nihilizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nihilizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2015

Bela Tarr ― Politik ve Metafizik Alegori Üçlemesi

Suların daha derin olduğu yere git.
Luka, 5:4

Karhozat [1988]

Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler orada oturdum, bir şeyler bana hep sonraki anda delireceğimi söyledi. Ama öyle olmadı. Üstelik delirmekten korkmuyorum. Delilik korkusu bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir. Henüz bir şeye bağlı değilim. Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok. Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis köpeğin kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar. Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar. Herkes, mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor. Zaten düştüler, konuşacak zaman kalmadı. Beni delirtmek için nesnelerin bu geri dönülmezliğini istiyorlar. Ama bir sonraki anda ise delirmemi istiyorlar.

Karhozat, 1988 yılı yapımı Béla Tarr’ın siyah beyaz filmi. Macar Sineması’nın griliğinde, siyah beyazlığında yoğrulan ve Kahramanımız Karrer’in gözünden öykü anlatısına sahip bir yapım. Tarr’ın Karhozat’ında, 1994 yılı yapımında öne çıkan isim olarak, Satantango’da da başrollerde gördüğümüz Miklos Szekely’i görüyoruz.

Toprağın insanlarının elleri titreyecek

Karhozat (Damnation – Lanet) bol yağmur, kirli, çamur ve yıkıntı dolu, yalıtılmış bir kasabada, eşiyle sorunları olan Karrer’in insanlıktan yabancılaşma sürecini ve bu süreç içerisinde gördükleriyle, evrende tek başınalığı öğrenerek, çetin bir zamanda ıssız ve sessiz bir insanın dramını resmediyor. Tarr’ın daha çok insan yüzlerine odaklanarak, renkli film formatını reddedip, siyah beyazlığın gücüyle kendi yoğunluğunun birleşimi Karhozat’ın ritmik bir şiirselliğine yardımcı oluyor. Titanik Bar’ın önündeki bekleyiş, insanın bir diğeriyle çetin savaşı, Kıyametin bir habercisi olan seslerin yankıları Karhozat’ın armonilerini karanlık ve aydınlık olarak ikiye ayırıyor ve ellerde kalan bir kalbi bizlere sunuyor. Siyah beyazlığın sertliği, soyut zaman ve mekan ile Karhozat bir boyut, bir güvercinin kanadı gibi, kendi kendine kanat çırpan ve kendi özgürlüğüne koşan. Özgürlüğün ve vicdanın birleştiği yerin eşiğindeyse insanlığın merhameti ve vicdanı yatıyor. Karrer’in yalnız oluşu, sağanak yağmur altında delirmeyi bekleyişi, dünyadan elini ayağını çekmişliğine toprak atması; kalbindeki aşk, sevgi ve merhamet tohumlarının ölüp yeniden filizlenmeye başladığının habercisi.

Duvara yaslanan bir kalp. Karrer’in hayatındaki olumsuzlukların, nesnelerin gerçekliğine hakim olamayışı, ütopyanın varlığını bilerek az da olsa mutlu oluşu ve yere kayan bakışların insanın kendi içindeki muhasebesinden kaynaklanan devinimin ulaştığı son nokta, dünyanın patlayışından önceki son bir hamle. Béla Tarr’ın daha çok insan ruh hâlini betimleyişi ve olağandışı görüntülerle ve zamanlarla öykülemesi filmlerinin sağlam bir zemine oturmasına kolaylık sağlıyor, siyah beyazlığın renkliliğe savaşında galip geldiğini bir kez daha Karhozat filmiyle görebiliyoruz. Karhozat’ın evreni, Tarr’ın 6 yıl sonra tamamlayabildiği Satantango’sunun omurgasını oluşturur. Satantango, karanlığından içinden gelir, Karhozat siyahtır ama armonileri yıllar sonrasının Werckmeister Harmoniak’ına atıf yaparmışcasına bir hicvini de barındırır. Dünyanın yerle bir olduğunun simgesellerinde, hayatın bu keşmekeşliğinde ve salt karanlığında film boyunca gördüğümüz bu kasvetli ve çamurlu hava soğuk ve çetindir ki evrenin o güneşli ve yıldızlı günlerine ve gecelerine belki de bir protest tavırdır. Ve belki de o yağmurlar altında ıslanan Karrer değil, bizizdir.

Dünya patladığında neye sadık kalacağımızı öğreneceğiz; Ağızdan ağza, kalpten kalbe, yıldızdan yıldıza…

Sis insanın ciğerlerine işler. Sisli hayatın bu tozlu ve kirli anlarında insanın kalbine düşen hayatın acımasızlığı ve yorgunluğu. Karrer’in işlerinin kendi istediği şekilde gitmeyişi, yeni dehlizlere açılan bir kapı misali. Sağanak yağmurların ardından güneş doğmuyor bu evrende. Işık hiç neredeyse yok. Karanlık, aydınlığın üstünde. Kasabanın üzerinde dolaşan bir kılıç. İnsanlığın kendi hanesine kattığı bir farkındalığı henüz yok. Nesneler üzerinden geliştirilen yıkım ve yıkılış, mahşere bir hazırlık. Dağlara kaçmak insana fayda vermeyecek. Ölüm ve Lanet herkesi saracak. Korkunun ve şiddetin sesleri yaklaşıyor. Pencereden dışarıya kayan boş bakışlar o vakit mana derinliğine sürüklenecek. Béla Tarr’ın Karanlığı artık üzerimize hapsoldu. Karhozat, evreni dolaşmaya çıktı. Yıldızların saadetini anlayacaklar. Vakit geç değil, bitti, her şey bitti. Kesz az Egesz şarkısında olduğu gibi. Sonun başlangıcı.

Dediğin her şeyde haklıydın. Dediklerinin hepsini kabul ediyorum. Seni sevdiğimi biliyorsun. Sana yalan söyleyemem. Değişeceğim. Söz veriyorum, değişeceğim ama bana yardım etmelisin. Vurmak istiyorsan, vur. Dün bana baktığında bir şeyin farkına vardım. Seninle dünya arasında ulaşılmaz garip, boş bir tünelin olduğunu fark ettim. Kimse o yolu biliyor mu, bilmiyorum. Tünelin girişinde yalnız başına dikiliyorsun, çünkü bir şeyler biliyorsun, ben bile isimlendiremiyorum; daha derin, daha merhametsiz bir şey. Asla anlayamadım. O dünyaya asla yakın olamayacağımı anladım. Sadece yasını tutarım, çünkü ışık ve ılıklıkla saklanmış bir dünya, oranın acısını çekemem. Ne inanacak ne de vazgeçecek yetim var. Dün dönümsüz bir hata yaptığımı fark ettim. Seni kaybetseydim benim affedilmez sonum olacaktı. Çünkü bu isim konulamaz dünya hakkında hiçbir bilgim yok. Madem ki bunun bir parçasısın, benim dünyam senden ibaret. Bu asla değişmeyecek. Lütfen, geri çevirme beni. Seni görmeme izin ver. Her şeyimi veririm senin için. Vur, tükür bana, bana tekrar vurasın, tüküresin diye yine gelirim, yine. Haklısın, insafsızca da olsa haklısın. Ben seni gerçekten seviyorum. 

Tarr’ın Prologue’unda izlediğimiz yüzler, Karhozat’da da mevcut. Sağanağın altında bakışları dibe düşen yüzler ve çizgiler. Yağmur insanı diriltir, dinlendirir. Yüzlerdeki manaya indiğimizde, başka gerçekliklere yol alıyoruz. Filmin girişindeki ıssız teleferikler, bize bu kasabanın ve insanlarının katlanılmaz hayat sıradanlığına nazire yaparmışcasına bir o tarafa bir bu tarafa gidip geliyor. Tarr’ın her şeyi en ince ayrıntısına kadar çekme, atmosferin içine konumlandırma felsefesiyle Karhozat’ın ağır ilerleyişi, daha çok monolog ve diyalog azlığı perde/ekran izleyicisine sunduğu bir nimet bir bakıma. Karrer’in hayatı, Titanik’e gidip umarsızca dinlediği o kadın ve paket konusundaki tavırları vakit kazanma ihtiyacı için erteleme devresini sokmakta, Karrer’in gölgeli hayatında kadının kimi zaman onunla mutlu kimi zaman onsuz oluşu ipleri germekte ve de kalbin yıkımını getirmektedir. Karrer, hiçbir zaman mutlu olamayacak, isyanı yağmurda umarsızca dans eden o adam gibi. Sağanak yağmurun şiddeti arttıkça figürler daha da bir hız kazanıyor. Gökyüzünden öfke yağıyor, toprağa karışıp intikam duygusuna, lanete, nefrete dönüşüyor. Vücutların küflenişi bir tepkiye döndü. İçerisi tamamıyla kalabalık ve kargaşa. Dans ediyorlar, kelebekler uçmuyor. Hiç kimse gökyüzüne bakmıyor, cesaretleri yok, pencereden içeri yavaşça giren kamera evrendeki insanları resmetmeye başladı. Tarr, bunun öncesinde Eski Ahit’ten alıntılar yaparak güç katıyor : Dışarısı kılıç, içerisi veba ve kıtlık.

Satantango [1994]

Bir ekim sabahı, kavrulan toprağı serinleten, yolları bataklığa çeviren ve kasabayı dünyadan koparan uzun güz yağmurlarının ilk damlaları düşmeden Futaki çan sesleriyle uyanmıştı. Kilise sekiz kilometre uzaktaydı. Çanı yoktu ve kulesi savaşta çökmüştü…

Satantango, her saati ayrı ‘ağır sanat’ anlayışı içeren 1994 yılı yapımı Bela Tarr’ın siyah beyaz başyapıtı. Satantango (Şeytan’ın Tangosu), Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’nin romanından uyarlanmış olup Bela Tarr’ın bu filmi çekme fikri 1985’lere dayanır ki o zamanki Macar Hükümeti’nin sert politikalarından dolayı film 1994’te tamamlanabilmiştir. Filmin süresi 450 dakika, yani 7 saat 30 dakika ve dili Macarca.

A hir, hogy jönnek (Geliyorlar)

Irimias ve Petrina için atılan önceleme bu girizgah ile toplumdan uzakta, ekim ayının her türlü soğukluğu, çamura, toprağa bulanmış yaşamları ile uzandığımız küçük bir Macar kasabasına konuk oluyoruz. Çok ağır çekimler ile başlıyor film ve sonuna dek bu şekilde sürüyor. Başıboş dolaşan inekler, çamurla buluşan yeryüzü, yağan yağmur ve birbirine bağlı olan insanlar ve de tüm bunların altında yatan gerçeküstücü gökyüzü çatısı. Gökyüzüne düşme denemeleri var. Bela Tarr, acziyet sunuyor, toprak veriyor, vicdan ıslatıyor, hiçbir cümlesini bize geri vermiyor. İzleyiciyle gizemli bir bağ kuruluyor. Zamanın akıcılığına inat ağır dakikalar elimizde kalıyor. Bela Tarr, zaman ve mekan mefhumunu insanlığın geneline inat alt üst ediyor, zihinlerimizin içine giriyor, ve bizim o kasabada her şeyi görmemizi istiyor. Bu olurken, Tarr otoritesi kendini gösteriyor.

Feltamadunk (Biz ölümden doğacağız)

İki saat farklı zamanı gösteriyor. İkisi de yanlış, elbette. Şuradaki çok yavaş. Öteki ise zamanı söylemek yerine umutsuz durumumuza dikkat çekiyor. Fırtınadaki kuru dallar gibiyiz. Kendimizi savunamıyoruz…

Önceleme bir alt başlık daha. Bela Tarr, bu kodları verirken filmin diğer saatlerindeki olayların gidişatına bir mesaj vermesini kendi disiplini hâline getiriyor. Düzen ve özgürlük temalı bu kısım daha çok eleştirel gidiyor. Irimias ve Petrina sokakta yürürken çıkan fırtına; baskıcı, totaliter Macar Hükümetini, Irimias ve Petrina’nın ayaklarına çarpan ve sokakta savrulan kağıtlar, yapraklar yasaların dışındaki insanı, buna ayak uydurmakta zorlanan, boyun eğen, eğmek zorunda bırakılan eski Doğu Blok ülkelerindeki halkı ve tepelerindeki nizamı işaret eder. Bunları Yüzbaşının şu repliğiyle destekleyebiliriz:

Hiçbir insan hayatı çok değerli değildir. Bu işin otoritesi düzene uymaktır. Ama aslında her şey bundan ibarettir. Düzen. Özgürlük, bir bakıma insancıl değildir. İlahi bir şey ve hayatlarımız onu tam anlamıyla anlayabilmek için çok kısa. Eğer bir bağ arıyorsanız, Pericles'in düşüncesine göre düzen ve özgürlük birbirine tutkuyla bağlıdır. İkisine de inanmak zorundayız, ikisi için de acı çekiyoruz. Düzenden de özgürlükten de. Ama insan hayatı; anlamlı, zengin, güzel ve kirlidir. Her şeyle bağlantılıdır. Sadece özgürlüğü hor kullanır, değersiz bir şeymiş gibi harcar. İnsanlar özgürlükten hoşlanmıyor, özgürlükten korkuyorlar. Burada şaşılacak şey ise özgürlükten korkulacak bir şey olmaması. Diğer taraftan, düzen bazı zamanlar korkutucu olabilir…

İnsan hayatının eşzamanlılığı hâkim filmin bütününde. Satantango, kendi hâliyle bir eşzamanlılığın eşit parçalarını sunuyor. Çamurlu yollar, ağaçlar, ucu gözükmeyen stepler soyut dil ile tasvir ediliyor. Diyalogsuz bu bölümler düşünceye set çekmek için değil, zihnin derinliklerine inmek için (bilerek) yapılıyor. Zamanın durağanlığında insanın gerçek yaşam paraleli vardır ki Satantango soyutlanmış zamanda, soyutlanmış mekanda yer alıyor, olanları o anmış gibi addediyoruz. O an ve anın ötesindeki gerçekliği ise Bela Tarr’ın filminde gerçeküstü ve öteki bir olgu olarak algılıyoruz.

Satantango, 1994



Valamit Tudni (Bir şeyler bilmek)

İnsanlar arasındaki dayanışmanın yok olduğunu hatırlatan bu kısa kısım, bir önceki ve bir sonrakinin köprüsü değil, omurgası. Kalpteki iyiliğin öldürüldüğü gerçeği, insanın bireysellikle bir diğerine olan inancının yitirilişi var. Fikriyatın temelini sorgulamak, olaylar arasındaki bağın ve bu bağın insanı hangi eşiklere sürükleyebileceği, yağan yağmur altında duran Estike’nin, Doktor’un içsel buhranının çamurla karışıp havaya ulaşması ve soyut karanlık altında karşılaşması benzer hayatların, benzer insanların bir kaderi. Bela Tarr, birini diğerine karşılaştırmak ile bize verdiği bütünselliğin bir noktası.

A pok dolga I – Felfeslik (Örümcek Ağı I – Sökük Geliyor)

Evet dedi kendi kendine yavaşça. Melekler bunu görür ve anlar. İçini bir huzur kapladı ve ağaçlara, yola, yağmura, geceye, her yere yayıldı huzur. Olanların hiçbiri kötü değil diye düşündü. Her şey basitleşmeye başlamıştı sonunda. Önceki gün olan olayları anımsadı ve olayların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu fark edince güldü. Bu bağın şans eseri kurulmadığını hissetti ama ortada sözle anlatılamaz ve çok güzel bir bağ vardı. Her şeye ve herkese rağmen yalnız olmadığını biliyordu, babası yukarıdaydı. Annesi, kardeşleri, doktor, kedi, akasyalar, çamurlu yol, gökyüzü ve gece hepsi ona bağlıydı. Aynen onun da her şeye bağlı olduğu gibi. Endişelenmesi için bir sebep yoktu. Meleklerin onun için yola çıktığını biliyordu…

Estike ve yalnızlığı. Kedisine olan gücünü gösterişi, toz toprak içinde kalmış iki siluet. Gücün değer yargıları içindeki yansıdığı gerçeğinin ıssız steplere bakışın çizgisindeki duruşunu konumlandırıyor Bela Tarr. Estike üzerinden güce gidiyoruz. Estike’nin tek başınalığı insanın tek başınalığı; hor görülüşü vicdana atılan tokat. Sanyi’nin ihaneti, kişisel çıkarın bir tezahürü. Örümceklerin kendi ağlarını gizliden gizliye örmeleri, görünmeyenin ötesindeki görüneni çıkarıyor aydınlığa.

Toplumun kendi içindeki buhranı, kişiler arasındaki çatışmalar Satantango’nun seyri içinde yerini alırken göz ardı edilenlere odaklanıyoruz. Bela Tarr, kendi sinemasal dilini oldukça sert kullanıyor. Ağır seyrin altında dramı, gerçekliği ve de insanlık trajedisini mühürlüyoruz. Estike’nin bakışları ufuk çizgisinde nasıl ki kayboluyorsa, insanın hissiyatı da o derece alt üst olmaya yetiyor. Gayenin zaman ile zıtlığı sinir gerici bir hâl alsa da nihayetinde kendi salt özüne ulaşacağının bir habercisi. Irimias’ın 11 dakika boyunca nutuk çekmesi ve masumiyetin kullanışıysa ön bakış ve arka perspektiften önceki bir durak.

A pok dolga II - Ördögcsecs, Satantango (Örümcek Ağı II – İblislerin Göğüsleri, Şeytan’ın Tangosu)

Akordeonun tatlı sesiyle birlikte örümcekler son ataklarına başladılar. Ağlarını bardakların, kupaların, kül tablalarının üstüne masa ve sandalye ayaklarının çevresine örmeye başladılar. Gizli emellerini gerçekleştirmeye başladılar. Neredeyse görünmez olan ağları zarar görmedikçe saklandıkları köşelerinden en ufak hareketi ve titremeyi bile fark edebilirler. Ağlarını uyuyanların yüzüne, ellerine, ayaklarına ördüler. Sonra saklandıkları yere kaçarak ruhani görevlerine tekrar başlamak için beklemeye koyuldular...

Tehlikenin farkında olmayan ve tango ile hayatın keşmekeşliğine aldırmayan çaresiz ve yalnız insanlar uyuyor. Sonun başlangıcı. İblis çoktan harekete geçiyor ama insanın farkındalığı toz kaplı. Çevresindekiler onu kemirmeye başlıyor, ritmin tınısında kayboluyorlar sonrasında. Örümcek ağlarını örerken insanın kendi başınalığı fayda etmiyor, muhtaç olup el açıyor. Elin gittiği yerse karanlığın beşiği.

Bela Tarr, olay örgüsünü yaparken bunları ilgili bölümler ile bağlantısız gibi gösterip düz ters giderek sonrasında farklı perspektiflerle izleyicisine buna bağlantı kurdurtarak çözüm şansını sunuyor. Örümcek metaforu ve Irimias – Petrina ikilisine yüklenilen anlam üzerinden gerilen hayatlara, zehirlenmiş yaşamlara ve zehrin kaynağına götürüyor. Kompleksliğin ne kadar basit olduğunun altını çiziyor.

Mihaly Vig: Macar besteci, Bela Tarr'ın arkadaşı. Bela Tarr Sineması'nın müziklerini besteledi. Satantango'da Irimias rolünde. 


A tavlat, ha szembol – A tavlat, ha hatulrol (Önden Bakış – Arka Perspektif)

Gerçekliğin iki boyutu. Bela Tarr, Satantango’nun ilerleyişini ele almış durumda. Artık oklarını gösteriyor ve izleyiciyi tam kalbinden vuruyor. Bu olurken biz bakış ve perspektif ile ötekini görüyoruz, farklı açılardan ve yinelenerek. Bu zihin için yapılan bir uyarı fişeği. Önceki ve sonraki. Aralarındaki bağda bunalan zihni bulantıdan kurtarma görevli sekanslar ile atmosferin tükenmişliğini sıfırlayarak ve ona yeniden hayat vererek havada asılı kalanı kurtarıyor Bela Tarr.

Yaklaşan son, gittikçe daha da trajikleşen bir hayat kesiti ve de geride kalan umutlar. Hepsi ekim yağmurları altında ıslanıp çamurlaşıyor, filmin siyah beyazlığında silinip gidiyor. Tarr’ın oynadığı kozlar büyük ve kendisi yenilmiyor. İzleyicisinin zihnindeki kontrolü hâlâ devam etmekte ve kendi alt imgesel mesajlarını serumlamakta. Böylelikle ortaya çıkansa ağır ama katlanılmaya değer bir görsel şölen. Fırtınalarda savrulan hayatlar, her karakterin gözünden olayın ve eşzamanlılığın kesitleri ile Satantango kendi kendini göğüslüyor, izleyicisinde derin ve bir o kadar da gizemli bir bağ örüyor. Bela Tarr’ın ustaca dili ve hayatın betonarme ruhlarından uzakta doğal yaşamlardan doğal insan hâllerini sunuyor. 

A kör bezarul (Perde Kapanıyor)

Bir ekim sabahı, kavrulan toprağı serinleten, yolları bataklığa çeviren ve kasabayı dünyadan koparan uzun güz yağmurlarının ilk damlaları çiftliğin batı yakasına düştü. Bu yüzden bataklık araçlar için don olana kadar geçilemez oldu ve şehirle bağlantı koptu. Futaki çan sesleriyle uyanmıştı. En yakın kilise güneybatıda, sekiz kilometre uzaklıktaki eski Hochmeiss alanındaydı ancak çanı yoktu ve kulesi savaşta çökmüştü...

Werckmeister Harmoniak [2000]

Werckmeister Harmoniak, Béla Tarr’ın 2000 yılı yapımı siyah-beyaz filmi. Oyuncu kadrosunda ise Satantango’dan yüzlerine aşina olduklarımız oyuncular da var. Macar Sineması’nın ak yüzü, Tarkovsky’nin mirasçısı gözüyle bakılan, sessizliğin ve simgeselin ustası Tarr bizi eşikten eşiğe sürüklüyor bu filminde de. Bol metafor, bol karanlık, hareket – mana çizgisine yöneliş ve daha fazlası var. Werckmeister adı ünlü kompozitör Andreas Werckmeister’dan geliyor. Filmin diliyse, Macarca.

Cennet üzerimize mi düşecek?

Werckmeister Harmoniak, (Werckmeister Harmonies – Karanlık Armoniler) sıradan bir konuya sahip değil, düğüm içinde düğümleri çözmeye sevk eden  bir yapım, insanlığın çatışmacı ruh hâlini barındıran kesitler ve bundan ziyade, karanlığın içindeki güce, insanın Tanrı – Tanrısızlık, vicdan – hiçlik sorgulamalarına da götürüyor. Açılış sahnesi filmin omurgasını oluşturuyor. Janos’un üç ayrı insanı Güneş – Ay – Dünya örnekleri kılıp karanlığın ötesinde bir yerlere götürüp yaptığı konuşma ile belirsizliğin ortasında buluruz kendimizi. Yapılan bu konuşma öyle sessizden ve ağırdan gider ki bu tutulmadan kaçamayız. İnsan, güneş – ay – dünya ekseninde tutulmalara kapılıp kendi yokluğunda karanlığın gücüne direnenleri sorgular Béla Tarr. Bu sahne, sağanak yağmur gibidir. Üzerimize bütün şiddetiyle gelir Béla Tarr. Janos’un yaptığı bu dünyanın ötesindeki gerçekliğe adım atmak. Uçsuz bucaksızlık, ölümsüzlük, limitleri zorlama, karanlıktan kaçış, karanlığa giriş. Zıttıyla devinim içinde olmanın zihinlerdeki bunaltısı. Üç ayrı Samanyolu sistemi, üç ayrı insan ve yanan bir ocak. Siyah beyazlığın içinde renksiz, boyutsuz, zamansız kavramları içinde yoğrulan bir hamur ve mayası. Karanlık Armoniler’in gürültülü sessizliği.

Derin duygu herkesin içine işler. Karanlık Armoniler, kendini her türlü sınava hazırlıyor ve bu sınavdan rahatlıkla çıkmayı başarabiliyor. Janos’un Gyuri Amcası ve kasabadaki diğer karakterlerimiz listedeki iyi niyetli insanlar. Kasabaya bir kaos, bir karanlık geliyor, yavaşça, en derinden. Bir sirk, dünyanın en büyük balinası ve bir prens. Balina’nın sermayesi ve onun çarkından rant elde edilen vicdansızlık tohumları sarıyor kasabayı. Katliamın büyülü atmosferi tüm bedenleri saracak, bu korkunun sesi. Çatışmaya çok az kaldı. Béla Tarr bizleri atmosferine çoktan aldı. Tarihin ya da kasabanın nereye ait olduğu belli değil. Her şey giderek kompleksleşiyor. Her şey hiçbir şeyleşiyor, hiçbir şey her şeyleşiyor. Peşine düşülen gerçekliğin sesleri insanların kalbini yerinden sökecek ve belki de hiç ummadıkları kendilerinin ensesinde bitecek. İnsan bilmediği şeyden korkar. Ama korkmak kâr etmeyecek.

Werckmeister Harmoniak, Janos’un yürüdüğü o ıssız sokaklar gibi. Karanlık, soğuk, çatışmacı ruh kendini göstermeye başlıyor. Gölgeler harekete geçti.  Béla Tarr, insan vicdanına tokatlar indirmeye başladı. Bizi kasabanın tam orta yerinde bırakıyor. Janos, çaresiz insanlar, balina etrafına toplanmış kalabalık ve masumiyeti öldürmek isteyen Tanrısızlık. Aslında Janos’un protest kimliğinin bastırılması, Béla Tarr’ın buradaki etkili silahlarından birisi. Biz, Janos’u kasabayı çevreleyen bu bilinmeyen sır perdesini aralamasında bir armoni ritmindeki şeffaflık olarak görüyoruz, bir muhalif değil. Balina, yüzyılın en büyük olayı. Karanlıktaki prens hiç gün yüzüne çıkmıyor. Bu korkutucu. Düzen giderek düzensizleşiyor, bütün hiçleşiyor ve insan korkusuyla kalıyor kasabada. Katliam yaklaşıyor. Geliyor düzensizliğin insanları, karanlığa sığınarak.

Tüm bu harabede yapım var. Yıkım için tek duygu dizginsiz ve ölümcül. Korkularımızda ve umutsuzluklarımızda gerçek nesneyi bulamadık. Böylece, karşılaştığımız her şeye vahşice ve nefretle saldırdık. Dükkânları yıktık, dışarı attık. Çiğnedik her şeyi. Sabit değildi ama biz kımıldatamadık. Tahta ve demir çubuklarla kırdık. Sokaktaki arabaları devirdik, zavallı reklam levhalarını yırttık. Telefon merkezini yıktık çünkü içeride ışık görmüştük. Postacı iki kadın vardı, bayılınca bıraktık onları. Kullanıp atılmış iki paçavra gibi cansız elleri, dizlerinin arasında… kambur… kanlı masadan kayıp düştüler.

Yollara düşen Janos. Gözlerinde ölümün soğukluğu var. Tasarımcı şiddet, insanın ufkunu bertaraf etmek niyetinde. Minimalist sahneler başlıyor, yollarda yürüyen insanlar. Yüzlerinden okunan öfkenin, şiddetin bir resmi. Karanlığın içindeki güç. İnsanlığa dair vebanın salgını yayılmak üzere. Damarlara zerkliyorlar zehirlerini. Kayıtsız kalınan vicdanın sesleri duyuluyor Karanlık Armoniler’de. Hepsi karışıyor, karışıyor ve bir öze dönüyor. Özün etrafındaki olaylara dönüyoruz. Kasaba, karanlık, Janos’un bulmacayı çözme girişimi, Balina, Prens, meydandaki soğukluk. Bütün yapraklar savruluyor, anarşi içinde. Rüzgâr anarşiye ayak uyduruyor ve bir hasta yerlere düşüyor.

Tren yolu ve Janos. İnsanın hayatı şekillendiriliyor. Uçsuz bucaksız raylarda saklanan her nefes  yola devam etmek için. Béla Tarr susuyor, Janos’un gözlerindeki korku bedenine hapsoluyor. Etrafında dönen helikopter pervaneleri hayatına vurulan zincir gibi. Onu yok edecek, hapsedecek, bir şeye bağlayacak. Ekin tarlasında dalgalanan filizler ezilecek o gücün altında. İktidarın, insanlığa hiçe sayan ve yokluğu varlık olarak görenlerin ellerinde. Masumiyetin sancısı duyulacak sonra. Janos artık kendi bedenine hapsolacaktır. Sade anlatı her şeyi ezip geçecek hatta yok edecek. Tarr’ın usta elleri bizi soyut zamanda yalıtılmış bir evrene götürüp orada bırakacağının işaretlerini yapıyor. Derin duygu artık kalbimizde.

Yüzünü hiç görmediğimiz o prens ve dünyanın en büyük balinası. Kasabanın etrafındaki çan sesleri artık duyulmuyor. Karanlık, aydınlığın üzerine geçti. Artık tam tutulma gerçekleşmek üzere. Tutuluyoruz bu evrende. Prens; para demek, sermaye çarklarına kilit vurmayan bir mahzen. İnsanı yok eden, mahveden, ruhuna işkenceler eden bir tekil. Her şey bir sirk ile başladı. Bir gece. Birden bire. Dünyevi güçlüğün soytarılığı resmediliyor. Armoniler’in şiddeti azaldıkça, onlar daha da bağırmaya başlıyor. Ama aldanacaklar, bu bir aldanma ve saçma, kalpleri artık taş, vicdanları yerlerinden sökülmüş, mezar taşlarında adları bile yok. Evren gürültülü sessizlikle yankılanmaya başladı. Béla Tarr, bu kurguyu artık sistemlerin eşiğine bırakıyor. İnsanın maddiyatında paralel olarak büyüyen maneviyatsızlığı yüzlere düşüyor. Balinanın yorgun ve dondurulmuş gözlerindeki sır, Janos’un aynadaki yansımasından farkı yok. Çökük. Hiçlik için bir yapım var, bir yapıbozumculuk. Karanlığın ağırlığından korktular. Avuçlarından asfalta dökülen kalpsizlik tohumları.

Gizem ve bulmaca. İnsanlığın kendi devinimi Karanlık Armoniler’de harekete geçiyor. Béla Tarr’ın sinemasal dilini estetik biçimde ağır kullanışı, duruma yöneliş ve mananın derinliklerine seyahat Karanlık Armoniler’in ritmini güçlendiriyor. Janos ve diğer karakterlerimiz, hayatın içinde, evrenin bir köşesinde griliğe karışmış ve kendi saflığında öz bulma çabasına tutulmuş ruhlardan oluşuyor. Fazlası yok. Her şeyin hiçlik ile bir savaşı var bu yapımda. Sinema estetiği, kayboluş, karanlık, diriliş ve isyan ve de hastalık ile göz kırpıyor Tarr. İnsan kendi iç hastalığını ne derece iyileştirebilir yahut kalbini karanlığın ellerinden nasıl çekip alabilirin soruları yatıyor. Evren ve ötesindeki etkileyici hareket ile eşya – dolayımsızlık üzerine indirgeyebileceğimiz hakikat potansiyelini es geçmemek gerekir. Tarr’ın Sineması, boyut ve zamandan ziyade, günlük hayatın ötesinde rüya, hayal, yalıtılmış bir evrenin anahtarlarını sunmayı başarıyor. Karanlık Armoniler hepimizin içinde yankılanıyor. Tarr, armonilerin şiddetini sessizce arttırıyor ve insanın kendi gerçekliğini sunuyor. Bu perspektiften, Karanlık Armoniler’i salt kendi gerçekliğimiz ile değil, Evrenin kendi içindeki yasaları ve sistemleri ile de ilişkilendirmemiz mümkün olabilmektedir. Ağır sanat anlayışı, kendi siyah beyazlığıyla bu diyarlardan, bu âlemden olmayan bir film Werckmeister Harmoniak. 

Cennet üzerimize mi düşecek? Yoksa Dünya altımızdan mı açılacak?

Bela Tarr Röportajı

Torino Atı





28 Kasım 2013

Emil Michel Cioran ― Sözler ve Aforizmalar

Emil Michel Cioran, Eugène Ionesco, Mircea Eliade
Ortodoks bir papazın oğlu olarak Raşinari’de (1911, Romanya) dünyaya gelen Cioran eserlerini Rumence ve Fransızca dillerinde vermiş bir filozof, bir bilge.

Ömrünün büyük bir kısmını Fransa’da geçirmesine rağmen Fransız vatandaşlığını istememiş ve bir edebiyat ödülü hariç hiçbir edebiyat ödülünü kabul etmemiştir. Çocukluğunda annesiyle olan kötü ilişkileri ve uykusuzluk nöbetleri Cioran’ın septik ve nihilizme yakın duran felsefesinin temel yapısını o dönemlerde şekillendirmeye başlamıştır. Bükreş Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi, Berlin’de iki yıllık bir formasyondan sonra Fransa’ya, Paris’e yerleşmiş ve bir daha Romanya’ya dönmemiştir. Cioran bunu Demir Perde’ye bir muhaliflik olarak görmüştür: yurdundan sürülmüş, o ve çağdaşlarının eserleri Romanya’da yasaklanmıştı.

Cioran, 17 yaşından itibaren Kant, Schopenhauer ve Nietzsche üzerine çalışmalar yapmış ve henüz 22 yaşındayken “Sur les cimes du deséspoir” (Ümitsizliğin Doruklarında) kitabını yayınlamıştır. Her kitabı ertelenmiş bir intihar olarak gören Cioran eserlerinde ümitsizlik, muhaliflik, yalnızlık, estetik, ahlak ve kötümser havayla açık ve dürüst bir söylem kullanmasına rağmen bunun kendi varoluşuyla ve yazarlığıyla bir ilişkisi bulunmamaktadır. Anadili Fransızca olmadığı için yazış stili abartılı klasisizm ve biçimsel yönden karmaşık ve yoğun olarak görülmüş; düşünceleri pek anlaşılamadığından dolayı da Fransızcayı kitaplardan öğrenerek dilini oturtmaya başlamıştır: Bir yazar için anadilini değiştirmesi, bir sözlükle aşk mektubu yazmasına benzer.

Haldun Bayrı ve Kenan Sarıalioğlu tarafından kitapları tercüme edilen Cioran hiçliğin doruklarında gezerek ontolojiyi, insanı, insanın çıkmazlığını yurtsuzluğuyla kaleme alır ve düzene, onun düşüşündeki sancıyı harflere döker, nakış gibi işler. Çaresizliği, sakıncaları, şüpheleri, sevinçleri, acıları, düşünce şecerelerini ortaya serer. Özdeyişleriyle, ironileriyle fikir ikliminde bir düşünürdür Cioran.

Ali Hasar

Zamana Düşüş, Ezeli Mağlupların Kutsal Kitabı

Aşksız her şey yokluktur.

Kelimelerin -yumruklar gibi- çeneleri kırdığı bir dil düşlüyorum.

Sis havanın sinir zafiyetidir.

Her bebeği müstakbel bir III. Richard görün.

Öyle bir an oluyor ki kendini taklit edemiyorsun.

-Ben-i terk eder etmez, uyurum.

Toplum bize şeyleri nasıl kavrayacağımızı öğretir, buna karşılık varlığımızın sanatı çözümlemeyi; zira vâkıf olunmamış bir müşahedede ne özgürlük ne de “gerçek hayat” vardır.

Eleştirmenler edebiyatın muhabbet tellallarıdır.

Bütün hınçlar içimizde pusuya yatan şeylerden doğar; birbirimize kavuşamadık, bu yüzden başkalarını asla affetmiyoruz.

Bütün doğumlar kuşkuludur; melekler mutluluktan biçare, zürriyetler düşüklere gebe. Cüzzam sabırsız ve aç gözlüdür, yayılmayı sever. İnsanlığa sebepsiz yere ölmeyi görme korkusunu, bir nesleyse yeisini taşır; ne olursa olsun: her yerde hayatta kalmak isteyen yeterince it kopuk takımı var, bunlardan kaçarak yok olsalar da her zaman kendini feda eden birkaç gudubet bulunur.

“Yalnız”lık yalnız olmayı değil, -yalnız-ı öğretir.

Bir uygarlık efsaneyle başlar, kuşkuyla yıkılır.

İnsan bitkin bir hayvandır.

Bir varlığın gücü hangi noktada yalnız olduğunu bilme imkânsızlığında yatar.

Anlaşılmamış bir düşüş, gülünçlük içinde şiirini kaybeder.

Yahudi-Hıristiyan Monoteizmi İlk Çağ Stalinizmidir.

Biçim açısından yüzeysel olmak, derin olmaktan daha zordur. İlk olarak, birçok bilgi gerekir; ikinci olaraksa; yeteneklerin basit bir uyumsuzluğu. Kültür küçük farktır: derinlik ve yoğunluk. Yapay bir ölçünün bulunmadığı insan zekâsı gerçekliğin ayakları altında çiğnenir. Bu barbarlığın başka bir tarzıdır.

Delilik belki de artık iyileşmeyen bir acıdır.
Bir düşüncenin derinliği; göze aldığı tehlikenin boyutudur: ya düşüncenin mimarı olarak ölürüz ya da düşünmekten vazgeçeriz.

Bir baltaya sap olamamış ülkeler kaderin muğlâklığına saplanırlar. Doğmayı kendimiz seçemediğimizden "yurt" fikri kuşkulu belirsizliklerin bir dile gelmezliği; ne etnik, ne duygusal ne de coğrafi yanıt bulan bir soru işaretidir: ?

Olduğumuz ve olmuş olduğumuz şeyi artık olamayız.

Başkalarının omuzlarını basarak yükselen bir insan, aşağıdakilerden daha az özgürdür: yeteneklerine ve ihtiraslarına perçinlenmiş, yetilerinin esiri olmuştur; masraflarını başkalarından çıkarır, selameti pahasına onlara değer verir. Biri ya da bir şey olma mecburiyetindeki kimse özgür olmamıştır.

Kendimi Tanrı sanmak, Tanrı’ya inanmaktan daha kolay geliyor.

Hiçbir şey kendinden hoşnut olmadığı sürece kaybolmaz.

Özgürlük insanın ensesine geçirilen ağır bir boyunduruktur.

Aklımı yitirmek istemiyorum, ama yine de ona mukayyet olabilecek yeterince bayağılık var.

Dünyanın sonu Tanrı düşüncesinin bizzat kendisi zayi olduğunda gerçekleşir. -Peyderpey nisyan ederek- insan önce geçmişini, sonra da kendisini ortadan kaldırır.

Bilgeliği yurtseverlikten başka hiçbir şey yaralayamaz.

Kötülük bizim cazibeli düşüncemiz; yenilgiyse büyüklüğümüzdür.

Bozgunculuğun tek doğru yolu özgürlükten geçer.

Sonuna dek yalnızlığın gururunu yaşayanın artık tek bir rakibi vardır: Tanrı.

Ne derindir ne de gerçektir gizlenen şey; beş para etmez duygular gücünü buradan alır.

Ben arzuları kurumuş bir Sahra, gülden bir sandukayım.

Yozlaşma ve içgüdüsel hiççilik insanı duyum inancına zorlar. Hiçbir şeye inanmadığımız zaman duyular imanlaşmaya başlar. Mide gâiyyeti… Çürüme, gastronomiden ayrılamaz.

Gerçeğe inanan saf; inanmayansa ahmaktır. Tek doğru yol usturanın ağzından geçer.

-Saçma- eylem en yüksek özgürlüğün ifadesidir.

Yaptığımız bir şey ummayı bırakır.

En büyük hayallerden birisi hayatın ölümün esiri olduğunu unutmaktan ibarettir.

Düşünmek, bir yıkıma hazırlanmaktır.

Barbarlığın yurt özlemi uygarlığın son kelimesidir; hatta kuşkuculuğun.

Mutluluğun belirtileri: canlılık, berraklık, temizlik, duruluk.

Derebeylik döneminde köleler katedralleri inşa ediyordu; özgür oldular, artık korku inşa ediyorlar.

Cani bir ruhu olmayan bir şehirli düşünebiliyor musunuz?

Bu beden ‘işkenceci’ kelimesinin ne anlama geldiğini anlamamıza yardımcı olmuyorsa neye yarar?

Bütün ümitsizlikler Tanrı’ya bir ihtardır.

Özgürlük, şeytani bir ahlâk yasasıdır.

Olağanüstü olansa, her günün bize yok olmak için yeni bir neden sunmasıdır.

Cehennem, sonsuzluk için zamana mahkûm edildiğimiz bir yerdir.

Can sıkıcı bir insan canını sıkmayı beceremez.

Antik Çağ Filozofları arasında, insanları aşağılamayı en iyi bilen belki de Epikür’dür. Övmek için iyi bir neden.

Yaşayan her şey kendini gösterir ve bir arzu içinde kendini inkâr eder.

Freud’dan her zaman kuşkulansam da, onu dikkate alan babam olmuştur: anneme rüyalarını anlatır ve böylelikle bütün sabahlarımı berbat ederdi.

Fikirler ölü ezgilerdir.

Selamet kişi zamirinin ortadan kalkmasıdır.

Bir yazar için ana dilini değiştirmesi, bir sözlükle aşk mektubu yazmasına benzer.

Bir ülke üzerinde değil, bir dil üzerinde yaşıyoruz. Bir yurt bundan başka bir şey değildir.

Öngörü hayata karşı bir aşıdır.

Hiçbir şey gösterişsiz değildir, bir cesedin görünüşü bile.

Ölüm; herkesin bildiği bir ağırbaşlılık.

Bir şeyin kaynağına dönme isteği, ölme arzusunu derinleştirir.

Hayat, Tanrı’nın bir takma adı mı?

İnsan ölümü kabullenir, ama ölüm ‘an’ını kabullenemez. ‘An’sızın ölmek, ölmek zorunda olmaktan daha büyük bir meçhuldür.

Her şeyin kökü kazınmalı, intiharın bile.

Ne zaman: Tanrı! diye feryat etsem, feryadımın boşluğu var oluyor. Bu kâfi: daha fazla ne isteyebilirim?

Sırlarımıza saplanıp onları deştikçe; sıkıntıdan huzursuzluğa, huzursuzluktansa korkuya hapsoluruz. Kendini bilmek her zaman pahalıya mal olur. Bilmek, anlıktır. İnsan dibe vurduğunda yaşamaya artık tenezzül etmez. Bilinen bir evrende hiçbir şeyin anlamı yoktur, bu delilik olmasa da.

Olmayı yadsıdığımız birisi kadar asla olamayız.

Kimse doğum felaketinden kurtulamaz, hepimiz büyük bir yara alırız. Böylelikle bir gün iyileşme ümidiyle hayatı kabul eder, sıkıntılara katlanırız. Yıllar geçip gider, yaranın izi hâlâ yerinde kalır.

Normal görünmek veya sağlığımızı koruyabilmek için kendimizi olgunluğa değil çocukluğa uydururuz. Yeryüzü tarafından ihanete uğrar, gözyaşı dökmek isteriz. Nedir bu yüreklilik göstermeyip de acınacak hâlimizi istemek?

Esrik arzularınızla mest olun. Bıkkınlığı, çaresizce vazgeçiş eğilimlerini, dönüşsüz ayrılıkları unutun. Perişanlığa, çetin anlara gardınızı alın, varlığınızın yollarını kapatanlardan sakının.

Düşüncelerin Alacakaranlığı, Umutsuzluğun Doruklarında


Dünün mazlumları, yarının zalimleridir.

“Yakın” kelimesinin büyük bir şehirde anlamı yoktur. O daha çok insanların birbirini yakından tanıdığı, huzur içinde birbirlerini sevdikleri ve nefret ettikleri taşra toplumlarına özgü bir kelimedir.

Her birimiz düşüncelerimizi ve eylemlerimizi etkileyen en gizli arzuyu itiraf etse, herkes “övülmek istiyorum” derdi.

Mutsuzluk tam olarak şiir hâlidir.

Kendimizi ne kadar değersiz görürsek başkalarını o denli incitiriz. Hiçliğimizin varlığı bizi aydınlattığında artık bizim için bir anlam ifade etmezler. Başkalarını kendimizde bulduğumuz ölçüde onlara gerçeklik atfederiz.
Ölüm, alacakaranlıksız bir sondur.

Her şeyden sıyrılırız, ama bu sefer de özün içinde ölürüz.

Unutmayalım: Felsefe acıları ve sıkıntıları gizleme sanatıdır.

Aşkın hayatta yeri yoktur: bundan dolayı kadınların parfümünde mezar çelenklerinin ölü kokusu vardır.

Her an varlığın sınırlarında olun.

Varlık; hiçbir anlamı olmayan büyük bir oluş.

Ben ve hayat: ölümde kesişen iki eşit çizgi.

Yaşlılık kesinlikle yaşamış olmanın bir cezasıdır.

Hayatın hiçbir anlama sahip olmaması bir yaşama sebebidir. – aslında tek sebep.

İntihar ‘her selamet fikri gibi’ dini bir pratiktir.

Biçim, aklın mimarisidir.

Neden intihar etmiyorum? Çünkü ölüm de hayat kadar midemi bulandırıyor.

Zaman, sıkıntının haç üzerinde bizi çarmıha germesidir.

Yarının putperestliğinde yaşayanların geleceği yoktur.

Hepimiz her anın bir mucize olduğu bir cehennemin dibindeyiz.

Melankoli deniz kıyısındaki müzik, dağların tepesindeki vecddir.

Aile kurmak bana imparatorluk kurmaktan daha kolay gelmiştir.

Dünyaya getirmek istemediğim çocuklar, bana borçlu oldukları mutluluğu bir bilseler.

Avrupa karanlığa gömülse, Fransa mezarında güle oynaya yatar.

Gülünçlük büyük bir üzüntünün nezaketidir.

Gündoğumunun ilk işi: kendinden utanmak.

Özgürlük kelimesinin bir anlamı varsa, bu da yalnızca kendine sadakattir.

Lirizm değerlerin kanla, ateşle, hakikatle yazıldığı barbar bir ifadedir.

Hastalığın gizli arzusu herkesin hasta olması; can çekişeninkiyse herkesin can çekişmesidir.

Başkasına kıymamak için her birimiz kendimize mutsuzluğu seçeriz. Mutsuz olmak, mutsuz etmekten bin kat daha iyidir.

Deniz manzarası Buda’nın öğretisinden daha etkileyicidir.

Amacım şeyleri sahip oldukları kadar görmek. Bir amacın tam tersi…

Cennet: insan yokluğu.

Dâhilikle değil, yalnızca ıstırapla kukla olmayı bırakırız.

En büyük sanat kendinden üçüncü şahıs olarak bahsetmeyi bilmektir.

Yalnız olup acı çekenler mutluluklarını tanımazlar.

İki şey beni her zaman güçlü bir histeriye saplamıştır: çalışan bir kol saati, çalışmayan bir kol saati.

Beşeri münasebetleri ciddiye almak birtakım gizli zayıflıkların belirtisidir.

Kuşkucu, şeytanın yeisidir. Kimsenin uzlaşamadığı kuşkucu ne iyiye ne de kötüye yardımcı olur. Hiçbir şeyle anlaşmaz, kendisiyle bile.

Sağlıklı olmak duyar-sızlaşma ve gerçek-dışılığa bir bakıştır. Acı çekmeyi bıraktığımızda, var olmayı da bırakırız.

Bilgi bir felaket; bilinçse hayatın kalbinde açık bir yara.

Gün ağarırkenki aydınlık, gerçek aydınlıktır; Ne zaman bunu tefekkür etsem, -Başlangıç-ın temaşasına şahitlik etme fırsatını sunan karanlık gecelerime teşekkür ederim.

Kurban; hayatı ölümden kurtarmak için bir teşebbüs.

Hiçbir şey olmadığında bile, her şey bana fazla gelir.

Dakiklik, titizliğin başka bir çeşidi. Dakik olmak için, bir suç işleyebilirdim.

Son yapraklar dans ederek yere düşüyor.

Kendimi ciddiye alıp almadığımı bilmek benim için imkânsız. İlgisizliğin felaketi, ilerleyişiyle kestirilemez. Bir çölde ilerleriz ama nerede olduğumuzu asla bilemeyiz.

Şeytanla uzlaşmayanın yaşamak için hiçbir sebebi yoktur.

Her birimiz feleğin çemberine sıkı sıkıya tutunuruz.

İster neşeli ister somurtkan olsun, bir kalabalığın karşısında ümitsiz bir tiksinti vardır.

Ne kadar uzağa gidersek gidelim, her yere varlığın ya da ‘insan olmuş olma’nın aşağılığını götürürüz.

Kıyafetler dinlerden daha çok kendini kabul ettirmiştir.

Genç ölmeyen her kimse, bundan er ya da geç pişman olacaktır.

Dünyayı harekete geçirmek için tembelliği yaymak gerekir. Tembel birisi, çalışkan birisinden daha fazla metafizik endişesine sahiptir.

Ölümünü istemediğim kimse yok.

Yalnızlık boğazımı öyle bir sıkıyor ki kısa görüşmelerde bile çarmıha geriliyorum.

Bir bilge kendisi olmamışsa onun yolunu takip etmek, yoldan çıkmak demektir.

Kitap yayımlamak bir evlilik ya da bir cenaze gibi benzer bir hüznü taşır.

Hayatı kökünden söküp atmak, çürümüş köklerin özsuyunu biriktirmekten daha iyidir.

İnsanlar arasında ölümü en az düşünen kahramanlardır. İçgüdüsel olarak hiç kimse bunu ummaz, hâlbuki ölüm onlar kadar gerçektir. Bu paradoks kendi biçimini gözler önüne serer: ölüm duygusu olmadan ölme arzusu.

Tarih, günlük olayların ve felaketlerin büyük gösterisidir.

Var olma bilincini taşımayan insanları ortadan kaldırmak gerekir.

“Ben” dinin dindirmeye çalıştığı acıdan beslenen bir sanatın eseridir. İnsanın kendi sanatçısı olmasından başka bir asaleti yoktur. Küçüklüğünün güzelliğini acı içinde inşa eder, kendini tüketerek de muhtevasını yok eder.

Ne kadar tahammül edersek daha az şikâyet ederiz. Tahammülsüzlük hiçbir cehennemin içinden geçmemenin belirtisidir.

Eylemlerimizi yadsıma ve kendimizi küçük görmeyledir ıslah oluşumuz.

Hiçbir şeyin olmadığını anladığımızda, kurtuluruz. – ebediyen.

Kendine düşkünlükten sıyrılmak acil bir ihtiyaçtır.

Yeryüzünde parıldayan, ilginç diye tarif ettiğimiz her şey sarhoşluğun ya da cahilliğin bir meyvesidir.

Aşk bir boğulmadır.

Fransızcadan Çeviren: Ali Hasar

[Ayraç Dergisi 50/51. sayısında ve 1 Aralık 2013'te Heyula Eleştiri'de yayımlanmıştır.]


***

Cioran, Emil Michel (1987). Aveux et Anathèmes, Paris, Gallimard

Cioran, Emil Michel (1993). Bréviaire des vaincus, Paris, Gallimard

Cioran, Emil Michel (1997). Cahiers: 1957–1972, Paris, Gallimard

Cioran, Emil Michel (2009). De la France, Paris, L’Herne

Cioran, Emil Michel (1986). Des larmes et des saints, Paris, L’Herne

Cioran, Emil Michel (1990). Écartèlement, Paris, Gallimard

Cioran, Emil Michel (1990). La Chute dans le temps, Paris, Gallimard

Cioran, Emil Michel (1991). Le Crépuscule des pensées, Paris, L’Herne

Cioran, Emil Michel (1992). Le livre des leurres, Paris, Gallimard

Cioran, Emil Michel (1992). Le Mauvais Démiurge, Paris, Gallimard

Cioran, Emil Michel (1990). Sur les cimes du désespoir, Paris, L’Herne

Cioran, Emil Michel (2008). Transfiguration de la Roumanie, Paris, L’Herne

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem