nasiruddin tusi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nasiruddin tusi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017

Kindi, İbn Heysem, Nasiruddin Tusi — Metinler



Kindi
–
Arap Tercümanlar Grek Felsefesini Muhafaza Etmekten Çok Daha Fazlasını Yaptılar

Antikite Avrupası'nda, filozoflar çoğunlukla Grekçe yazdılar. Romalılar'ın Akdeniz'i fethi ve paganizmin çöküşünden sonra bile, felsefe Helenik kültürle sıkı biçimde ilişkiliydi. Cicero ve Seneca gibi Roma'nın önde gelen düşünürleri Grek edebiyatıyla yatıp kalkıyordu; Cicero, felsefî kahramanlarının vatanına saygısını sunmak için Atina'ya bile gitti. İmparator Marcus Aurelius'un Meditasyonlar'ı Grekçe yazması bile çok şey anlatıyor. Cicero ve daha sonra Boethius, Latince bir felsefî gelenek başlatma girişiminde bulundular. Fakat erken Orta Çağ'da, Grek düşüncesinin büyük çoğunluğu Latincede kısmen veya dolaylı olarak erişilebilir durumdaydı.

Başka yerlerdeyse durum daha iyiydi. Roma İmparatorluğu'nun doğusunda, Grekçe konuşan Bizanslılar, Platon ve Aristoteles'i orijinal dilinden okumaya devam edebiliyorlardı. Ve Müslüman filozoflar Helenik entelektüel mirasa olağanüstü bir derecede erişebiliyorlardı. 10. yüzyıl Bağdat'ında Arapça okuyanlar bugün Aristo'yu İngilizce okuyanlarla aynı erişim düzeyindeydi.

Bu durum, sekizinci yüzyılın ikinci yarısının başında Abbasi halifeliği döneminde ortaya çıkan iyi finanse edilmiş bir çeviri hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Halife ve ailesi tarafından, ekonomik olarak yüksek seviyelerde desteklenen bu hareket Grek felsefesi ve bilimini İslam kültürü içine ithal etmeyi amaçlıyordu. İmparatorluğun kaynakları sadece mali olarak değil aynı zamanda kültürel olarak da kullanılıyordu. Geç antikiteden İslam'ın yükselişine kadar, Grekçe, Hıristiyanlar arasında, özellikle Suriye'de bir entelektüel faaliyet dili olarak yaşadı. Dolayısıyla Müslüman aristokratlar Grek bilim ve felsefesini Arapçaya tercüme etmeye karar verdiklerinde yüzlerini Hıristiyanlığa dönmüş oldular. Ara sıra, bir Grek çalışmasının Arapçaya çevrilebilmesi için ilkin Süryaniceye çevrilmesi gerekebiliyordu. Bu muazzam bir mücadeleydi. Grekçe Sami dil ailesinden değil, bu yüzden bir dil ailesinden ötekine geçiyorlardı: Latinceden İngilizceye çevirmekten daha ziyade Finceden İngilizceye çevirmek gibi. Ve başlangıçta, felsefî düşünceleri Arapça ifade etmek için kurulu bir terminoloji yoktu.

Abbasi toplumunun siyasal sınıfını bu devasa ve zorlu girişimin destek vermeye iten şey neydi? Bilimsel külliyatın büsbütün kullanışlılığı şüphesiz açıklamanın bir kısmı. Mühendislik ve tıp gibi disiplinler üzerine anahtar metinler apaçık pratik uygulama alanına da sahipti. Fakat bu bize neden çevirmenlerin Aristoteles'in Metafizik'ini veya Plotinus'un Dokuzluklar’ını veya Arapçaya çevirmek için neden bu kadar büyük paralar ödendiğini açıklamıyor. Özellikle Dimitri Gutas'ın Yunanca Düşünce Arapça Kültür (1998) isimli çalışması gibi Grekçe-Arapça çeviri hareketinin önde gelen bilginleri tarafından yapılan araştırmalar bunun gerekçesinin aslında derin bir biçimde politik olduğunu ileri sürmektedir. Abbasiler, Helenik kültürü, Hıristiyan teolojisinin irrasyonalitesi yüzünden cahil bırakılan Grekçe konuşan Bizanslılar'dan daha iyi devam ettirebileceklerini göstermek istiyorlardı. 

Ayrıca Müslüman entelektüeller, kendi dinlerini savunmak ve daha iyi anlamak için Grek metinlerini bir kaynak olarak görüyorlardı. Geleneksel olarak Arapça yazan ilk feylesof olarak bilinen El-Kindi (tahminen 870 yılında vefat etti) bu olasılığı dillendiren ilk örneklerden biridir. Saray çevrelerinde hayatını devam ettirebilen, varlıklı bir Müslüman olan el-Kindi, Grekçeden Arapçaya çeviri yapabilecek Hıristiyan bilginlerin faaliyetlerini denetledi. Sonuçlar karışıktı. Bu halkanın Aristoteles'in Metafizik çevirisi neredeyse anlaşılmaz olabilirken (dürüst olmak gerekirse, Grekçe Metafizik için de aynı şey söylenebilir), onların Plotinus'un yazılarının 'çevirileri' çoğu kez eklenmiş ve yeni şeylerle serbest bir şerh hâlini alıyordu.

Bu bilhassa Grekçe-Arapça çevirilerinin daha genel anlamda belki tüm felsefi çevirilerinin çarpıcı bir özelliğidir. Felsefi metinleri yabancı bir dilden çevirenler bilecektir ki, bu girişimde bulunmak için, okuduğunuz şeye dair derin bir idrake ihtiyacınız vardır. Bu sırada, bir kaynak metni çevrilen dile nasıl uyarlayacağınıza ilişkin zorlu seçimler yapmanız gerekir ve bir okuyucu (orijinalini bilmiyor ve erişemiyor olması muhtemeldir) çevirmenin kararlarının insafına kalacaktır.

İşte en sevdiğim örnek: Aristoteles Grekçe eidos kelimesini hem 'form' olarak hem de 'formdan yapılan öz ve şey' -ve 'türler'- anlamında, 'insan hayvan cinsine dahil olan bir türdür' şeklinde kullanmıştır. Fakat İngilizcede olduğu gibi Arapçada da bunun için iki farklı kelime vardır ('form' suret, 'türler' ise nev'i). Sonuç olarak, Arapça çevirmenler her eidos kelimesine rastladıklarında Aristoteles'in aklındaki kavramın bunlardan hangisi olduğuna karar vermek zorundaydı ve bu bazen açıktı ama bazen değildi. Ancak Arapça Plotinus, karar verilmesi gereken terminolojik hükümlerin çok ötesine geçiştir. Yüce ve bütünüyle basit ilk ilkeye dair Yeni Platoncu düşünceyi, 'İbrahimî dinlerin kudretli Yaratıcısı' olarak yeniden tasarlayarak, metin içinde Plotinus'un tek tanrılı teolojik öğretisinin ilişkisini ortaya çıkarmak için etkileyici müdahaleler yapar.

El-Kindi'nin bütün bunlar üzerindeki rolü neydi? Aslında tam olarak emin değiliz. Ve bu metne kendi düşüncelerini ekleyerek genişletebilmişti.

Açıkçası, el-Kindi ve mesai arkadaşları 'doğru' bir çevirinin, yalnızca ana metne uygun olan değil aynı zamanda hakikati ifade eden bir tercüme olması gerektiğini düşünüyorlardı. Fakat el-Kindi bu durumla yetinmedi. Ayrıca, genellikle Halife dahil olmak üzere, hamilerine mektup türü şeyler veya risaleler gibi bir dizi bağımsız eserler yazdı. Bu mektuplar, Grek düşüncesinin önemini ve gücünü ve bu düşüncelerin 9. yüzyıl İslam'ına ilişkin kaygılara nasıl cevap verdiğini açıklar. Aslında, O Helenik düşünce için bir elçi vazifesi görüyordu. Bu durum, onun Grekçe yazmış kadim seleflerinin körü körüne takipçisi olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, el-Kindi'nin ekibinin özgünlüğü, Helenik düşüncenin uyarlanması ve benimsenmesine dayanıyordu. El-Kindi, Aristoteles ve Plotinus'taki ilk ilkenin Kuran'daki Allah'la özdeşliğini kurmaya çalıştığında, bu yöntem çeviriler tarafından ilkenin bir yaratıcı olarak muahedesi henüz hazırlanmış durumdaydı. El-Kindi, bugün bizlerin unutmaya meyyal olduğu şeyi biliyordu: Felsefî eserleri çevirmek, felsefe yapmanın güçlü bir yolu olabilir.



İbn-i Heysem
–
Herkes Karanlık Oda (Camera Obscura)'yı İlk Geliştiren Dahinin Kim Olduğunu Bilmeli 

Fizik, atom altı parçacıkların araştırılmasından galaksilerin incelenmesine kadar, maddi dünyanın çok geniş bir alanını kapsayan bir bilimdir. Fizikte en önemli şey maddenin bileşimi, davranışı ve onun temel yasalarının tümüdür. Müslüman bilim adamları tarafından fizik üzerine meydana getirilen en etkileyici çalışmaların çoğu, fiziğin bir alt dalı olan optikle ilgilidir. 

 İbn-i Heysem 

Avrupa’da daha çok olarak Latince ismi olan 'Alhazen' olarak bilinen İbn-i Heysem, 965 yılında Basra'da doğdu. O, civardaki okullarda öğrenim gördü ve o dönemde pek çok Arap bilimadamının yaptığı gibi yüksek eğitim almak üzere Bağdat'a taşındı. Ancak Fatimi halifesi el-Hâkim-Biemrillâh'la bazı sorunlar yaşadı ve bu da onun 1011'de ev hapsine çarptırılmasıyla sonuçlandı. Halife 1021 yılında ölene kadar birkaç yıl ev hapsinde kaldı. Daha sonra, tekrar bilime odaklanmak için Endülüs'e taşındı. Hayatının sonunda, memleketi Mısır'a döndü ve 1039’da orada vefat etti. 

İbn-i Heysem ve 'Optik Kitapları' 

İbn-i Heysem ağırlıklı olarak, Avrupa’da da gözden kaçmamış, optik üzerine çalışmalarıyla bilinmektedir. O, yedi parçadan oluşan "el-Menazir" kitabında geçmişten o güne değin birçok teoriye yönelik sert eleştirilere başladı. Bu teorilerden biri Göz Işın Teorisi'dir. 

Tahlil ettiği şeylerden birisi şuydu: Birisi parlak bir ışığa maruz kaldığında neler oluyor? Harici bir kaynaktan göze giren ışığın, kişinin görüşü üzerinde belirli bir etkisi olduğunu keşfetti. Kanaatini genişletmek için, ışık parçacığı ve görüntü kırılması arasındaki ilişkiyi araştırdığı bir dizi deneye başladı. Yansıma ve kırılma durumunda, optiğin cebirsel yönünün gözün anatomisi bilgisiyle ilişkili olduğunu öğrendi. Kitabında bir gözün tüm bileşenleriyle birlikte taslağını yapmasının sebebi buydu.

İbn-i Heysem kitabında, göz yüzeyine ulaşan ışığın aslında görülebilen nesneden geldiği üzerinde ayrıntılara girdi. Yazar David C. Lindberg (yakın zamanlarda vefat eden Amerikalı bilim tarihçisi) Göz Işın Teorisi: Kepler'den Kindi'ye isimli kronolojik kitabında İbn-i Heysem'in teorisini şöyle tanımlar: "Işık tüm görülebilir nesneleri aydınlatır ve daha sonra bu ışık göz yüzeyine ulaşarak insanların söz konusu nesneyi algılamasını sağlar." 

İbn-i Heysem'in açık biçimde Göz Işın Teorisi'ni sorgulaması ve kendi deneyleri vasıtasıyla kendi varsayımlarını kanıtlarla desteklemesi sayesinde, Batı'dan geniş kıymet gördü. 

Belçika kökenli Amerikalı bir bilim tarihçisi olan George Sarton, bu nedenle Bilim Tarihi isimli kitabında İbn-i Heysem'i bilime katkılarını saygıyla anıyor. İbn-i Heysem, şimdiye kadar dünyanın bildiği en büyük Müslüman fizikçisi ve optik talebesi oldu. Halefleri İngiltere'de veya Fars'ın uzak yerlerinde yaşamış olsalar da, onların her biri aynı kaynaktan beslendi. Bacon'dan Kepler'e kadar Avrupa fikir dünyası üzerinde muazzam bir etkisi vardı.” 

İbn-i Heysem ve karanlık odası 

İbn-i Heysem birçok deneyinde, anlamı "karanlık oda" olan, el-Beytü'l-Muzlim (البيت المظلم) terimini sık sık kullandı. Bununla birlikte, küçük bir delikten görüntü gönderen karanlık odayı geliştirdiğini açıkladı. İbn-i Heysem gibi "karanlık oda" yoluyla ışığın etkilerini araştıran seleflerinden (Aristoteles, Öklid veya el-Kindi) hiçbiri, ekran üzerine yansıtılan her şeyin deliğin diğer tarafından geldiğini ispat edemedi. 

