kindi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kindi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017

Kindi, İbn Heysem, Nasiruddin Tusi — Metinler



Kindi
Arap Tercümanlar Grek Felsefesini Muhafaza Etmekten Çok Daha Fazlasını Yaptılar

Antikite Avrupası'nda, filozoflar çoğunlukla Grekçe yazdılar. Romalılar'ın Akdeniz'i fethi ve paganizmin çöküşünden sonra bile, felsefe Helenik kültürle sıkı biçimde ilişkiliydi. Cicero ve Seneca gibi Roma'nın önde gelen düşünürleri Grek edebiyatıyla yatıp kalkıyordu; Cicero, felsefî kahramanlarının vatanına saygısını sunmak için Atina'ya bile gitti. İmparator Marcus Aurelius'un Meditasyonlar'ı Grekçe yazması bile çok şey anlatıyor. Cicero ve daha sonra Boethius, Latince bir felsefî gelenek başlatma girişiminde bulundular. Fakat erken Orta Çağ'da, Grek düşüncesinin büyük çoğunluğu Latincede kısmen veya dolaylı olarak erişilebilir durumdaydı.

Başka yerlerdeyse durum daha iyiydi. Roma İmparatorluğu'nun doğusunda, Grekçe konuşan Bizanslılar, Platon ve Aristoteles'i orijinal dilinden okumaya devam edebiliyorlardı. Ve Müslüman filozoflar Helenik entelektüel mirasa olağanüstü bir derecede erişebiliyorlardı. 10. yüzyıl Bağdat'ında Arapça okuyanlar bugün Aristo'yu İngilizce okuyanlarla aynı erişim düzeyindeydi.

Bu durum, sekizinci yüzyılın ikinci yarısının başında Abbasi halifeliği döneminde ortaya çıkan iyi finanse edilmiş bir çeviri hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Halife ve ailesi tarafından, ekonomik olarak yüksek seviyelerde desteklenen bu hareket Grek felsefesi ve bilimini İslam kültürü içine ithal etmeyi amaçlıyordu. İmparatorluğun kaynakları sadece mali olarak değil aynı zamanda kültürel olarak da kullanılıyordu. Geç antikiteden İslam'ın yükselişine kadar, Grekçe, Hıristiyanlar arasında, özellikle Suriye'de bir entelektüel faaliyet dili olarak yaşadı. Dolayısıyla Müslüman aristokratlar Grek bilim ve felsefesini Arapçaya tercüme etmeye karar verdiklerinde yüzlerini Hıristiyanlığa dönmüş oldular. Ara sıra, bir Grek çalışmasının Arapçaya çevrilebilmesi için ilkin Süryaniceye çevrilmesi gerekebiliyordu. Bu muazzam bir mücadeleydi. Grekçe Sami dil ailesinden değil, bu yüzden bir dil ailesinden ötekine geçiyorlardı: Latinceden İngilizceye çevirmekten daha ziyade Finceden İngilizceye çevirmek gibi. Ve başlangıçta, felsefî düşünceleri Arapça ifade etmek için kurulu bir terminoloji yoktu.

Abbasi toplumunun siyasal sınıfını bu devasa ve zorlu girişimin destek vermeye iten şey neydi? Bilimsel külliyatın büsbütün kullanışlılığı şüphesiz açıklamanın bir kısmı. Mühendislik ve tıp gibi disiplinler üzerine anahtar metinler apaçık pratik uygulama alanına da sahipti. Fakat bu bize neden çevirmenlerin Aristoteles'in Metafizik'ini veya Plotinus'un Dokuzluklar’ını veya Arapçaya çevirmek için neden bu kadar büyük paralar ödendiğini açıklamıyor. Özellikle Dimitri Gutas'ın Yunanca Düşünce Arapça Kültür (1998) isimli çalışması gibi Grekçe-Arapça çeviri hareketinin önde gelen bilginleri tarafından yapılan araştırmalar bunun gerekçesinin aslında derin bir biçimde politik olduğunu ileri sürmektedir. Abbasiler, Helenik kültürü, Hıristiyan teolojisinin irrasyonalitesi yüzünden cahil bırakılan Grekçe konuşan Bizanslılar'dan daha iyi devam ettirebileceklerini göstermek istiyorlardı. 

Ayrıca Müslüman entelektüeller, kendi dinlerini savunmak ve daha iyi anlamak için Grek metinlerini bir kaynak olarak görüyorlardı. Geleneksel olarak Arapça yazan ilk feylesof olarak bilinen El-Kindi (tahminen 870 yılında vefat etti) bu olasılığı dillendiren ilk örneklerden biridir. Saray çevrelerinde hayatını devam ettirebilen, varlıklı bir Müslüman olan el-Kindi, Grekçeden Arapçaya çeviri yapabilecek Hıristiyan bilginlerin faaliyetlerini denetledi. Sonuçlar karışıktı. Bu halkanın Aristoteles'in Metafizik çevirisi neredeyse anlaşılmaz olabilirken (dürüst olmak gerekirse, Grekçe Metafizik için de aynı şey söylenebilir), onların Plotinus'un yazılarının 'çevirileri' çoğu kez eklenmiş ve yeni şeylerle serbest bir şerh hâlini alıyordu.

Bu bilhassa Grekçe-Arapça çevirilerinin daha genel anlamda belki tüm felsefi çevirilerinin çarpıcı bir özelliğidir. Felsefi metinleri yabancı bir dilden çevirenler bilecektir ki, bu girişimde bulunmak için, okuduğunuz şeye dair derin bir idrake ihtiyacınız vardır. Bu sırada, bir kaynak metni çevrilen dile nasıl uyarlayacağınıza ilişkin zorlu seçimler yapmanız gerekir ve bir okuyucu (orijinalini bilmiyor ve erişemiyor olması muhtemeldir) çevirmenin kararlarının insafına kalacaktır.

İşte en sevdiğim örnek: Aristoteles Grekçe eidos kelimesini hem 'form' olarak hem de 'formdan yapılan öz ve şey' -ve 'türler'- anlamında, 'insan hayvan cinsine dahil olan bir türdür' şeklinde kullanmıştır. Fakat İngilizcede olduğu gibi Arapçada da bunun için iki farklı kelime vardır ('form' suret, 'türler' ise nev'i). Sonuç olarak, Arapça çevirmenler her eidos kelimesine rastladıklarında Aristoteles'in aklındaki kavramın bunlardan hangisi olduğuna karar vermek zorundaydı ve bu bazen açıktı ama bazen değildi. Ancak Arapça Plotinus, karar verilmesi gereken terminolojik hükümlerin çok ötesine geçiştir. Yüce ve bütünüyle basit ilk ilkeye dair Yeni Platoncu düşünceyi, 'İbrahimî dinlerin kudretli Yaratıcısı' olarak yeniden tasarlayarak, metin içinde Plotinus'un tek tanrılı teolojik öğretisinin ilişkisini ortaya çıkarmak için etkileyici müdahaleler yapar.

El-Kindi'nin bütün bunlar üzerindeki rolü neydi? Aslında tam olarak emin değiliz. Ve bu metne kendi düşüncelerini ekleyerek genişletebilmişti.

Açıkçası, el-Kindi ve mesai arkadaşları 'doğru' bir çevirinin, yalnızca ana metne uygun olan değil aynı zamanda hakikati ifade eden bir tercüme olması gerektiğini düşünüyorlardı. Fakat el-Kindi bu durumla yetinmedi. Ayrıca, genellikle Halife dahil olmak üzere, hamilerine mektup türü şeyler veya risaleler gibi bir dizi bağımsız eserler yazdı. Bu mektuplar, Grek düşüncesinin önemini ve gücünü ve bu düşüncelerin 9. yüzyıl İslam'ına ilişkin kaygılara nasıl cevap verdiğini açıklar. Aslında, O Helenik düşünce için bir elçi vazifesi görüyordu. Bu durum, onun Grekçe yazmış kadim seleflerinin körü körüne takipçisi olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, el-Kindi'nin ekibinin özgünlüğü, Helenik düşüncenin uyarlanması ve benimsenmesine dayanıyordu. El-Kindi, Aristoteles ve Plotinus'taki ilk ilkenin Kuran'daki Allah'la özdeşliğini kurmaya çalıştığında, bu yöntem çeviriler tarafından ilkenin bir yaratıcı olarak muahedesi henüz hazırlanmış durumdaydı. El-Kindi, bugün bizlerin unutmaya meyyal olduğu şeyi biliyordu: Felsefî eserleri çevirmek, felsefe yapmanın güçlü bir yolu olabilir.



İbn-i Heysem
Herkes Karanlık Oda (Camera Obscura)'yı İlk Geliştiren Dahinin Kim Olduğunu Bilmeli 

Fizik, atom altı parçacıkların araştırılmasından galaksilerin incelenmesine kadar, maddi dünyanın çok geniş bir alanını kapsayan bir bilimdir. Fizikte en önemli şey maddenin bileşimi, davranışı ve onun temel yasalarının tümüdür. Müslüman bilim adamları tarafından fizik üzerine meydana getirilen en etkileyici çalışmaların çoğu, fiziğin bir alt dalı olan optikle ilgilidir. 

 İbn-i Heysem 

Avrupa’da daha çok olarak Latince ismi olan 'Alhazen' olarak bilinen İbn-i Heysem, 965 yılında Basra'da doğdu. O, civardaki okullarda öğrenim gördü ve o dönemde pek çok Arap bilimadamının yaptığı gibi yüksek eğitim almak üzere Bağdat'a taşındı. Ancak Fatimi halifesi el-Hâkim-Biemrillâh'la bazı sorunlar yaşadı ve bu da onun 1011'de ev hapsine çarptırılmasıyla sonuçlandı. Halife 1021 yılında ölene kadar birkaç yıl ev hapsinde kaldı. Daha sonra, tekrar bilime odaklanmak için Endülüs'e taşındı. Hayatının sonunda, memleketi Mısır'a döndü ve 1039’da orada vefat etti. 

İbn-i Heysem ve 'Optik Kitapları' 

İbn-i Heysem ağırlıklı olarak, Avrupa’da da gözden kaçmamış, optik üzerine çalışmalarıyla bilinmektedir. O, yedi parçadan oluşan "el-Menazir" kitabında geçmişten o güne değin birçok teoriye yönelik sert eleştirilere başladı. Bu teorilerden biri Göz Işın Teorisi'dir. 

Tahlil ettiği şeylerden birisi şuydu: Birisi parlak bir ışığa maruz kaldığında neler oluyor? Harici bir kaynaktan göze giren ışığın, kişinin görüşü üzerinde belirli bir etkisi olduğunu keşfetti. Kanaatini genişletmek için, ışık parçacığı ve görüntü kırılması arasındaki ilişkiyi araştırdığı bir dizi deneye başladı. Yansıma ve kırılma durumunda, optiğin cebirsel yönünün gözün anatomisi bilgisiyle ilişkili olduğunu öğrendi. Kitabında bir gözün tüm bileşenleriyle birlikte taslağını yapmasının sebebi buydu.

İbn-i Heysem kitabında, göz yüzeyine ulaşan ışığın aslında görülebilen nesneden geldiği üzerinde ayrıntılara girdi. Yazar David C. Lindberg (yakın zamanlarda vefat eden Amerikalı bilim tarihçisi) Göz Işın Teorisi: Kepler'den Kindi'ye isimli kronolojik kitabında İbn-i Heysem'in teorisini şöyle tanımlar: "Işık tüm görülebilir nesneleri aydınlatır ve daha sonra bu ışık göz yüzeyine ulaşarak insanların söz konusu nesneyi algılamasını sağlar." 

İbn-i Heysem'in açık biçimde Göz Işın Teorisi'ni sorgulaması ve kendi deneyleri vasıtasıyla kendi varsayımlarını kanıtlarla desteklemesi sayesinde, Batı'dan geniş kıymet gördü. 

Belçika kökenli Amerikalı bir bilim tarihçisi olan George Sarton, bu nedenle Bilim Tarihi isimli kitabında İbn-i Heysem'i bilime katkılarını saygıyla anıyor. İbn-i Heysem, şimdiye kadar dünyanın bildiği en büyük Müslüman fizikçisi ve optik talebesi oldu. Halefleri İngiltere'de veya Fars'ın uzak yerlerinde yaşamış olsalar da, onların her biri aynı kaynaktan beslendi. Bacon'dan Kepler'e kadar Avrupa fikir dünyası üzerinde muazzam bir etkisi vardı.” 

İbn-i Heysem ve karanlık odası 

İbn-i Heysem birçok deneyinde, anlamı "karanlık oda" olan, el-Beytü'l-Muzlim (البيت المظلم) terimini sık sık kullandı. Bununla birlikte, küçük bir delikten görüntü gönderen karanlık odayı geliştirdiğini açıkladı. İbn-i Heysem gibi "karanlık oda" yoluyla ışığın etkilerini araştıran seleflerinden (Aristoteles, Öklid veya el-Kindi) hiçbiri, ekran üzerine yansıtılan her şeyin deliğin diğer tarafından geldiğini ispat edemedi. 

Bununla, İbn-i Heysem, bir lamba kullanarak geniş bir yüzey boyunca yayılmış ve düzenlenmiş birkaç ışık kaynağı ile yapılan bir deneyle bunu kanıtlayan ilk kişi oldu. O 'karanlık oda' kullanarak bir görüntüyü ekran üzerine yansıtmayı başaran ilk bilim adamıdır. Ayrıca, tarihte çalışan bir kamera geliştiren ilk bilim adamıdır.



Nasiruddin Tusi
Darwin'den 600 yıl daha eski ilk evrim teorisi

Nasiruddin Tusi İranlı bir bilge ve üretken bir yazardı. Aynı zamanda bir mimar, astronom, biyolog, kimyager, matematikçi, filozof, doktor, fizikçi, bilim insanı, teolog ve fetvasına başvurulan en yetkili müçtehiddi.

O, İsmailî olsa da sonradan Caferî doktrini benimsedi. İbn Haldun (1332-1406), Tusi'yi son İranlı bilginlerin en büyüğü olarak görüyordu.

Tusî, 25 tanesi Farsça geri kalanı Arapça yazılan yaklaşık 150 yapıta, aynı zamanda Farsça, Arapça ve Türkçe yazılan bir ilmi esere sahiptir. Nişabur'da yaşadığı zaman süresince müstesna bir bilgin olarak ün kazanmıştı. Tusî'nin nesirleri, bir Müslüman müellif tarafından kaleme alınan en büyük külliyatlardan birini temsil eder.

Hem Arapça hem Farsça yazan Tusî, sadece dini (İslamî) konularla değil, aynı zamanda dini olmayan veya seküler (Antikçağ bilimleri) konularla da ilgilenmiştir. Onun çalışmaları arasında Öklid, Arşimet, Batlamyus, Autolycus, ve Bitinyalı Theodosius'un Arapça tercümeleri yer alır.

Tusi, Ahlâk-ı Nâsırî isimli eserinde, Charles Darwin'in doğumundan yaklaşık 600 yıl önce türlerin evrimine ilişkin temel bir teori ileri sürdü. Evrim teorisine, bir zamanlar eşit ve benzer maddelerden oluşan evrenle başlar.

Tusi'ye göre, iç çelişkiler ortaya çıkar ve bunun sonucunda, bazı maddeler diğerlerinden daha hızlı ve farklı bir biçimde gelişmeye başlar. O, daha sonra elementlerin önce minerallere, sonra bitkilere, sonra hayvanlara ve en son olarak insanlara nasıl dönüştüğünü açıklar. Tusi, kalıtsal değişkenliğin canlıların biyolojik evriminde nasıl önemli bir faktör olduğunu şöyle açıklar:

"Yeni özellikler kazanabilen organizmalar daha değişkendir. Sonuç olarak, onlar diğer canlılara göre daha avantajlıdır. [...] Vücutlar, iç ve dış etkileşimlerin bir sonucu olarak değişirler."

Tusi, organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağladıklarını şöyle açıklar:

"Hayvanların ve kuşların dünyasına bakın. Onlar savunmak, korunmak ve günlük yaşam için gerekli olan, güçler, cesaret ve uygun aletler (organlar) da dahil olmakla, her şeye sahipler. […] Bu organların bazıları gerçek bir silahtır. [...] Mesela, mızrak gibi boynuzlar, dişler, keskin pençeler, iğneler, ayaklar ve çomak-toynaklar. Bazı hayvanların iğneleri ve dikenleri oklara benzemektedir. [...] Savunma araçlarına sahip olmayan hayvanlar (ceylan ve tilki gibi) uçarak veya kurnazlıkla kendilerini korurlar. [...] Mesela arılar, karıncalar ve bazı kuş türleri kendilerini korumak ve birbirlerine yardım etmek için topluluk halindedirler."

Tusi üç tür canlı olduğunu kabul ederdi: bitkiler, hayvanlar ve insanlar. O şöyle yazar:

"Hayvanlar bitkilerden daha yüksek derecededir, çünkü onlar bilinçli hareket edebilirler, yiyeceklerinin peşinden giderler, bulurlar ve faydalı şeyleri yerler. [...] Hayvan ve bitki türleri arasında birçok farklılık vardır, [...] Her şeyden önce, hayvanlar alemi daha karmaşıktır. Ayrıca, akıl, hayvanların en yararlı özelliğidir. Akılları olduğu için, onlar yeni şeyler öğrenebilir ve yeni, içsel olmayan yetenekleri benimseyebilirler. Örneğin, eğitimli at veya avcı şahin, hayvanlar aleminde daha yüksek gelişim noktasındadır. İnsan mükemmelliğinin ilk adımları buradan başlamaktadır."

Tusi daha sonra insanların hayvanlardan nasıl geliştiğini açıklıyor:

"Bu tür insanlar (muhtemelen antropoid maymunlar) Batı Sudan'da ve dünyanın diğer uzak yerlerinde yaşıyorlar. Onlar, alışkanlıkları, eylemleri ve davranışlarıyla hayvanlara yakındırlar. [...] Beşer, onu diğer canlılardan ayıran özelliklere sahip olsa da, onu hayvanlara, bitkilere ve hatta cansız cisimlere bağlayan başka özelliklere de sahiptir. [...] (İnsanlık yaratılmadan) önce, organizmalar arasındaki tüm farklılıklar fıtriydi. Bir sonraki adım ruhani mükemmelliyet, gözlem ve bilgi ile ilişkilendirilecektir. Tüm bu gerçekler, insanın evrim merdiveninin orta basamağında yerleştirildiğini ispatlıyor. Beşer, fıtratı gereği alt seviye varlıklarla ilişkilidir ve sadece iradesinin yardımıyla daha yüksek bir gelişim seviyesine ulaşabilir."


Kindi, İbn Heysem ve Nasiruddin Tusi metinlerini çevirip yazının yayınlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Mesut Özdil'e teşekkürlerimle.

Kaynakça:

https://aeon.co/ideas/arabic-translators-did-far-more-than-just-preserve-greek-philosophy

http://mvslim.com/islam-and-science-ibn-al-haytham-the-eye-of-physics/

https://www.thevintagenews.com/2016/08/27/priority-first-theory-evolution-600-years-older-darwin/

8 Ağustos 2017

Kindi — Üzüntüden Kurtulma Yolları



Üzüntünün Sebepleri

El-huzn (üzüntü), sevilen şeylerin elden gitmesinden ya da amaçlanan şeylerin gerçekleşmemesinden doğan nefsânî bir acıdır. Sevdiklerimizi kaybetmemek ve isteklerimizden mahrum kalmamak istiyorsak akıl âlemini gözetmeli; seveceğimiz ve istediğimiz şeyleri bizim için elverişli kılınmış olanlardan seçmek suretiyle elimizden geldiğince mutlu olmaya çalışmalı, mutsuz olmaktan kesinlikle kaçınmalıyız. Elimizden gidene üzülmemeli, duyusal varlıklardan olup sürekliliği bulunmayan şeyleri istememeliyiz. İstediğimiz şey olmadıysa olabilecek şeyi istemeli, böylece üzüntünün devam etmesini sevincin devam etmesine tercih etmekten kurtulmalıyız. Geçici nimetlerin elinden gitmesinden, zaten olmayacak şeylerin yokluğundan dolayı üzüntü çeken bir kimsenin üzüntüsü bitmez.

Alışkanlıkların Ahlâka Tesirleri

Yiyecek, içecek, elbise ve evlenme ile bunlara benzer daha başka hissî hazlardan yararlanıp bunlarla sevinen ve neşelenen kişinin, bunlara aykırı durumları eksiklik ve musibet saydığını görürüz. Duyusal bakımdan sevilen ve sevilmeyen şeyler tabiatın ayrılmaz bir unsuru olmayıp alışkanlıklara, çokça uygulamaya bağlıdır. Şu hâlde, sevinmenin ve kaybettiklerimizin üzüntüsünden teselli bulmanın yolu alışkanlık olduğuna göre, nefsimizi buna yöneltmeli ve bunu nefsimiz için terbiye konusu yapmalıyız ki teselli ve sevinme bizim için sürekli alışkanlık ve yararlı bir huy haline gelebilsin.

Nefsin Islahı

Nasıl ki ruh bedenden üstünse, ruhun menfaati ve elemlerden kurtulması da bedenin menfaatinden daha önemlidir. Çünkü ruh yöneten, beden yönetilendir; ruh bâkî, beden fânîdir. Ruhu iyileştirmek, bedenlerimizin yararlarını gözetmekten daha önemli görevimizdir. Bizi biz yapan bedenlerimiz değil, ruhumuzdur. Bedenlerimiz, ruhlarımızın fiillerini gerçekleştirmede kullandıkları araçlardır. Kişiliklerimizi iyileştirmemiz, araçlarımızı iyileştirmemizden daha önemlidir. Ruhlarımızın ıslahıyla uğraşırken katlandığımız acı ve sıkıntı, bedenleri iyileştirmek için katlandığımız güçlüklere göre önemsiz ve hafiftir.

Üzüntüyü Yenmenin Başlıca Yolları (Risâle fi'l-Hîle li-def'i'l-ahzân/رسالة في الحيلة لدفع الأحزان)

1. Üzüntü bizim yaptığımız bir işten, bir sebepten doğuyorsa bu işi yapmamalıyız. Yapmamak elimizde olduğu hâlde yapıyorsak, istemediğimiz şeyi istiyoruz demektir. Bu çelişki ise, akıldan yoksun kalanların işidir. Eğer sebep başkalarının fiili ise onu bertaraf etmeliyiz. Bertaraf edemiyorsak üzüntü gerçekleşmeden önce üzülmemeliyiz. Sebebin vukuundan evvel üzülmekle bu sebep ortadan kalkmaz. Sebebin vukuunu kesinlikle önlemek gereklidir. Üzüntü sebebi doğmadan önce üzülmeye kalkışmak fena ve utanç vericidir. Kendi nefsine üzüntü çektiren insan nefsine zarar vermiş olur. Nefsine zarar veren ise kendisine kötülük etmiş olduğundan cahil ve zalim sayılır. Zalim, belaya aldırmazlık eden yılgın kişidir; bedbaht ise belâyı gidermeye çalışmayan insandır.

2. Üzüntüyü yenmenin başka yolu, başkalarının uğradığı üzüntüleri düşünmektir. İskender, ölünce üzülmemesi için annesinden şunu istemişti: İskender'in ölüm haberini alınca "ömründe herhangi bir musibete uğramamış olanların yiyip içip eğlenecekleri bir toplantı düzenle, ki İskender'in matemi sürurla geçsin." Annesi bu emri ilan ettiğinde davete kimse gelmedi. Musibete uğramamış hiçbir insan bulunmadığından icabet olmamıştı. Bunun üzerine kadın şöyle dedi: "Anladım ki ilk musibete uğrayan ben değilmişim, musibet sadece tek kişinin başına gelen bir olay değilmiş."

3. Üzüntü tabiî değil ârizîdir. Birçok insanın kayıpları olmuştur. Kaybına veya mahrumiyetine razı olmuştur. Nitekim mülkünü kaybetmiş olmaktan dolayı üzüntüye düşen bir insan görürsek düşünmeliyiz ki, birçok insan bu servete sahip olmadıkları hâlde üzüntülü değildir. Demek ki üzülen insan üzüntüyü kendisi ortaya çıkarmıştır. O zaman kendimiz için böyle değersiz durumlar üretmemeliyiz. Âdi bir şeyi kendisine reva gösteren akılsızdır. Akılsız varlıklar olmaya razı olmamız bize yaraşmaz. Bu, son derece aşağılık bir durumdur.

4. Düşünmemiz gerekir ki, başımıza bir şey gelmesini istemiyorsak, hiç var olmak istemiyoruz demektir. Musibetler, bozulma niteliği taşıyan şeylerin bozulmasından ileri gelir. Musibetlerin olmamasını istersek, tabiattaki oluş ve bozuluş kanununun ortadan kalkmasını istemiş oluruz. Bu ise imkânsızı istemiş olmak demektir. İmkânsızı isteyen, muradından mahrum kalır. Bu da bedbahtlıktır. Böyle bir huydan utanmak gerekir. Cahillik ve bedbahtlık seviyesine düşmekten kaçınmalıyız. Cahillik alçaklık; bedbahtlık ise başkalarının acımasından memnun olma duygusu doğurur.

5. İnsanın ellerinde bulunan şeylere başkalarından daha layık değiliz. İnsan bunlara sadece elinde tuttuğu sürece sahip olur. Oysa asıl kazançlarımız, manevî hayırlarımızdır. Kaybedecek olursak üzülmekle mazur sayılacağımız şeyler manevî hayırlardır. İnsanlar tabiî olarak sahip olacakları şeyleri elde etmesinler diye kederlenmek hasetçinin işidir. Kıskançlık ise kötülüklerin en fenasıdır. Kendisi için faydalı olduğunu düşündüğü şeyden dostunun mahrumiyetini isteyen kişi, kötü olanı dostu için istiyor demektir. Dostlarının başına kötülük gelmesinden sevinen kişi kötüdür. Dostunun iyi şeylere sahip olmasından üzüntü duyan kişi tam bir hasetçidir. 

6. Elimizde bulunan her şey Hak Sahibi'nin bizdeki emanetidir. O, bizdeki emanetini geri alabilir ve dilediği bir başkasına verebilir. Emanetler bizden alındığı zaman üzüldüğümüzde kınanmaya ve hakarete müstehak oluruz. Çünkü bu tutum aç gözlü, cimri ve iyiliği kötüden ayıramayanların ahlâkıdır. Emanet Sahibi, bize verdiği emanetlerin en değerlilerini değil, aksine değersizlerini almaktadır. Memnuniyetimizi sürdürmek emanetin en değerlisidir. Şükür, O'nun rızasına uygunluğun bir ifadesidir. Kimsenin bizimle paylaşmadığı nimetleri (şükrü) bizde bırakmıştır.

7. Kayıplara ve elden gidenlere üzülmek zorunlu olsaydı bir çelişki olurdu: Hem sürekli üzülmemiz, hem de hiç üzüntü çekmememiz gerekirdi. Oysa hiçbir zaman üzülmemek için hiçbir maddi değer elde etmemek gerekirdi. Tersine maddi şeylerden uzak durduğumuzda da o şeylerden yoksun kalmamız bir üzüntü vermektedir. Bütün bunlar çelişki ve saçmalıktır. O hâlde üzüntü çekmek bizim için zorunlu değildir. Sokrat, "Üzülmemeyi nasıl başarıyorsunuz?" sorusuna, "Kaybettiğim takdirde üzüntüsünü çekeceğim şeye sahip olmuyorum" cevabını vermiştir. Neron'a pahalı bir billur hediye verdiler. Kral filozofa fikrini sordu. Filozof, "Bu şey sizdeki yoksulluğu ortaya çıkardı ve sizi büyük bir musibete attı" dedi. Kral, "bu nasıl olur?" diye sorunca, filozof: "Billuru kaybedersen bir benzerine sahip olmadığın için yoksul kalacaksın. Seni ondan mahrum bırakacak bir kaza vuku bulursa bu sana büyük bir musibet olacak" dedi.

Musibetlerinin az olmasını isteyen kişi, harici ihtiyaçlarını azaltmalıdır. Tabiatta her canlı varlıklarını sürdürecek, hayatlarını rahatlatacak şeylere bir ölçü ile ulaşır. Geçimleri bolluk içindedir. İnsanın durumu başkadır. İnsan canlılara hâkim oldukça cahilleşmektedir, akıl ve temyiz gücü arttıkça hiç de gerekli olmayan şeyleri elde etmek istemektedir. Göz alıcı varlıklar, zevk alınan süslemeler, hoş kokular. Bunların elde edilmesi yorgunluğa, kaybedilmesi acıya, ulaşılmaması özleme yol açar. Kaybedilmeye elverişli dileklerde musibet, geçici şeylerde acı ve keder, imkânsız olanı ummakta üzüntü ve dert, her güvenliğin sonunda korku vardır. Bir insanın nefsi, kendi varlığına ait olmayan sonlu ve geçici şeylerle meşgulse onun ebedî hayatı yıkılmıştır. Toplayıp sırtlarına aldıkları, akıllarını çelen, hürriyetlerini ellerinden alan, rahatlarını kaçıran, yerlerini daraltan, yüklerle ağırlık yapan metalar insanın eziyetidir. Nesneler bizim için üzüntü kaynağıdır. Eğer üzüleceksek, gerçek vatanımızdan uzak kaldığımız için üzülmeliyiz. Orada yoklardan söz edilemeyeceği için musibetler yaşanmaz. Aslında biz, üzülmeme direncimizi kaybettiğimiz zaman üzülmeliyiz. Aklın özelliği budur. Üzülmekten kurtulduğumuza üzülmek cahillik alametidir.

8. Ölüm kötü değildir, ölüm korkusu kötüdür. Ölüme gelince o tabiatımızın bir parçasıdır. İnsan şöyle tanımlanmıştır: "Akıllı ve ölümlü canlı". Buna göre ölüm olmasaydı insan da olmazdı. Dünya denilen bu yerde bulunan insan oradan ayrılmaktan çetin bir korku hisseder. Bu tıpkı şuna benzer: Rahimden çıkarılarak dünyaya gelen bir cenine tekrar rahime geri dönmesi söylense, rahime dönmemek için dünya ve içindekiler onun mülkü olsa hepsini feda ederdi. Oysa cenin rahimden ayrılacağı zaman çetin bir korku hissetmişti. Dünyadan ölümle ayrılırken ceninin rahimden doğumla ayrıldığı hâldeyiz. O hâlde dünyanın değersiz hissî faydalarını kaybetmek kötü değil, kaybetmeden dolayı üzülmek kötüdür.

9. Bir şeyleri elde edemeyip fakir kaldığımızda, zihni, kayıplarla meşgul olmaktan kurtarmak gerekir. Çünkü elde kalanları düşünmek musibetler için tesellidir. 

10. Maddi kazançlar sonrasında musibet beklentisi içinde olunur. Oysa şimdi maddi kazançlar için musibet korkusundan kurtulmuşsan üzüntü sebebini azaltmışsın demektir. Bazı musibetler, diğer bazı musibetlerin azalmasına hizmet ederler. Bu da bir nimettir. Kendi varlığının haricinde kalan şeyleri kazanmak peşinde koşmayan kişi, kralları köleleştiren güce, acıların kaynağı olan öfke ve şehvete hâkim olur. Hastalıkların en tehlikesi nefsin hastalıklarıdır. Öfke ve şehvet güçleri fena etkilerini bir kimse üzerinde gösteremiyorsa o kimse kralların hizmetçileri üzerindeki güce benzer bir üstünlük kazanır. En büyük düşmanlarını da yenilgiye uğratmış olur. 





"İlim talebesinin altı şeye ihtiyacı vardır, ki feylesof olabilsin, bunlar eksikse talib de eksik olur: yaratıcı (ehil) bir zihin, daimî bir aşk, güzel bir sabır, gönül dinginliği, yol gösterici bir mürşit, uzun bir müddet." 

el-Kindî 


Benzer okumalar:



Yazının yayınlanmasında gösterdikleri alakadan ötürü Lütfi Bergen'e ve Kindî'ye atfedilen sözü Arapçadan çeviren Cuma Tanık'a teşekkürlerimle...

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem