Kendi Talihsizliğini Yaratmak: Persona ve Bin Hüzünlü Haz
Kynodontas (Köpek dişi) ile ciddi bir ivme yakalayan Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, kriz döneminde sökün eden aile ve toplum hicvini masaya yatırıyor, Baba'dan sudur eden bir kelime evrenini muhayyelimize yerleştiriyordu. Bireyleri pekiştirece tabi tutup ceza ve itaat safhalarını davranışsal boyutta ele alıyordu.
Lanthimos ile omuz omuza veren senarist ve yönetmenlerin içinde yer aldığı, temelde krizleri ve açmazları işleyen ve tüm bunları robotik imajlar ve statik duruşlar, enteresan kamera açıları, kara mizah, şiddet tasarımı içinde mayalayan Yunan tuhaf dalga sinemasını bir kez daha hatırlatan bir çalışma: Oiktos ya da Türkçe adıyla, Zavallı. Yönetmen Babis Makridis'in, eşinin bir kaza neticesinde komaya girmesiyle hayatı mahvolan histerik bir Avukat'ı; ötekiden alaka istenci, hüzünden haz ve obsede duygulardan hareketle menziline alıyor.
Niçin böylesine perişan olduğumu fark ettim? Neden önemsizliğimle böyle bir azabı yaşamak zorundayım? Eğer acılarımın bir nedeni varsa bana söyle. Böylece şikâyet etmeden onlara katlanabileyim...
Kış Işığı, Ingmar Bergman
Zavallı'daki karakter tipleri ve tema, Kutsal Geyiğin Ölümü ile TheLobster arasında bir yere düşüyor. Filmin bu noktada bir kimlik sorunu yer alıyor, ne olmak istediği belirsizleşiyor. Yunan dalgasında karakterler daha spekülatifken, Zavallı'da flu alanlar oluşuyor. Dekorda yer alan simetriler, robot hareketler, ışık kontrastları ve negatif kadrajlar iki anlam dünyasını birbirinden keskince ayırıyor: pitoresk bir sahil kasabasında burjuva bir aile, öte taraftan tüm bu aydınlığa inat karanlık ve manipüle edimler. Yönetmen, kahramanın teorik ve pratik dünyasını çarpıştırarak onu iki-arada-bir-dereliğe itiyor ve nihayetinde bir zavallıya dönüştürüyor. Trajediden beslenen Avukat, trajedi ortadan kalktığında komadan çıkan eşiyle yer değiştiriyor: mitos kompozisyonuyla baş başa kalıyor.
Geniş dikey ve yatay açılar, izleyicide dile getirilemeyen duyguların açığa çıkmasına olanak sağlıyor: Yatay eksendeki kahramanın ketum duruşu, dalgalara karşı yüzen bir adam ve duvardaki tablo.
Kurban motifli banal ağıtlar vasıtasıyla primordial atıflara yer yer değinilen filmde leitmotif, vitesini düşürmüyor. Adını ve eşinin nasıl komaya girdiğini bilmediğimiz Avukat, acıyı bir rekabete dönüştürmekten geri durmaz: cinayete kurban giden babalarına yas tutan müvekkillerini kıskanır ve onlardan bir nevi ilham alır. Hastanede ağlayan bir kadının ağlamasıyla ve onulmaz acısıyla karşılaşması onun kendi çilesiyle yüzleşmesine yol açar ve çile, kahraman için, personaya gitgide merhem olur, onu rehabilite eder ve yaşatır.
Babis Makridis'in umut vaat eden filmi Zavallı, Yunan tuhaf dalgasında yoluna emin adımlarla çıkmış gözüküyor ve izleyiciyi sıradışılık ve huzursuzluk alegorisiyle cezbediyor.
Agamemnon avlanırken, Artemis'in bir kutsal geyiğini öldürür. Bunun üzerine Artemis, rüzgârların esmesini engeller. Sadece kızını kurban ederse yelleri estirebileceğini zikreder. Böylelikle Agamemnon öncülüğündeki filo Troya'ya savaşa katılabilecektir. Agamemnon, kızını kurban edecekken Artemis dayanamaz bu duruma ve kızın yerine bir geyik koyar.
Lanthimos'un Kynodontas (2009) ayarlarına döndüğünün sinyallerini verdiği huzursuzluk, soluksuzluk ve yabancılaşma alegorisi Kutsal Geyiğin Ölümü. Yönetmen, Avrupamerkezci mevzisiyle Hollywood arasında bir köprü kuruyor ki İngilizce ile de işinin üstesinden geldiğini kanıtlıyor.
Filmdeki müzikler arka planda katarsis ağlarını örerken oyuncuların robotik duruşları, soğuk şiddetin tasarımı, kamera objektifleri kötülüğün şeffaflığına doğru bir seyrin duyurusuna çıkıyor. Lanthimos'da özellikle Lars von Trier dokusu hissedilebilir: Karakterlerini öyküleme içinde başarılı bir şekilde kullanma bakımından. Lanthimos'un filmleri kendi sinematografik fıtratıyla heyecanlandırıyor, gizeme büründürüyor.
Lanthimos sinemasında başat motiflerden biri de bedendir. Beden kimi zaman bir özne, bir nesne konumunu alır. Yönetmen, Kutsal Geyiğin Ölümü'nde anestezi, anatomi, dilegelmezlik ile bedeni kimi zaman bir arzu nesnesine, kimi zaman bir bedele, kimi zaman obsesifliğe, kimi zaman da tanrı-insana döndürür. Lanthimos'un "beden"i hâlden hâle tecessüm eder. Lanthimos'ta Baba-nın-adları, yasa koyucu bir işlev görür: Kimi zaman bir mistifikasyona uğrar. Baba, mistik janrın altında çocuklarının kendi muhayyilesinde idealine ulaşmasını yeğler.
Yönetmen, Yunan mitolojisinden mülhem Kutsal Geyiğin Ölümü'nde arzunun varyasyonlarını da çeşitli spekülatif bakışlarla verir. Onu bir bedenden daha fazlası yapar, kendini-tanıyamaz insanı bilinçaltını arzu-idea ekseninde tepiştirir. Lanthimos'da arzu vuzuha kavuştuğunda ortada insan kalmaz. Ailenin kızının yağız bir oğlanla tanışması sonucundaki kurban-miti buradan fırtınaların kopmasına olanak sağlıyor.
Birey-aile-toplumda bedel kavramını progresif baba ile regresif annenin gölgesinde büyütüyor Lanthimos. Aile çoktan hastalığa yakalanmıştır. Yönetmenin film boyunca ameliyat masasına yatırdığı ve delik deşik ettiği kavramdır aile. İnsan-mekân ürpertisi, ufuk açıcı bakış ve en önemlisi bunları sinematografik yorumlama biçimleri standartların bir hayli üzerindedir Kutsal Geyiğin Ölümü'nde ve film, sonuna dek ilgiyi hak etmektedir.
Kitera'ya Yolculuk ― Ταξίδι στα Κύθηρα ― Taxidi sta Kithira [1984]
Sahne
91
Köylülerin
kızgın çığlıkları aşağı caddeden yükseldi. Yaşlı kadın kederle ardına baktı.
Alçak bir sesle, “Her şeyi yakıp yıkacaklar" dedi. Merdivenlerden aşağı
koştular. Yaşlı kadın kapıyı kilitledi ve anahtarı yaşlı adama verdi.
"Üçüncü kez sürgün" diye fısıldadı yaşlı adam...
_
Bazen
bir korku ve ona eşlik eden bir
rahatlamayla farkına varıyorum ki artık hiçbir şeye inanmıyorum. Böyle
zamanlarda, ilgimi bedenime veriyorum. Bana yaşadığımı hatırlatan yegâne
varlığa...
Üçüncü sürgün
Çok uzaklardan geliyor Spyro.
Yıllarca elinde silahla dağlarda mücadele etmiş, sonra terk etmiş vatanını,
Yunanistan’ı. 32 yıl sonra, kendi yurduna, özüne, toprağına dönüyor. Bakışları
limanda kesişiyor Alexandros ve Voula ile. Spyro, puslu bir kasabanın ortasında.
Yersiz, yurtsuz bir adam. Bu gelişi, gelecek belanın ve kaosun habercileri.
Kimse istemeyecek Spyro’yu, dışlayacaklar, yabancılaşmış, kendi toprağında bir
sürgün hâli kalacak ona. Yaşam, bütün çetinliğini omuzlarına bırakacak bu
adamın. Mücadele alanı daralıyor. Hüzün boğazda düğümlenmiş. Pek konuşmuyor,
susacak, susup anılara gömülecek. İnsanın tutunacak dalı olmalı. Spyro,
Angelopoulos’un gölgesinde büyüyor, devleşiyor, hüzünlendiriyor, göç ediyor,
sürekli, sürgün hâlinde, kendi arazisinde, kendi kalbinde bile. Yaşam
direnişlerin savaşına dönüşüyor, hakikati bulmak çok uzaklarda değil. Gökkuşağı
Kitera’da doğacak, denizler onu izleyecek, dalgalar fırtınasız bir tepenin
ardında saklanacaklar. Gözyaşı birikiyor pınarlarda, asfaltların sertliği
yerleşmiş çakıl taşlarına, evren kafiyelerini arıyor, çemberi daralıp
genişliyor, kanlar pıhtılaşıyor, silahlar artık yok, göç çocukların bakışları
altında kurşuna diziliyor. Angelopoulos, hecelerin aralarına giriyor usulca,
derinliklerin kuvvetini sise katıyor, grileştiriyor.
Topraklar satılıyor, herkes göç
ediyor. Spyro, onca yılın hasretini toprakta buluyor, direniyor, herkes düşman
ona. Satmayacak arazisini, bu kimsenin para almaması demek. Kimse bilmiyor
bunu, toprağa dönmüyor, bakmıyor kimse. Her şey kapitalleşip özün çekirdeğinden
kopmuş durumda. Spyro’nun aşağılanışı bundan, istenmeyişi bundan. Her yer ona
bir pranga, ruhu zincirleniyor toprağa. Kalbi, anılarının buğulu tabakasıyla
kaplı. Alexandros’un ıssız yolun ortasında dururkenki soğukluğu hâkim yüzünde.
Dönüşü, hakikat söküklerini getiriyor. Katerina, gözlerinde kayboluyor
Spyro’nun. O’nun en derinlerinde, sevgisi, bir olmuş bir kalbi var. Spyro,
göçün tam ortasında. Yalnızlığın, sessizliğin izlerinde eziliyor, her saniye,
her dakika. Böyle bir sürgünlüğün acısı ve kaybı olmalı. Anlam verilemeyen bir
yıkım, bir çeşit hakikatin yitirilişi. Şiirselliğin ritminde Kitera. Theodoros
Angelopoulos, bu yolculuğun rediflerini tek tek işliyor, ustalıkla, sessizce,
sis katarak, vicdanı ve hakikati göstererek, limanların soğukluğunu yaşatarak.
-İlk
sene, zaman geçmek bilmiyor. İdare ediyorsun... sonra ikinci yıl, üçüncü… Bir
şeye tutunmak zorundasın. Başta, Yunanistan'ı düşünüyorsun, geride
bıraktıklarını... ama sonunda, kalbin rahatsızlanıyor. Sonra bir gün, bir kadın
çıkıverir, sana yemek pişirir, düğmeni diker... Bu gibi şeyler... Orada üç
çocuğum daha var...
-Nasıl
birisi... diğer kadın?
Spyro’nun sessizliği, yıkılışın
sesi. Burada bir yenilmişlik yok. Sadece geçmişe dayalı anıların içinde yitip
giden bir adam ve arkasındakiler saklı çayırlarda. Uçsuz bucaksız bu topraklar,
kalbin genişliğini, ferahlığını istiyor ama düzen insanları müsaade etmiyor.
Bugün sislerin içindeki figüranların ortaya çıkma zamanı. Hepsi direniyor,
hepsi konuşlanıyor, bağırıyor, bağırıyor, hiç durmuyorlar. Kasabanın üstündeki
bu kasvet ve rahatsızlığın yıllar sonra ortaya çıkışındaki art niyet, belanın
işareti. Belayı istemeyecekleri gibi, göçün sancılarını da reddedecekler.
Hakikati gizliyorlar, sessizliğin içine. Sisleri fırsat biliyorlar. Ortadan
kalkmalı onlara göre, çayırlardaki yangın bu yüzden, çapa seslerine
tahammülleri yok. Göçün hüznü bir kez daha yaslanıyor Spyro’nun kalbine,
Katerina sessizliğe gömülüyor yine. Korku ve ümit arasında bir adam. İkisinin
arasında sıkışıp kalıyor, her defasında sonsuz bir döngünün içinde, yaşamı
ölülerle dolu. Yersiz yurtsuzluğun çok ötesinde, tütün yaprakları biliyor
çilesini, hakikatini. Anılara gömülü bir yaşam dakikası çayırların serinliğine
bedel ama Spyro bu noktada tek başına. Katerina gözlerinde doluyor, yeşeriyor,
birleşiyor, o bugünde, Spyro’ysa dünde. Dün ve bugün iç içe.
Sağanak yağmur kamçılıyor Spyro’yu.
Yılların acısını çıkarıyor bedeninden, defalarca, acımasızca, merhametsizce.
Kemanı da ıslanıyor. Sovyetler’e yağan kar gibi her teli, soğuk ve hüzünlü.
Dinmiyor, şiddetini arttırıyor gündüz ve gece. Sadece izliyorlar, bakıyorlar,
denizler köpürüyor. Bir hiç gibi. Koca bir hiç Spyro. Kitera uzakta yasını
tutuyor. Onurlu bir adamın onuru eziliyor. Susacak Spyro, o sustukça bizim
vicdanımız bir darbe daha alacak, kalbimiz bir kez daha titreyecek. Karadaki
adımları silik. Kalbi, anıları, zihni göç hâlinde olan bir adamın ne zaman
yurdu olur? Öldüğünde mi? Yoksa öldürüldüğünde mi? Spyro’nun yurtsuzluğu,
onların korku dolu ve taşlaşmış kalpleri.
Angelopoulos manzaraların
pusluluğunda gizleniyor. Kitera’yı hakikatin eşiğine bırakıyor, en kuytuya,
kuytularda ölüm daha derin. Ölüm, yaşamın içinden ansızın doğuyor. Martı
sesleri çok uzaklardan duyuluyor, sis çöküyor, yağmurlar diniyor. Soğuk
rüzgârlar esiyor, liman kederlendirilmiş bir vasıfla isyan ediyor bu
katlanılmaz yazgıya. Ruhlar çoğalıyor, git gide, kalabalık soytarıların gösterisini
izliyor. Çirkin krallar tahtını bırakmıyor, gökyüzünü paylaşmıyorlar, gölgeleri
yokluyor bir adam. Kadın onu istiyor, en uzağa, en kuytuya, en sessizliğe. Bu
dünyanın tozluluğundan uzağa, hainliğin olmadığı bir yer olmalı. Yolculuk çetin
olsa da inanmış iki el, bir kalbe karşı koymaya gücü yetmez, yetmeyecek de. Izdırap
ve elem birlikteler, adam ve kadın susuyorlar, birbirleriyle bütünler. Deniz,
onları göğüslüyor, onların yurdu, kovulmuş bir kalp birbirlerine ağlıyor,
yağmurda ağladıklarını bile bilmiyorlar. Sis, bütün bunları onlar görmesin diye
üzerlerini örtüyor, yavaşça, sessizce ve merhametli bir şekilde. Bakışlar
ufukta birleşiyor, Kitera’ysa kalbini bekliyor.
Çürük elma.
Arıcı ― Ο μελισσοκόμος ― O melissokomos [1986]
-Şanslısın.
Dinle... Şarkı gibi, değil mi?
-Nedir
o?
-Çiftleşmemiş
genç arılar... Kraliçe arı olmak isteyen ve balmumundan yapılmış
hapishanelerinin kapısını döven bakireler kapıyı kırmaya çalışıyorlar. Fakat
diğerleri, nöbetçiler dayanarak çatlakları dolduruyorlar.
-Çıkmalarına
neden izin vermiyorlar?
-Çünkü
arılar sadece Kraliçe olarak seçtiklerinin çıkmasına izin verirler. Diğerleri
ilkinin başına bir şey gelmesi hâli için saklanıyor. Bu arada erkek arılar suya
gidecekler. Üzerimizde biriken işlerini yapıyorlar. Onları görebiliyor musun?
-Ne
yapıyorlar?
-Kraliçe’yi
bekliyorlar. Gelecek erkek arılarla dans ederek göğe yükselecek ve bir tanesini
seçecek.
-Bu
Kraliçe'nin dansı mı?
-Bu
Kraliçe'nin dansı...
Anılarıyla bir adam, suskun. Sürekli
olarak geçmişin o görkemli hikâyelerinde, toz toprak yaşanmışlıklarında
yaşıyor, dünde kalmış kalbi, benliği, her şeyi. Bugüne ait bir şeyi varsa o da
kocaman bir hiç. Yine göç, yine yol, yine bir Spyros. Evlatları ayrılıyor evden
bir bir, kimi okuyor, kimi evleniyor. Eşinin kalbinden oldukça uzak. O yalnız,
tek başına, öğretmenliği bir istifanın gölgesinde sükunete bürünüyor.
Babasının, dedesinin, toprağının meşgalesine dönüyor, Arıcı. Yollara düşmüş bir
arıcı. Kovanları kamyonetinin arkasında, kendi anılarının seyahatine düşüyor,
sessizce. Oldukça ketum, bakışları sabit. Dinlenecek vakti arıyor, dünya ters
düz olmuş. Yerle yeksan bir toprağın arasında ezilip kalıyor, arayışı kendinden
ötede.
Spyros’un kalbindeki eksiklik, sevgi
ve sessizlik gözlerinin ışığında gizleniyor. Hayat ona tokadını atmış, atmış
bir köşeye, umarsızca. Her şeye, herkese yabancılaşmış, saçındaki aklar kendi
geçmişinin anılarını bağırıyor. Hüznü kenetlenmiş, her defasında yara alıyor,
göç hâli, yolculuğu ona eski dostlarını görme fırsatını veriyor. Bugünü
reddediyor Spyros, bugüne dair ne varsa. Hiçbir şey onu tatmin etmiyor.
Gelgitlerin ortasında savrulup duruyor, her defasında sancılanıyor, eksik bir
adam Spyros.
Genç kız. Yersiz yurtsuz genç bir
kız. Bugünü hatırlatan bir kimse sadece. Göçün ortasında buluyorlar
birbirlerini. Spyros’un kalbini tamamlıyor. Spyros, kaçıyor, dönüyor,
dolaşıyor, genç kızdan uzak durmaya çalıştıkça, onu kalbinden atmaya çalıştıkça
iyice saplanıyor kalbine. Sevgisini, merhametini ona veriyor. Ağzından laf
çıkmıyor pek. Bu bir tutku, aşkın bağı. Spyros, bugüne saplanmayı reddediyor
her defasında. İki insan, ikisi birbirinden kurtulmaya çalışıyor, sonra
birbirlerini arıyorlar, kaçıyorlar, arıyorlar, kaçıyorlar, arıyorlar. Öyle ki tüm
bunlar olurken sessizlik O melissokomos’un içinde büyüyor, Arıcı Spyros
kuytulara karışma niyetinde, dünyadan el ayak çekiyor, bugünün dünyası artık
çok kirli. Hayat tesadüf ya da biraz karma. Kendi öz topraklarının kokusu,
yurdunun hasreti, gençlik yıllarının dostları bu dünyadan, kendi dünyasından
göç ettikçe onun ketumluğu daha katlanılmaz bir hâl alıyor. Bu dünyanın
gülünçlüğünü istemiyor çünkü onu yaşamaya bağlayacak öze, hakikate dair
izlerden noksan. Angelopoulos, Spyros ile bir insanın varlığını ve hiçliğini iki
keskin çizgi ile gösteriyor. Onun maneviyatındaki yokluğunu, varlık-hiçlik
dualitesini, arayışının dakikalarını hakikat sessizliğine ve pusluluğuna
bağlıyor. Kovanlardaki arılar sonsuz kargaşayı, petekleri onların çıkmazını
oluşturuyor. Bitmek bilmeyen sesleri Spyros’u sindiriyor. O sustukça, onların
sesleri artıyor. Rüzgâr yaklaşıyor, korku da.
Victor Erice’in 1973 yılı yapımı,
destansı dicta blanda filmlerinden biri olan İspanyol taşra hicvi Arı Kovanının
Ruhu’ndaki düşünce geçişlerinin bir benzeri Angelopoulos’un Arıcı’sında da
mevcut. Erice, taşradaki yalıtılmış kültürün özünü - sevgiyi, hakikatin
merhalelerini iki çocuk (Ana ve Isabel) ile gösterirken, Angelopoulos bunu
sadece Spyros’un omuzlarına yıkarak yapar, genç kızıysa bugünün bir prototipi olarak
verir. Ana ve Isabel, Erice’in arı - kovan metaforunun salt mekanizmasını oluşturur, onlara
fonksiyon ve toplumcu gerçekçilik perspektifine
uzanarak bir kimlik kazandırır. Onları, toplumun ötesindeki geleceği
karartılmış, yalnızlığa itilmiş çocuklar olarak resmeder. Angelopoulos’un
Spyros’unun bu bağlamda Ana ve Isabel’den farkı yoktur, bu iki timsalin ardında
adil olmayan dünya düzeni yatar ki iki usta yönetmen Erice ve Angelopoulos bir
aralıkta buluşur : Hakikat değişmez, birdir.
İlk
seferinde hava güneşliydi. Güneş ışığı gözümüzü alıyordu. Meramımız belliydi. Boş
yere gölgelik bir yer aradık...
Theodoros Angelopoulos, Spyros’un
anılara gömülü yaşamıyla eskiyi, değişmemiş ve saf olanı bir kez daha suyun
yüzüne çıkarır. Zaman ilerledikçe zehirlenir insan, eskide bozulmamışlık
vardır. Belki de Spyros’un bugünkü yaşantısının kökleri çoktan kurumuştur,
bitap düşüşü, çöküşü ve de yıkılışı bugüne bir ağıttır, bugünün dünyası,
eskinin dünyası, keskin farklar ve bu farkların arasındaki boşlukta kalan bir
insan ya da insanlar. Değişmiyor, bugündeki genç kıza son kez tutunmak isteyişi
bundan. Yaşamasını gerektirecek dallara sıkı sıkı tutunmalı Spyros. Gözlerinin
sürekli olarak boşluğa dalışı rahatsızlık verici, yaşadığı anlarda ölüşünün
dirilişini istiyor ama zorluğun içinde kalbi ve anıları.
Toprağın insanının elleri titrer.
Çile ve hüzün her zaman vardır. Bazen can yorar. Kalbini dinlendirmek ister,
her şeyden vazgeçip, en uzağa, en kirlenmemişe, en güzeline gider insan. Bu bir
saplantı değil. Saldırıları, dünyanın tozlu yüzeylerindeki hakikatin
yitirilişinden doğan örümceklerin dağılmayan ağlarına benzer. Ondan kurtulup,
pür olanı göğsüne alıp sarılma niyeti taşır kalp. Zira, insan temiz
yaratılmıştır. Kirleten biziz, onlar. Bugünkü yaşantısının izlerini gördükçe
daha çok yara alır. Anıların kendi seyahatindekini yerini bilir. Zaman geriye
doğru değil, ileriye doğru akar. Onlar Spyros’u öldürdükçe, Spyros daha da
derinlere iniyor, hasretlerine, anılarına. İçimizde diriliyor. Bugünden eksik,
yarım okunmuş bir kitap gibi, daimi bir resimsizlik isteği gibi. Spyros’un
yaşamındaki bulantının mimarları bugün kendi dünyalarında insanları öldürüyor,
acımasızca, kazandıklarını sanıyorlar, yanılıyorlar. Bu istek onlara
diğerlerinin yaşam alanını bir alt bareme indirgeme imkanı tanıyormuşçasına
hoyratça soytarılıklarını sergilemeye devam ediyorlar ve insan bir kez daha
kuytulara çekiliyor. Spyros, kovanlarının yanında artık, babasının, dedesinin
toprağında. Yıllar önce orada yaşardı. Toprağı kokluyor, toprak ona istediği
her şeyi veriyor.
Ölümlerinin
ardından usta yönetmen T. Angelopoulos’a ve Fellini filmleriyle bildiğimiz,
Arıcı’da ciğerlerimize işleyen usta oyuncu Marcello Mastroianni’ye en derin
duygularla…
Sana
yazıyoruz çünkü gelip seni bulmaya karar verdik. Seni hiç görmedik ve seni
özlüyoruz. Hep senin hakkında konuşuyoruz. Ayrıldığımız için annem çok
üzülecek. Onu derinden seviyoruz, sakın sevmediğimizi düşünme ama hiçbir şeyi
anlamıyor. Senin nasıl göründüğünü bilmiyoruz. Alexander bir sürü şey söylüyor.
Seni rüyasında görüyor. Seni çok özlüyoruz. Bazen okuldan eve giderken peşimden
ayak sesleri duyduğumu zannediyorum, senin ayak seslerini… Dönüp baktığımda ise
orada hiç kimsecikler olmuyor. Sonra, kendimi yalnız hissediyorum. Sana engel
olmak istemiyoruz. Sadece seni tanımak istiyoruz, sonra geri döneceğiz. Bize
cevap yazarsan tren sesiyle yap : tatan... tatan... tatan... tatan... İşte
buradayım, seni bekliyorum… tatan... tatan...
Voula
İki küçük kalp. İkisi de
birbirlerine bağlı. Tarif edilemeyen bir korku var yüzlerinde. Soğuk tren
istasyonları, göçlerinin habercisi. Bu göç, sürgünlük hâli, umutla başlıyor,
içlerinde besledikleri umutla. Sonsuza dek uzanan, sevgi ve hasret. Yollara
düşüşleri eksikliklerini tamamlamak adına, karanlıktan aydınlığa uzanmak için,
başlangıçta karanlık vardı. Bilmedikleri diyarlara, bilmedikleri insanların
içine karışarak yaşamın karmaşasına, hıçkırıklarına şahitlik ediyorlar. Onlar
çocuk kalbinin güzelliğiyle varlar. Kirlenmemiş, saf ve en güzel hâlleriyle
sürekli gidiyorlar, sürekli. Vazgeçmiyorlar. Sınırları bilmiyorlar.
At, özgürlüktür. Çocukların
özgürlüğünü öldürmeyin. Herhangi bir at, fark etmez. Bu, Voula ve Alexander
için pek önemli değil. Soğuk bir yer. Yabancı insanlar, yabancı bir kasaba. Yabancı
olmayansa, hissiyatları. Voula ve Alexander ağlıyor ata. Attan ziyade ölümün
soğukluğuna alışık değil bu iki kalp. İçlerindeki duygu birikintisi yaşlı
adamların ağlamalarına benziyor. Ellerini tutacak kimsecikler dahi yok. Öyle ki
arkalarında başka dünyanın insanları gülüp eğlenirken onlar hüzünleniyor. Dünya
böyle bir yer. Acımasızca, birileri sürekli gülüyor, birileri sürekli ağlıyor.
Değişmeyense, bunların birbirinden bağımsız olmayışı. Bir çocuğun özgürlüğünü
öldürenler, onu bir hiç gibi köşeye fırlatanlar acizliklerini göstermekten
utanmıyorlar. Ve asıl huzursuz eden de maneviyatsızlığı istemeleri,
hissiyatları bertaraf etme arzuları, kazanmak, sürekli bir zafer, sürekli bir
galibiyet, bunun için sahte provalar, sahte benlikler ve de sahte kalpler
üretmeye devam etmeleri.
Asil olanın hep köşede saklanışı,
Puslu Manzaralar’ın sessiz manifestosundan başkası değil. Yaşamın bütün
çetinliği hâkim önlerinde. Sürekli yığılıyorlar, sürekli bir engel çıkıyor. Bu
hiç bitmiyor. Küçük bakışları umutsuzluğu yıkıp geçmek istiyor. Kötü insanlar
var ve bunlar oldukça zararlı. Çocuklar, yaşamın çizgilerinde yitip sisli
ağaçları, puslu manzaraları, fotoğraf şeritlerinin gerçekliğini istiyorlar.
Başka bir şey değil. Görmediklerinin özlemini duyuyorlar, seviyorlar.
Angelopoulos, çocukları dünyanın o bozulmamışlığın bir portresi olarak sunuyor,
onların hakikatini denizlere, gökyüzüne yerleştiriyor. Çocukların içinde
bulundukları durum rayların soğukluğuna ve karanlığına eşit. Ne eksik ne fazla.
Onlar ilerledikçe, yolları da büyüyor. Ardılı sonsuz. Baba gizli bir özne, anne
kapalı bir ses. İlginçtir ki babalarının yokluğu gibi film boyunca anne de
gözükmez. Sadece bir gölge, bu kadar. Çocukların yoksunluğu belki de bu yüzden
daha hüzünlendirici, daha çarpıcı bir hâl alabilmektedir. Annesiz, babasız bir
çocuk her zaman mahzun ve masumdur. Tüm bu soğuk şartlar altında, yürüdükleri
yollar göğüslerindeki enginlere benzer. Sürgünlük hâline dayanamıyorlar,
yorgun ve argın düşüp çoğu kez tanımadıkları garlarda uyuyup kalıyorlar. Sürgün
iki çocuk, yine göç hâlinde bir adama rastlıyorlar. Hem arabası hem motosikleti
var. Bu, çocuklar için muazzam bir duygu. Kaderleri ortak, yolları kesişiyor
insanların. Yersiz-yurtsuzluk özlemi içinde barındırır, onda muntazam bir şefkat
gizlidir. Sonra, içten bir dayanışma, kendiyle barışık olma hâli. Sürekli
gidiyor olma duygusu, bir yerlere bağlı olmama düşüncesi insanı silker, kimi
zaman yıpratır, kimi zaman içinde öldürür insanı. Bir şeylerin varlığına
hükmedemeyebilir, hatta çekirdeği bile kırabilir, ondan sıyrılıp kendi göç
farkındalığını ve vicdanını kurar insan. Düşünce hareketlidir. Yaşama direniş
gerekli, o kutsal zafer için, ötelerdeki ağaçlara sımsıkı sarılmak için.
İçerdeki inanç. Voula ve Alexander,
bir inancın verebileceği tüm erdemi kendi içlerindeki konuşmalarda ve
davranışlarda göstermektedir. Alexander’ın Voula’ya -bir şekilde
tamamlanamayan- dünyanın oluşumuna dair hikâyesi, rüyasındaki imgeler ve
denizin içinde beliren devasa, betonarme el ile kendi hakikatlerinin gerçekliği
işaret edilir. Bu onların gözünde somut olarak göğe doğru yükselen “Tanrı’nın
Eli” gibidir adeta. Başlangıçta her şey karanlıktı, sonra ışık çıktı.
Angelopoulos, çocukların rüya-hakikat olgusunu bu tasvirle gerçekleştirdiği
gibi, pusları ve fotoğraf şeridindeki gözükmeyen ağaçları sınırların ötesine
yerleştirir. Sınırlar, bilemediğimiz sınırlar… Alexander’ın bilmediği sınırlar.
Her
birimiz sana aynı şeyi yazıyor ve her ikimiz de sessizleşiyoruz... birbirimiz
aynı dünyaya, aynı ışığa, aynı karanlığa ve sana bakmadan önce…
Puslu Manzaralar, bir yol ve hüzün
sancısı gibi gözükse de tüm bunları aşıyor. Angelopoulos, insanın içindeki
çıkmazları, kendi hakikat eşiklerini, kendi olması gereken yol – sınır ile göç
hâlinin altını bir kez daha çiziyor. Puslu bir hakikat, ötelerde bekler
vaktini. Oraya yolculuğun sonunda varıldığında karanlıktan aydınlığa
uzanacağız. Bir manzara çıkacak ortaya, gözleri kamaştıran. Büyüleyici. Sessizleşeceğiz
önce. Sonra, bir ışık belirecek. Pusun tam ortasındayız. Derinlerde bir yerde
hareketlilik var. Her şey, her yer derin ve saydam. Bu, tarif edilemeyecek bir
duygu. Korku da var. Gölgelik bir yer arayacağız, yılların arzusu belki de bu
olacak, yıllarca beklenen bir an. Engeller aşıldı artık, sular geçildi,
karanlıklardan kurtulma vakti. Özgürlüğün ve saadetin ferahlığı yavaş yavaş
çöküyor, görkemli bir düzen. Kurulmuş düzenin uzantısı sonsuzluğa benziyor,
hakikat artık çok yakın. Angelopoulos susuyor, kelimelerini geri vermiyor bize.
Manzara giderek tüm asilliğini göstermeye başlıyor, bütün bir tatlı inadıyla.
İlk başta her şey güneşliydi. Ölüyoruz, ölüyoruz, ölüyoruz. Biz ölümden
doğacağız.