Bununla, İbn-i Heysem, bir lamba kullanarak geniş bir yüzey boyunca yayılmış ve düzenlenmiş birkaç ışık kaynağı ile yapılan bir deneyle bunu kanıtlayan ilk kişi oldu. O 'karanlık oda' kullanarak bir görüntüyü ekran üzerine yansıtmayı başaran ilk bilim adamıdır. Ayrıca, tarihte çalışan bir kamera geliştiren ilk bilim adamıdır.



Nasiruddin Tusi
–
Darwin'den 600 yıl daha eski ilk evrim teorisi

Nasiruddin Tusi İranlı bir bilge ve üretken bir yazardı. Aynı zamanda bir mimar, astronom, biyolog, kimyager, matematikçi, filozof, doktor, fizikçi, bilim insanı, teolog ve fetvasına başvurulan en yetkili müçtehiddi.

O, İsmailî olsa da sonradan Caferî doktrini benimsedi. İbn Haldun (1332-1406), Tusi'yi son İranlı bilginlerin en büyüğü olarak görüyordu.

Tusî, 25 tanesi Farsça geri kalanı Arapça yazılan yaklaşık 150 yapıta, aynı zamanda Farsça, Arapça ve Türkçe yazılan bir ilmi esere sahiptir. Nişabur'da yaşadığı zaman süresince müstesna bir bilgin olarak ün kazanmıştı. Tusî'nin nesirleri, bir Müslüman müellif tarafından kaleme alınan en büyük külliyatlardan birini temsil eder.

Hem Arapça hem Farsça yazan Tusî, sadece dini (İslamî) konularla değil, aynı zamanda dini olmayan veya seküler (Antikçağ bilimleri) konularla da ilgilenmiştir. Onun çalışmaları arasında Öklid, Arşimet, Batlamyus, Autolycus, ve Bitinyalı Theodosius'un Arapça tercümeleri yer alır.

Tusi, Ahlâk-ı Nâsırî isimli eserinde, Charles Darwin'in doğumundan yaklaşık 600 yıl önce türlerin evrimine ilişkin temel bir teori ileri sürdü. Evrim teorisine, bir zamanlar eşit ve benzer maddelerden oluşan evrenle başlar.

Tusi'ye göre, iç çelişkiler ortaya çıkar ve bunun sonucunda, bazı maddeler diğerlerinden daha hızlı ve farklı bir biçimde gelişmeye başlar. O, daha sonra elementlerin önce minerallere, sonra bitkilere, sonra hayvanlara ve en son olarak insanlara nasıl dönüştüğünü açıklar. Tusi, kalıtsal değişkenliğin canlıların biyolojik evriminde nasıl önemli bir faktör olduğunu şöyle açıklar:

"Yeni özellikler kazanabilen organizmalar daha değişkendir. Sonuç olarak, onlar diğer canlılara göre daha avantajlıdır. [...] Vücutlar, iç ve dış etkileşimlerin bir sonucu olarak değişirler."

Tusi, organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağladıklarını şöyle açıklar:

"Hayvanların ve kuşların dünyasına bakın. Onlar savunmak, korunmak ve günlük yaşam için gerekli olan, güçler, cesaret ve uygun aletler (organlar) da dahil olmakla, her şeye sahipler. […] Bu organların bazıları gerçek bir silahtır. [...] Mesela, mızrak gibi boynuzlar, dişler, keskin pençeler, iğneler, ayaklar ve çomak-toynaklar. Bazı hayvanların iğneleri ve dikenleri oklara benzemektedir. [...] Savunma araçlarına sahip olmayan hayvanlar (ceylan ve tilki gibi) uçarak veya kurnazlıkla kendilerini korurlar. [...] Mesela arılar, karıncalar ve bazı kuş türleri kendilerini korumak ve birbirlerine yardım etmek için topluluk halindedirler."

Tusi üç tür canlı olduğunu kabul ederdi: bitkiler, hayvanlar ve insanlar. O şöyle yazar:

"Hayvanlar bitkilerden daha yüksek derecededir, çünkü onlar bilinçli hareket edebilirler, yiyeceklerinin peşinden giderler, bulurlar ve faydalı şeyleri yerler. [...] Hayvan ve bitki türleri arasında birçok farklılık vardır, [...] Her şeyden önce, hayvanlar alemi daha karmaşıktır. Ayrıca, akıl, hayvanların en yararlı özelliğidir. Akılları olduğu için, onlar yeni şeyler öğrenebilir ve yeni, içsel olmayan yetenekleri benimseyebilirler. Örneğin, eğitimli at veya avcı şahin, hayvanlar aleminde daha yüksek gelişim noktasındadır. İnsan mükemmelliğinin ilk adımları buradan başlamaktadır."

Tusi daha sonra insanların hayvanlardan nasıl geliştiğini açıklıyor:

"Bu tür insanlar (muhtemelen antropoid maymunlar) Batı Sudan'da ve dünyanın diğer uzak yerlerinde yaşıyorlar. Onlar, alışkanlıkları, eylemleri ve davranışlarıyla hayvanlara yakındırlar. [...] Beşer, onu diğer canlılardan ayıran özelliklere sahip olsa da, onu hayvanlara, bitkilere ve hatta cansız cisimlere bağlayan başka özelliklere de sahiptir. [...] (İnsanlık yaratılmadan) önce, organizmalar arasındaki tüm farklılıklar fıtriydi. Bir sonraki adım ruhani mükemmelliyet, gözlem ve bilgi ile ilişkilendirilecektir. Tüm bu gerçekler, insanın evrim merdiveninin orta basamağında yerleştirildiğini ispatlıyor. Beşer, fıtratı gereği alt seviye varlıklarla ilişkilidir ve sadece iradesinin yardımıyla daha yüksek bir gelişim seviyesine ulaşabilir."


Kindi, İbn Heysem ve Nasiruddin Tusi metinlerini çevirip yazının yayınlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Mesut Özdil'e teşekkürlerimle.

Kaynakça:

https://aeon.co/ideas/arabic-translators-did-far-more-than-just-preserve-greek-philosophy

http://mvslim.com/islam-and-science-ibn-al-haytham-the-eye-of-physics/

https://www.thevintagenews.com/2016/08/27/priority-first-theory-evolution-600-years-older-darwin/

27 Aralık 2015

Nasiruddin Tusi — Platon'un Vasiyetleri


Bu vasiyetler öğrencisi olan Aristoteles'e buyurmuş olduğu vasiyetlerdir. Platon der ki:

Ma'bûdunu tanı, O'nun hakkını gözet! Daima öğretim ve öğrenimde bulun. İlim isteğine ihtimam göster. İlim ehlini bilgisinin fazlalığıyla değil, kötülük ve bozgunluktan sakınma yönündeki durumları itibariyle imtihan et.

Hüda'dan sana faydası olmayacak şeyi dileme, emin ol ki bütün hediyeler O Hazret'tendir. O'ndan kalıcı nimetler ve senden ayrılmayacak faydaları iste. Kötülüklerin sebeplerinin çok olduğu hususunda uyanık ol. Olmayacak şeyi arzu etme. Hüda Teâlâ'nın kulundan aldığı intikam, kızgınlık ve azardan değil, belki doğrultmak (takvîm) ve eğitmek içindir. Sana güzel bir ölüm getirmediği sürece kendini güzel hayat arzusuyla sınırlama. Kendini iyiliği elde etmeye vesile olan bir hayata ve ölüme ada!

Üç şey hususunda kendinle hesaplaşmadan rahat bir şekilde uyuma: Birincisi, bir gün süresinde hiç hata yapıp yapmadığını düşün; ikincisi, hiç iyilik kazanıp kazanmadığını düşün; üçüncüsü, herhangi bir işte kusur yaparak fırsatı kaçırıp kaçırmadığını düşün.

Aslının ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşünmeyi de unutma. Değişime ve zevale maruz olan dünya işlerinden dolayı hiç kimseyi incitme. Bedbaht olanlar, sonucu (akıbet) hatırlamaktan gafil olup hatalardan sakınmayan kimselerdir.

Kendinin dışında olan şeyleri kendine sermaye etme. Hak edenlere iyilik etmede onların istemesini bekleme ve yardım etme hususundaki açılışı, onların istemesinden önce yap. Alemdeki lezzetlerden bir lezzetle mutlu olan, Alem musibetlerinden bir musibetten dolayı endişelenen ve sıkıntılı olan kimse filozof (hakîm) sayılmaz. Ölümü daima hatırla ve ölmüş olanlardan ibret al. Kişinin bayalığı, çok faydasız söz söylemesinden ve sorumlu olmadıkları şeylerden haber vermesinden anlaşılır. Başkası hakkında kötü düşünenin kendi nefsi de kötülüğü kabul eder ve bu kimsenin takip ettiği yol da kötülüğü kapsamış olur.

Durumların değişken olmasından ötürü defalarca düşünüp sonra düşündüklerini söze ve fiile dök! Herkese ilgi duy, çabuk öfkelenme ki, bu daha sonra sende alışkanlık yapar. Bugün sana muhtaç olanın ihtiyacını gidermeyi yarına bırakma, çünkü yarın ne olacağını bilmiyorsun. Bir şeye müptela olan bir kimseye, senin maruz kaldığın kötü bir amele müptela olmaması için yardım et. Karşılıklı düşmanlık güdenlerin sözünü anlamadan onlar hakkında hüküm vermeye teşebbüs etme. Filozof sadece sözde değil, hem sözde hem de eylemde olur. Çünkü sözlü felsefe (hikmet-i kavlî) bu cihanda kalır, oysa pratik felsefe öteki cihana varır ve orada kalır. Eğer güzel bir işte zahmetle karşılaşırsan zahmet geçer, güzel amel kalıcı olur. Eğer günahtan lezzet alırsan, lezzet geçer günah kalıcı olur. Seni çağıracakları ve sen de işitme ve görme organlarından yoksun olduğundan dolayı ne bu çağrıyı işitebileceğin, ne bu çağrıya cevap verebileceğin ne de hatırlayabileceğin o günü düşün! Ne dostu ne de düşmanı tanıyamadığın bir yere gideceğini kesin olarak bilmiş ol ve bu yüzden kimseye kusur atfetme. Efendi ile kölenin eşit olacağı bir yere gideceğini gerçek olarak bil ve bu dünyada büyüklenme!

Öteki dünyaya ne zaman yolcu olacağını bilmediğin için daima hazırlıklı ol. Şerefi Yüce olan Hüda'nın hikmet hediyesinden daha iyi hiçbir hediye olamaz. Filozof; fikri, sözü ve işi eşit ve birbirine benzer olan kimsedir.

Kötülüğe değil, iyiliğe karşılık ver. Kendi işlerini her vakit hatırla, belle ve anla. Kendi durumunu aklet! Bu alemin önemli işlerinden herhangi bir işten usanma ve gevşek davranma. İyilikler uğruna sınırı aşmak doğru (caiz) değildir. Güzeli elde etmek için hiçbir kötülüğü sermaye edinme. Geçici zevkle uğruna en üstün işten yüz çevirme; çünkü daimi sevinçlerden mahrum olursun.

Hikmeti sev, hikmetli kimselerin sözlerini dinle. Dünya hevasını kendinden uzak tut, övgüye değer tavırdan kaçınma. Hiçbir işe vaktinden önce teşebbüs etme. Çünkü bir işe onu anlayarak ve iç yüzünü kavrayarak başlarsın. Zenginlikten dolayı büyüklenme ve kibirlenme, kendini yenilgi ve küçük düşürülme gibi musibetlere maruz bırakma. Dostuna hâkime ihtiyaç olmayacak bir şekilde, düşmana ise yargıç anında zafer kazanacağın bir şekilde muamele göster. Hiç kimseye ahmakça davranma, herkese karşı alçakgönüllü ol ve hiçbir alçakgönüllüyü hakîr görme. Kendin mazur olduğun halde kardeşini kınama. Boş zaman geçirmeyle mutlu olma, talihine itimat etme ve güzel fiilden dolayı pişman olma. Hiç kimseyle alay etme. Her zaman adalet ve doğruluk yolunu takip etmek ve iyiliklere bağlı kalmak hususunda dikkatli ol!

Kitabımı kendileriyle bitirmek istediğim Platon'un vasiyetleri işte bunlardır. Bundan sonra sözü bitiriyorum. Hüda Teâlâ, iyilikleri kazanmada, güzellikleri elde etmede herkese başarılı olmayı ihsan etsin ve kendisinin rıza gösterdiği şeylerin talep edilmesinden herkesi gayretli kılsın. Muhakkak ki O, çokça lütufta bulunan ve (isteklere) karşılık verendir!

Ahlâk-ı Nâsırî isimli kitap, Allah'ın yardımıyla ve başarıya erdirmesiyle tamamlandı. (Hicrî 662 senesinin Rebîu'l-Evvel ayının sonu)

Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî
Litera, 2013

Bkz: Alman Mistik Düşüncesi, Heinrich Seuse

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem