mali sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mali sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2018

Souleymane Cisse — Finye

Souleymane Cisse


Souleymane Cissé, Afrika Sineması'nın en başarılı yönetmenlerinden birisidir. Mali'de müslüman bir ailede doğup büyüyen ve sinemaya küçük yaşlarda ilgi duymaya başlayan Cissé, filmlerinde toplumsal gerçekçilik öğeleri kullanır. Mali kültürü ile modernitenin arasındaki köprüyü muhtelif filmlerinden serpiştiren yönetmen, Sahraaltı Afrikası'nın vitrine kolaylıkla çıkan isimlerinden birisi olmuştur. Bambara kültürü ile evrensel bir platforma ulaşmayı amaçlayan Souleymane Cissé, filmlerinde genellikle politik katmanlar, etnik kökenler, modern çağ didaktiği ve toplumcu perdeleriyle atıflarını yerleştirir. Afrikalı kalarak vizyon genişliğini ve olgunluğunu her daim sürdüren yönetmen dönem filmleriyle ve de duyarlılığıyla hassasiyetini muhafaza edebilmiştir. Yönetmenin Finye'si, onun kendi sinemasının öncüllerinin temellerini atarkenki güzide bir çalışması olup, kadın erkek ilişkisinin militer atmosferde gelenek ile çağın gerektirdiği koşullar arasındaki gelgiti anlatır. İki tarafın birbirine olan sevgisi, Afrika geleneklerindeki bağların siyasal bir çarka doğru kaydığı, saf kültüre yönelen sinema algısının işaretlerinin yer aldığı ve de kitlelerin savaşı, toplumun kendi özleriyle ilgili sorgulamaları beraberinde getirir.

Eğer sinema gereksinimini, kültür zenginliğini ve de Afrika'nın kendi kökleriyle ilgili bağlarını yansıtmayı iyi bilen birisi varsa, bu da Souleymane Cissé'dir.

Hassouna Mansouri

Sovyetler Birliği'nin başkenti Moskova'ya gidip kazandığı bursla sinema eğitimi aldıktan sonra ilk uzun metraj filmi olan Den Muso (Genç Kız, 1975) ile sinemaya merhaba diyen yönetmen Souleymane Cissé, genç ve sağır olan bir kızın başından geçenleri hicivle anlatır. Cissé'ye göre Mali'de kadınların sözleri geçmez ve bundan dolayı da bu filmi Mali'nin kendi içindeki sancısına yönlendirir ve karakterini sağırlaştırır. Filmi sansürlense de ataerkil ve geleneklerine bağlı bir yapıyı estetik bir dille anlatmayı seçer. Bir mühendisle bir işçinin etrafında şekillenen ve de birlik olarak direnişi temsil eden Baara (İş, 1978) Cissé’nin sinematografik ve Afrika taban kuvvetinin güçlü çalışmalarından birisidir. Souleymane Cissé'nin iş, halk, ekmek döngüsünde -hak-kı arayışı nacizanedir.

Yönetmenin 80 kuşağına girerken özde kişiselmiş gibi duran ama genele yayılan çalışmaları iyice sıyrılmaya başlayacaktır. Bâ ile Batrou'nun –batının Romeo ve Juliet yakıştırması– rüzgârda karşılaşmalarıyla biçim bulan ve de iki zıt karakterin güç, gelenek, kök anlam derinliğinde anlatısı olan Finye (Rüzgâr, 1982), yönetmenin belki de en güzel filmi olan Yeelen (Işık, 1987) çalışmasından önce bir kültür çatışması filmi olacaktı. Yeelen ile Cannes'daki ivmesi yükselmiş, etnoloji ve ırk metinli çalışması Waati (Zaman, 1995) ve milenyumun ilk on yıllık dilimindeki son filmi ve aile hikâyesi, poligami çerçevesindeki öyküsü Min Ye (Bana kim olduğunu söyle, 2009) ile sinematografisini güçlendirmeye gitmiştir. Souleymane Cissé, sinemanın kıta Afrikası'nın gelişiminde tetikleyici bir unsur olduğunu düşünerek ve yıllarca Afrikalı olmayanların sömürerek yok etmeye çalıştıkları geleneksellerini işleyerek filmlerini çeker. Kendisi batının taklitçi sinemacılarına karşı olup sosyal ve politik temaları harmanlar. Hayatın gizemini bulma arayışını hiçbir zaman bırakmayan Cissé, süregelen yaşamları ve sosyal gerçekçiliğinden asla taviz vermez. Olgunluğunu Bambara kültüründen, Mali'den, yoksunluğa itilmiş çocuklar ve gençlerden alır.

Souleymane Cissé belirli bir olgunluğun, evrenin görkemli penceresine açılan tutkulu bir hassasiyetin, sinemanın büyüklüğünün ve zarafetin bir kanıtıdır. Sancılı ve kalıcı sorgulamalarında militan yapının bağlarını çözebilmiş, Afrikalı olmaktan vazgeçmeyerek evrensel bir konuma yükselebilmiştir.

Hedi Khelil

Epilogue

Finye, birbirini seven iki gencin öyküsünü işler. Bu iki gencin aileleri taban tabana zıttır. Bâ, köy geleneğiyle büyümüştür, Batrou'ysa politik iktidara yakın bir ailenin kızıdır. Bâ ile Batrou Souleymane Cissé'nin kamerasında yaşayan Mali halkını temsil eder. Mali'deki militer kanat ile halkın arasındaki diyalog bu sevginin ardılını konumlar. Elbetteki Cissé’nin işleme niyetinde olduğu konu sadece Mali'yi değil, diğer Afrika ülkelerini de kapsar. Bir tarafta modernizm, diğer taraftaysa geleneklerine bağlı bir yapı ve kültürel çatışma. Sosyal gerçekçilik burada Bâ'nın ailesiyse iyice derinleşir. Mistik –daha çok metafizik– hissiyat ve Bâ'nın dedesinin atalarının ruhlarına olan bağlılığı ve köy tabusu şerh düşülmüş bir nokta ve de toplumun içindeki baskın Bambara kültürü bu gerçekçiliği Avrupai toplumsal gerçekçilikten kurtarır. Zira Finye'de bu unsurlar daha çok Bambara kültür öğeleriyle verilir. Souleymane Cissé, iki karakterini rüzgârda karşılaştırarak ve bir olmaktan kitleye doğru giderek totaliter ve militer kanadı pejoratif bir dille anlatır.

Siyasi ve askeri bir gerilimin sürdüğü bir dönemde, Mali halkı geleceklerinden ümitlerini kestiklerinde Finye'yi çektim. Bense gelecekten ümitliydim. Öyle ki Finye büyük bir beğeni kazandı. Zira, kimsenin söylemeye cesaret edemediklerini anlatıyordu.

Souleymane Cissé

Karakterlerini naif bir dille ve sularla yıkarken, onların asıllarını asla yok etmez Cissé. Bu, içerden dışa, Afrikaanca bir dışavurum olup, Mali’nin kültür geçmişlerinin izlerini pasifleştirmeye itmez, aksine onun güç karşısındaki savaşını daimler. Souleymane Cissé yaşamı boyunca kendi kültürünün batı karşısındaki mücadelesini güçlü sinemasıyla, Finye'sindeki alt kültür gönderimleriyle sundu ve başardı. Finye'deki en önemli sahne –üzerinden yıllar geçse de– Bâ’nın dedesiyle askeri kanadın yüzleştiği andır. Cissé, silahları istemez kendi ülkesinde, kurşun seslerini öldürür o an, onu yurdundan kovar ve sinemasının kara kıta Afrikası'nda post-kolonyal izlerini siler. Finye'yi toprağa dönüştürür ve toprak kendi filizlerini verir, yavaşça ve sabırla.

Yeelen.

Kasım 2012.



29 Ağustos 2013

Abderrahmane Sissako Röportajı

Film çektiğiniz için mutlu musunuz ya da anlaşılmak için film çekmek zorunda olduğunuzdan dolayı bir üzüntü hissediyor musunuz?

İster istemez mutluyum. Ama mutluyum demekten çekiniyorum. Bu başka bir şey çünkü. Film çektiğim için memnunum diyebilirim. Bir çeşit sözü yerine getirme gibi. Bir gerçek olsa da adaletsiz bir durumu daha çok metaforik bir dille anlatmayı, ona dikkat çekmeyi seviyorum. Bunu yaptığınızda, işlediğinizde bir memnuniyet duyabiliyorsunuz.

Kendinizi ifade etmek için neden sinemayı seçtiniz?

Filmlerimde bir dava şeklinde anlatılan; gerçek bir sorgulama güdüsü, birtakım hususları hakkaniyetle, olduğu gibi anlatma ve çözüme kavuşturma esasında. Davayla belli şeyleri anlatabilmek için siyasi bir bilincin ve siyasi bir ihtiyacın olması gerektiğini söylüyorum. Oyuncu ya da yönetmenseniz, yapmanız gereken ilk şey başkalarıyla iletişim içinde olmanızdır. Böylelikle, insanları onların bakış açılarını değiştirmeden ama onlara bir fikir katarak kendinize doğru çekebilirsiniz.

Ben bu toplumda yaşıyorum. Ama bu toplumun dışındayım. Avrupa’da adaletsizlik sadece ekonomik ve siyasi cephede yok; insanların mevcut hâle baktığında da pek adil olduğunu düşünmüyorum. Avrupa öyle ya da böyle küçülüyor. Hâliyle kendini beğenmişlik, üstünlük duygusu ortaya çıkıyor. Ben bunu yaşadım, yaşıyorum. Bundan dolayı da en azından gerçek olan bir bilincin varlığını gösterme niyetindeyim. Başınıza gelen bir şey önemlidir, başkalarına ne yaşadığınızı bilen insanlar olduğunuzu anlatmak da.

Bu mücadelede Mali’nin bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Özel bir nedeni olduğunu diyemem. Mali’nin şu avantajı var; daha çok bir kıta ülkesi, ulus devlet olma özelliğine sahip. İnsanları yoksulluğa rağmen huzur içinde yaşamaya çalışıyor. Zaman zaman ülkenin kuzeyiyle bir uyuşmazlık yaşansa da bu sorunlar barış içinde çözülüyor. Bu, ülkeyi ayakta tutan bir şey. Mali son on iki yıl boyunca bir demokrasi testinden geçti, bir anlamda başarılı oldu. Ne yazık ki, bu durum insanların yaşamlarını çok değiştirmedi. Ama istikrarlı demokrasi anlayışı -hayal de olsa- bir dava bilincini ortaya koydu.

Sinemayı araçsal bir unsur olarak kullanıyorsunuz. Bu isteğinizden biraz konuşalım.

Sinema aynı zamanda bir şeyleri örtmek, gizlemektir. Böyle yaptığımı düşünsem hemen bunun açığa kavuşmasını sağlardım. Zira somut delillerden doğan bir veri var önümüzde. Benim için, yaşananlara tanıklık eden bir sivil toplumu göstermek önemli. Bu da çekilecek filmin esas noktasını oluşturuyor.

Teknik olarak kamera olmasaydı mahkemede bir sanık kürsüsünde davanın şahitliğinde bulunmanın nasıl bir duygu olduğunu bilemeyeceğimizi düşünüyorum. Kurgu gerek avukat gerekse hâkimleri oynayacak oyuncular açısından farklı bir kadroya ihtiyaç doğuruyor. Bunun yeterince karmaşık ve gerçeğe çok da uygun olmadığını düşündüğümden beri normal hayatta avukat ve hâkim olan kişileri tercih ediyorum. Böylelikle teknik bir detayı yerinde kullanmış olabiliyorum.

Kurgu, bilhassa avukatların savunmalarında, oldukça karmaşık değil mi?

Sahnenin kurguya biraz daha kolaylık sağladığını düşünüyorum. Kamera açıları farklıydı, mahkemedeydim, aynı zamanda mahkeme heyetinin karşısında sanık kürsüsünde. O anları birkaç şekilde yönetebilirdim. Mahkeme salonundan çıkabilir, dışarıda koltukta oturabilirdim. Bu imkânım vardı. Kaldı ki bu sekanslar daha sonra da çekilebilirdi.

Bamako’nun söz üzerine bir film olduğunu söyleyebilir misiniz?

Bamako’nun sözün bütün anlamını yansıtan bir film olduğunu söyleyebilirim. Daha doğrusu sözlü bir kültüre ait. Ben böyle bir kültürde doğdum. Ama ne yazık ki daha çok yazı kültürüne dayanan batı tarafından hor görülebiliyor. Yazı kültürü güçlüdür, derindir, iz bırakırsınız, ondan etkilenirsiniz. Ama sözlü kültür de farklıdır, o da güçlüdür, izler bırakır. Henüz söylenmeyen şeyler vardır. Ben hep bunun bilincine sahiptim. Çünkü bir anda, kalpten ve içten gelen şeyler bunlar. Sanık kürsüsüne çağrıldığınızda –oyuncu olmadığınızı varsayalım- doğruları söylersiniz, yalan söylemeniz neredeyse imkânsızdır. Sessizliğinizden çıkacak bir şey insanları şaşırtabilir. Avukatlar için bunun metnin bulgularına ve düşüncelerine yön verdiğini düşünüyorum. Ki ben böyle bir şeyi yazamam. Kimseye kalkıp da “işte bunun söylediği bu, seni kışkırtan şey şu, işte senin söylemen gereken kelimeler bunlar” diyemem. Her avukatın, her hâkimin bir duyguya, gerçeklik bulgusuna yön veren bir yol içerisinde olduğunu söyleyebilirim.

Filminiz çıkış noktanızla örtüşüyor mu?

Evet. Bir filme bakışım -ki ben bu işi yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim- onun eksik bir eylem olduğu yönünde. Sinema ve genel bir oluşturma biçimi belirli bir tamamlanma üzerine inşa edilmiyor, çünkü başka bir zamanda ya da final bölümünü incelediğinizde diyelim, düşündüğünüz ve istediğiniz şey gözünüzde gerçeğe uygun olarak tekrardan canlanabiliyor. Çünkü bir duygu var, farklı şeyler algılanıyor ve karşınızda bu sefer tek başına bir gerçeklik ayakta duruyor. Bana göre bu başkasının yüzüne vurulmayan bir sinema. Çağrıda bulunan bir sinema. Sinema eğer bir başkasının özgürlüğüne çağırıyorsa sinemadır. Çünkü bir film çeken de bir kitap yazan da o filmi izleyen ya da o kitabı okuyandır aynı zamanda; yani eşitlik. Film izlemek, onu yorumlamak ayrı bir oluşturma ve düşünce eylemidir.

Neye eğildiysem o anlatıldı. Bir başka deyişle, neredeyse hiç söz hakkı verilmeyenlere bir söz hakkı tanıdım, insanın kutsal bir varlık olduğunu hatırlattım. Kıta Afrikası’nda olanlar ortada. Yoksulluğa, sefalete rağmen insanlar yıllarca adaleti ayakta dik durarak istedi. Bakınız, söz barışçıl bir eylemdir. Onunla içinizi düzeltirsiniz. Karşımızda duranlara son çağrılardan biriydi tüm bunlar. Karşımızdalar çünkü güçlüler, çünkü zenginler. Çünkü zengin olmak için başkalarını soyup soğana çevirdiler.

Bu bilincin üzerinde sıklıkla durulması gerektiğine inanıyorum. İnsanların bir kısmı güçlü, kurnaz ve onur kırıcı. Daha güçlü ve daha zengin olmak için yok ediyorlar. Bugün geldiğimiz nokta, çarktaki son aşama. Belki her nesil bunun farkında. Benim anlatmaya çalıştığım bir döngüyü yaşadığımız; herkesin birtakım hassasiyetleri göz önünde bulundurması, yarının dünyasını zarara uğratmadan biraz daha adil kılabilmesi için bugün neler yapması gerektiğini kendisine sormasıdır. Bu önemli, çünkü siyasetçiler bununla ilgilenmiyor. Siyasetin gedikleri kapatabileceği bir noktaya gelmeliyiz. Sanırım, bunun için ellerinde yeterince imkânları var.

Diğer yönetmenlerin yolunuzu izlediklerini düşünüyor musunuz? Kendinizi gözden geçirdiğiniz oluyor mu?

Film çekerken, kendimi bir öncü ya da sözcü olarak görmüyorum. Film belki de bu şekilde ortaya çıkıyor. Başkalarına Bamako gibi film çekmelerini söylemek için kendimi hâlâ yetersiz buluyorum. Bunun olması gerektiğine de inanmıyorum. Buna karşılık bir filmin daha çok bilgilendirmesi, filmin ötesinde diğer iletişim araçlarının hizmet etmesi –iletişim araçları önceden de hizmet ediyordu, belki de sinemanın bu soruyu kendi tekeline alması- önemli. Ama bu filmde olan hiçbir şey yeni değil. Her şey yazarlar, gazeteciler, ekonomistler tarafından yazıldı, çizildi. Şayet duyarlı insanlar çıkıp aşılması gereken bir savaş var ve her şeyi yapalım derse, ancak o zaman bütün bunların mutlu bir seyircisi olabileceğimi düşünüyorum.

Söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?

Bu filmde ortak bir sorumluluğun altını çizdiysem; kendimizden, sorumluluklarımızdan az bahsetmişimdir. Gündeme çok düşmedi. Ama çok da gündem olmasını istemedim. Zira, kat etmem gereken başka yollarım var.

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem