradan kendisini atan kişidir ! Gerçek bir kötümser, sabahın 4’ünde yağmur altında, soğukta malzeme taşımak için uyanmaz. Benim her filmim iyimser. Hatta şöyle de diyebilirim size, -canınız sıkılmasın- benim bütün filmlerim komedidir ! (gülüşmeler) Onlara gülünebilir, bazen acı bir gülüş... Hayatın kendisi böyle değil mi zaten?

2007 yapımı A Londoni férfi filminizin yapımcısı Humbert Balsan ile ilişkinizi açıklayabilir misiniz? Ölümü projeyi nasıl etkiledi? A Londoni férfi neredeyse durma noktasına gelmişti.

O ve ben aynı neslin çocuklarıyız. Benden bir yıl önce doğmuştu, bilmiyorum ama biz arkadaş olmuştuk. A Londoni férfi’yi çekme düşüncesi için gelmişti yanıma. Bu filmi yapmak için tutkusu, öfkesi, çabası hâlâ aklımdadır. Ne acıdır ki her şeyin tam ortasındayken intihar etti. Ölümü iki şekilde etkiledi. Birincisi, gerçek bir dostu kaybettik, ikincisi çekmek üzere olduğum filmin yapımcısını kaybettim. Soğuk duş etkisi oldu. İşler o an gerçekten içinden çıkılmayacak bir hâl almıştı.

Humbert Balsan’ın hayatından esinlenen Mia Hansen-Love’un Çocuklarımın Babası (Le Père de mes enfants) filmini izlediniz mi? 

Evet, izledim.

Ne düşündünüz? Onunla görüştünüz mü?

Evet. Kendisi bana filmin DVD’sini yollamıştı ve tanışmıştım. Teşekkür ettim ve filmi hakkında ne düşündüğümü kendisine söyledim. Hepsi bu.

Geçtiğimiz Şubat ayında, çoğu sinemacı dostunuzla birlikte Macar Sineması’nın geleceğinden endişe duyduğunuzu ifade eden bir bildiri yayınlamıştınız. Sizin gibi bir sinemacı için bir film yapmak giderek zorlaşıyor mu?

Bu bildiriyi kendim düzenlemiştim. Şubattan beri, durumlar aynı, sıfır kilometre yol aldık. En kötü duygu bu belki de. Ben ve arkadaşlarım giderek faturalarımızı ödemekte zorlanıyoruz. Hâlâ bu bildirinin arkasındayız ve asla savaşı terk etmeyeceğiz. 

Kendinize yakın hissettiğiniz ya da sevdiğiniz sinemacılar var mı? Werckmeister Harmoniak’da ilham perisi Hanna Schygulla’ya yönelerek Cassavetes ya da Fassbinder etkilerini görmemiz mümkün mü?

Hem evet, hem hayır. Her zaman sessiz ve sakin şeylere karşı çok hassas olmuşumdur, özellikle plastik sanatlara. Resimlere bakmayı çok severim.

Torino Atı’nın son filminiz olduğunu açıkladınız. Laszlo Krasznahorkai yeni bir roman yazsa, bunun filmini çekmek ister miydiniz?

Hayır, sanmıyorum.

Film yapmayı bıraktınız. Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

Uzun bir süre Budapeşte’deki Sinema Atölyemi işleteceğim. Bu işle uğraşıp, maddi ve manevi destek imkanı bulunmayan sinemacılara çalışma imkanı vereceğim. Diğer yandan, başka bir projem var. Split’te (Hırvatistan) bir sinema okulu açmak istiyorum.

Neden Hırvatistan?

Çünkü Dalmaçya çok ilginç bir yer ve Split tarihi bir şehir…

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

[Ekim 2013'te Heyula Eleştiri'de yayımlanmıştır.]

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem