aristoteles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aristoteles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017

Kindi, İbn Heysem, Nasiruddin Tusi — Metinler



Kindi
Arap Tercümanlar Grek Felsefesini Muhafaza Etmekten Çok Daha Fazlasını Yaptılar

Antikite Avrupası'nda, filozoflar çoğunlukla Grekçe yazdılar. Romalılar'ın Akdeniz'i fethi ve paganizmin çöküşünden sonra bile, felsefe Helenik kültürle sıkı biçimde ilişkiliydi. Cicero ve Seneca gibi Roma'nın önde gelen düşünürleri Grek edebiyatıyla yatıp kalkıyordu; Cicero, felsefî kahramanlarının vatanına saygısını sunmak için Atina'ya bile gitti. İmparator Marcus Aurelius'un Meditasyonlar'ı Grekçe yazması bile çok şey anlatıyor. Cicero ve daha sonra Boethius, Latince bir felsefî gelenek başlatma girişiminde bulundular. Fakat erken Orta Çağ'da, Grek düşüncesinin büyük çoğunluğu Latincede kısmen veya dolaylı olarak erişilebilir durumdaydı.

Başka yerlerdeyse durum daha iyiydi. Roma İmparatorluğu'nun doğusunda, Grekçe konuşan Bizanslılar, Platon ve Aristoteles'i orijinal dilinden okumaya devam edebiliyorlardı. Ve Müslüman filozoflar Helenik entelektüel mirasa olağanüstü bir derecede erişebiliyorlardı. 10. yüzyıl Bağdat'ında Arapça okuyanlar bugün Aristo'yu İngilizce okuyanlarla aynı erişim düzeyindeydi.

Bu durum, sekizinci yüzyılın ikinci yarısının başında Abbasi halifeliği döneminde ortaya çıkan iyi finanse edilmiş bir çeviri hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Halife ve ailesi tarafından, ekonomik olarak yüksek seviyelerde desteklenen bu hareket Grek felsefesi ve bilimini İslam kültürü içine ithal etmeyi amaçlıyordu. İmparatorluğun kaynakları sadece mali olarak değil aynı zamanda kültürel olarak da kullanılıyordu. Geç antikiteden İslam'ın yükselişine kadar, Grekçe, Hıristiyanlar arasında, özellikle Suriye'de bir entelektüel faaliyet dili olarak yaşadı. Dolayısıyla Müslüman aristokratlar Grek bilim ve felsefesini Arapçaya tercüme etmeye karar verdiklerinde yüzlerini Hıristiyanlığa dönmüş oldular. Ara sıra, bir Grek çalışmasının Arapçaya çevrilebilmesi için ilkin Süryaniceye çevrilmesi gerekebiliyordu. Bu muazzam bir mücadeleydi. Grekçe Sami dil ailesinden değil, bu yüzden bir dil ailesinden ötekine geçiyorlardı: Latinceden İngilizceye çevirmekten daha ziyade Finceden İngilizceye çevirmek gibi. Ve başlangıçta, felsefî düşünceleri Arapça ifade etmek için kurulu bir terminoloji yoktu.

Abbasi toplumunun siyasal sınıfını bu devasa ve zorlu girişimin destek vermeye iten şey neydi? Bilimsel külliyatın büsbütün kullanışlılığı şüphesiz açıklamanın bir kısmı. Mühendislik ve tıp gibi disiplinler üzerine anahtar metinler apaçık pratik uygulama alanına da sahipti. Fakat bu bize neden çevirmenlerin Aristoteles'in Metafizik'ini veya Plotinus'un Dokuzluklar’ını veya Arapçaya çevirmek için neden bu kadar büyük paralar ödendiğini açıklamıyor. Özellikle Dimitri Gutas'ın Yunanca Düşünce Arapça Kültür (1998) isimli çalışması gibi Grekçe-Arapça çeviri hareketinin önde gelen bilginleri tarafından yapılan araştırmalar bunun gerekçesinin aslında derin bir biçimde politik olduğunu ileri sürmektedir. Abbasiler, Helenik kültürü, Hıristiyan teolojisinin irrasyonalitesi yüzünden cahil bırakılan Grekçe konuşan Bizanslılar'dan daha iyi devam ettirebileceklerini göstermek istiyorlardı. 

Ayrıca Müslüman entelektüeller, kendi dinlerini savunmak ve daha iyi anlamak için Grek metinlerini bir kaynak olarak görüyorlardı. Geleneksel olarak Arapça yazan ilk feylesof olarak bilinen El-Kindi (tahminen 870 yılında vefat etti) bu olasılığı dillendiren ilk örneklerden biridir. Saray çevrelerinde hayatını devam ettirebilen, varlıklı bir Müslüman olan el-Kindi, Grekçeden Arapçaya çeviri yapabilecek Hıristiyan bilginlerin faaliyetlerini denetledi. Sonuçlar karışıktı. Bu halkanın Aristoteles'in Metafizik çevirisi neredeyse anlaşılmaz olabilirken (dürüst olmak gerekirse, Grekçe Metafizik için de aynı şey söylenebilir), onların Plotinus'un yazılarının 'çevirileri' çoğu kez eklenmiş ve yeni şeylerle serbest bir şerh hâlini alıyordu.

Bu bilhassa Grekçe-Arapça çevirilerinin daha genel anlamda belki tüm felsefi çevirilerinin çarpıcı bir özelliğidir. Felsefi metinleri yabancı bir dilden çevirenler bilecektir ki, bu girişimde bulunmak için, okuduğunuz şeye dair derin bir idrake ihtiyacınız vardır. Bu sırada, bir kaynak metni çevrilen dile nasıl uyarlayacağınıza ilişkin zorlu seçimler yapmanız gerekir ve bir okuyucu (orijinalini bilmiyor ve erişemiyor olması muhtemeldir) çevirmenin kararlarının insafına kalacaktır.

İşte en sevdiğim örnek: Aristoteles Grekçe eidos kelimesini hem 'form' olarak hem de 'formdan yapılan öz ve şey' -ve 'türler'- anlamında, 'insan hayvan cinsine dahil olan bir türdür' şeklinde kullanmıştır. Fakat İngilizcede olduğu gibi Arapçada da bunun için iki farklı kelime vardır ('form' suret, 'türler' ise nev'i). Sonuç olarak, Arapça çevirmenler her eidos kelimesine rastladıklarında Aristoteles'in aklındaki kavramın bunlardan hangisi olduğuna karar vermek zorundaydı ve bu bazen açıktı ama bazen değildi. Ancak Arapça Plotinus, karar verilmesi gereken terminolojik hükümlerin çok ötesine geçiştir. Yüce ve bütünüyle basit ilk ilkeye dair Yeni Platoncu düşünceyi, 'İbrahimî dinlerin kudretli Yaratıcısı' olarak yeniden tasarlayarak, metin içinde Plotinus'un tek tanrılı teolojik öğretisinin ilişkisini ortaya çıkarmak için etkileyici müdahaleler yapar.

El-Kindi'nin bütün bunlar üzerindeki rolü neydi? Aslında tam olarak emin değiliz. Ve bu metne kendi düşüncelerini ekleyerek genişletebilmişti.

Açıkçası, el-Kindi ve mesai arkadaşları 'doğru' bir çevirinin, yalnızca ana metne uygun olan değil aynı zamanda hakikati ifade eden bir tercüme olması gerektiğini düşünüyorlardı. Fakat el-Kindi bu durumla yetinmedi. Ayrıca, genellikle Halife dahil olmak üzere, hamilerine mektup türü şeyler veya risaleler gibi bir dizi bağımsız eserler yazdı. Bu mektuplar, Grek düşüncesinin önemini ve gücünü ve bu düşüncelerin 9. yüzyıl İslam'ına ilişkin kaygılara nasıl cevap verdiğini açıklar. Aslında, O Helenik düşünce için bir elçi vazifesi görüyordu. Bu durum, onun Grekçe yazmış kadim seleflerinin körü körüne takipçisi olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, el-Kindi'nin ekibinin özgünlüğü, Helenik düşüncenin uyarlanması ve benimsenmesine dayanıyordu. El-Kindi, Aristoteles ve Plotinus'taki ilk ilkenin Kuran'daki Allah'la özdeşliğini kurmaya çalıştığında, bu yöntem çeviriler tarafından ilkenin bir yaratıcı olarak muahedesi henüz hazırlanmış durumdaydı. El-Kindi, bugün bizlerin unutmaya meyyal olduğu şeyi biliyordu: Felsefî eserleri çevirmek, felsefe yapmanın güçlü bir yolu olabilir.



İbn-i Heysem
Herkes Karanlık Oda (Camera Obscura)'yı İlk Geliştiren Dahinin Kim Olduğunu Bilmeli 

Fizik, atom altı parçacıkların araştırılmasından galaksilerin incelenmesine kadar, maddi dünyanın çok geniş bir alanını kapsayan bir bilimdir. Fizikte en önemli şey maddenin bileşimi, davranışı ve onun temel yasalarının tümüdür. Müslüman bilim adamları tarafından fizik üzerine meydana getirilen en etkileyici çalışmaların çoğu, fiziğin bir alt dalı olan optikle ilgilidir. 

 İbn-i Heysem 

Avrupa’da daha çok olarak Latince ismi olan 'Alhazen' olarak bilinen İbn-i Heysem, 965 yılında Basra'da doğdu. O, civardaki okullarda öğrenim gördü ve o dönemde pek çok Arap bilimadamının yaptığı gibi yüksek eğitim almak üzere Bağdat'a taşındı. Ancak Fatimi halifesi el-Hâkim-Biemrillâh'la bazı sorunlar yaşadı ve bu da onun 1011'de ev hapsine çarptırılmasıyla sonuçlandı. Halife 1021 yılında ölene kadar birkaç yıl ev hapsinde kaldı. Daha sonra, tekrar bilime odaklanmak için Endülüs'e taşındı. Hayatının sonunda, memleketi Mısır'a döndü ve 1039’da orada vefat etti. 

İbn-i Heysem ve 'Optik Kitapları' 

İbn-i Heysem ağırlıklı olarak, Avrupa’da da gözden kaçmamış, optik üzerine çalışmalarıyla bilinmektedir. O, yedi parçadan oluşan "el-Menazir" kitabında geçmişten o güne değin birçok teoriye yönelik sert eleştirilere başladı. Bu teorilerden biri Göz Işın Teorisi'dir. 

Tahlil ettiği şeylerden birisi şuydu: Birisi parlak bir ışığa maruz kaldığında neler oluyor? Harici bir kaynaktan göze giren ışığın, kişinin görüşü üzerinde belirli bir etkisi olduğunu keşfetti. Kanaatini genişletmek için, ışık parçacığı ve görüntü kırılması arasındaki ilişkiyi araştırdığı bir dizi deneye başladı. Yansıma ve kırılma durumunda, optiğin cebirsel yönünün gözün anatomisi bilgisiyle ilişkili olduğunu öğrendi. Kitabında bir gözün tüm bileşenleriyle birlikte taslağını yapmasının sebebi buydu.

İbn-i Heysem kitabında, göz yüzeyine ulaşan ışığın aslında görülebilen nesneden geldiği üzerinde ayrıntılara girdi. Yazar David C. Lindberg (yakın zamanlarda vefat eden Amerikalı bilim tarihçisi) Göz Işın Teorisi: Kepler'den Kindi'ye isimli kronolojik kitabında İbn-i Heysem'in teorisini şöyle tanımlar: "Işık tüm görülebilir nesneleri aydınlatır ve daha sonra bu ışık göz yüzeyine ulaşarak insanların söz konusu nesneyi algılamasını sağlar." 

İbn-i Heysem'in açık biçimde Göz Işın Teorisi'ni sorgulaması ve kendi deneyleri vasıtasıyla kendi varsayımlarını kanıtlarla desteklemesi sayesinde, Batı'dan geniş kıymet gördü. 

Belçika kökenli Amerikalı bir bilim tarihçisi olan George Sarton, bu nedenle Bilim Tarihi isimli kitabında İbn-i Heysem'i bilime katkılarını saygıyla anıyor. İbn-i Heysem, şimdiye kadar dünyanın bildiği en büyük Müslüman fizikçisi ve optik talebesi oldu. Halefleri İngiltere'de veya Fars'ın uzak yerlerinde yaşamış olsalar da, onların her biri aynı kaynaktan beslendi. Bacon'dan Kepler'e kadar Avrupa fikir dünyası üzerinde muazzam bir etkisi vardı.” 

İbn-i Heysem ve karanlık odası 

İbn-i Heysem birçok deneyinde, anlamı "karanlık oda" olan, el-Beytü'l-Muzlim (البيت المظلم) terimini sık sık kullandı. Bununla birlikte, küçük bir delikten görüntü gönderen karanlık odayı geliştirdiğini açıkladı. İbn-i Heysem gibi "karanlık oda" yoluyla ışığın etkilerini araştıran seleflerinden (Aristoteles, Öklid veya el-Kindi) hiçbiri, ekran üzerine yansıtılan her şeyin deliğin diğer tarafından geldiğini ispat edemedi. 

Bununla, İbn-i Heysem, bir lamba kullanarak geniş bir yüzey boyunca yayılmış ve düzenlenmiş birkaç ışık kaynağı ile yapılan bir deneyle bunu kanıtlayan ilk kişi oldu. O 'karanlık oda' kullanarak bir görüntüyü ekran üzerine yansıtmayı başaran ilk bilim adamıdır. Ayrıca, tarihte çalışan bir kamera geliştiren ilk bilim adamıdır.



Nasiruddin Tusi
Darwin'den 600 yıl daha eski ilk evrim teorisi

Nasiruddin Tusi İranlı bir bilge ve üretken bir yazardı. Aynı zamanda bir mimar, astronom, biyolog, kimyager, matematikçi, filozof, doktor, fizikçi, bilim insanı, teolog ve fetvasına başvurulan en yetkili müçtehiddi.

O, İsmailî olsa da sonradan Caferî doktrini benimsedi. İbn Haldun (1332-1406), Tusi'yi son İranlı bilginlerin en büyüğü olarak görüyordu.

Tusî, 25 tanesi Farsça geri kalanı Arapça yazılan yaklaşık 150 yapıta, aynı zamanda Farsça, Arapça ve Türkçe yazılan bir ilmi esere sahiptir. Nişabur'da yaşadığı zaman süresince müstesna bir bilgin olarak ün kazanmıştı. Tusî'nin nesirleri, bir Müslüman müellif tarafından kaleme alınan en büyük külliyatlardan birini temsil eder.

Hem Arapça hem Farsça yazan Tusî, sadece dini (İslamî) konularla değil, aynı zamanda dini olmayan veya seküler (Antikçağ bilimleri) konularla da ilgilenmiştir. Onun çalışmaları arasında Öklid, Arşimet, Batlamyus, Autolycus, ve Bitinyalı Theodosius'un Arapça tercümeleri yer alır.

Tusi, Ahlâk-ı Nâsırî isimli eserinde, Charles Darwin'in doğumundan yaklaşık 600 yıl önce türlerin evrimine ilişkin temel bir teori ileri sürdü. Evrim teorisine, bir zamanlar eşit ve benzer maddelerden oluşan evrenle başlar.

Tusi'ye göre, iç çelişkiler ortaya çıkar ve bunun sonucunda, bazı maddeler diğerlerinden daha hızlı ve farklı bir biçimde gelişmeye başlar. O, daha sonra elementlerin önce minerallere, sonra bitkilere, sonra hayvanlara ve en son olarak insanlara nasıl dönüştüğünü açıklar. Tusi, kalıtsal değişkenliğin canlıların biyolojik evriminde nasıl önemli bir faktör olduğunu şöyle açıklar:

"Yeni özellikler kazanabilen organizmalar daha değişkendir. Sonuç olarak, onlar diğer canlılara göre daha avantajlıdır. [...] Vücutlar, iç ve dış etkileşimlerin bir sonucu olarak değişirler."

Tusi, organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağladıklarını şöyle açıklar:

"Hayvanların ve kuşların dünyasına bakın. Onlar savunmak, korunmak ve günlük yaşam için gerekli olan, güçler, cesaret ve uygun aletler (organlar) da dahil olmakla, her şeye sahipler. […] Bu organların bazıları gerçek bir silahtır. [...] Mesela, mızrak gibi boynuzlar, dişler, keskin pençeler, iğneler, ayaklar ve çomak-toynaklar. Bazı hayvanların iğneleri ve dikenleri oklara benzemektedir. [...] Savunma araçlarına sahip olmayan hayvanlar (ceylan ve tilki gibi) uçarak veya kurnazlıkla kendilerini korurlar. [...] Mesela arılar, karıncalar ve bazı kuş türleri kendilerini korumak ve birbirlerine yardım etmek için topluluk halindedirler."

Tusi üç tür canlı olduğunu kabul ederdi: bitkiler, hayvanlar ve insanlar. O şöyle yazar:

"Hayvanlar bitkilerden daha yüksek derecededir, çünkü onlar bilinçli hareket edebilirler, yiyeceklerinin peşinden giderler, bulurlar ve faydalı şeyleri yerler. [...] Hayvan ve bitki türleri arasında birçok farklılık vardır, [...] Her şeyden önce, hayvanlar alemi daha karmaşıktır. Ayrıca, akıl, hayvanların en yararlı özelliğidir. Akılları olduğu için, onlar yeni şeyler öğrenebilir ve yeni, içsel olmayan yetenekleri benimseyebilirler. Örneğin, eğitimli at veya avcı şahin, hayvanlar aleminde daha yüksek gelişim noktasındadır. İnsan mükemmelliğinin ilk adımları buradan başlamaktadır."

Tusi daha sonra insanların hayvanlardan nasıl geliştiğini açıklıyor:

"Bu tür insanlar (muhtemelen antropoid maymunlar) Batı Sudan'da ve dünyanın diğer uzak yerlerinde yaşıyorlar. Onlar, alışkanlıkları, eylemleri ve davranışlarıyla hayvanlara yakındırlar. [...] Beşer, onu diğer canlılardan ayıran özelliklere sahip olsa da, onu hayvanlara, bitkilere ve hatta cansız cisimlere bağlayan başka özelliklere de sahiptir. [...] (İnsanlık yaratılmadan) önce, organizmalar arasındaki tüm farklılıklar fıtriydi. Bir sonraki adım ruhani mükemmelliyet, gözlem ve bilgi ile ilişkilendirilecektir. Tüm bu gerçekler, insanın evrim merdiveninin orta basamağında yerleştirildiğini ispatlıyor. Beşer, fıtratı gereği alt seviye varlıklarla ilişkilidir ve sadece iradesinin yardımıyla daha yüksek bir gelişim seviyesine ulaşabilir."


Kindi, İbn Heysem ve Nasiruddin Tusi metinlerini çevirip yazının yayınlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Mesut Özdil'e teşekkürlerimle.

Kaynakça:

https://aeon.co/ideas/arabic-translators-did-far-more-than-just-preserve-greek-philosophy

http://mvslim.com/islam-and-science-ibn-al-haytham-the-eye-of-physics/

https://www.thevintagenews.com/2016/08/27/priority-first-theory-evolution-600-years-older-darwin/

11 Ağustos 2017

Platon'un Porphyrios'a Mektubu

Feniks'e işaret eden bir detay.
Üzüntü ile Kederin Kaldırılması ve Zühdün İsbatı Hakkında Sorulmuş Bulunan Bir Soruya Cevap Olarak Filozof Eflatun (Platon)'un Ferfiryus (Porphyrios)'a Mektubu

Allah'ın adı ile… Gerçek Melik, Hakiki İlah! Ayrı kelimelerle çağrılan ve ittifakla istenen tek Maksud! İlk hareketlerin başlangıçlarının tükenmez kaynağı olan Kadim. Yapıcı ve bozucu zıtların yaratıcısı. Böylece kuvvetini ortaya koyup kudretini açıkladı. Akıl, düşünce ve hayal sınırlarını aştı. Sıfatlandırılamayan Zat ve kavranamayan sıfat. Şanı Yüce, unsurların unsuru, kuvvetlilerin kuvvetlisi, hareketlerin hareket ettiricisi. İsmi mukaddes, kadri yüce. Nurların nuru, zamanların zamanı ve dehrlerin dehri. Ulu ve mutlak münezzeh. Değişikliği olmayan, müddetinin kopukluğu bulunmayan daimiliği ile ebedi ve kusursuz olarak kusursuz. 

Yalnız O'na el açar; beni ve seni (kendinden olan ve kendisine uygun bulunan) tertemiz akıl ile iyi ve doğru işe tahsis kılmasını sadece O'ndan isterim. Zira O, iyiliği elinde tutandır. O, iyiliğin kendisidir. O her şeye kadirdir. 

Mektubun geldi. Allah, seni başarının sırrına ulaştırsın. 

Sana açıklama yapmamı istiyorsun: Âlemde çoğuna arız olan pek azının kurtulup uzak kalabildiği keder ve üzüntünün (mahiyeti) nedir? İsmi aklın ve idrakin ötesinde olan Rabb'ın onları da faziletli ve üstün kılmış olmasına rağmen keder ve üzüntünün çoğunluk üzerine hâkimiyeti nasıl olur? Üstelik O Yüce yarattıklarında yersiz ve faydasız bir şey yapmamıştır. Aksine, O'nun yarattıklarının hepsinin kendi kendine yeterli olduğu, hiçbir canlının başkasına muhtaç bulunmadığı görülür. Üstelik O, insanı da; akıl, ifade gücü, delillerin ve burhanın bilgisi ile üstün kıldı. Amma, yaratıkların en şereflisi olmasına ve üstün akla sahip bulunmasına rağmen yine de ona keder ve üzüntü arız olmaktadır. Şu halde, realitede bu, acaba gerçek olarak mevcut mudur? Yoksa zatının bozukluğuna, aklın idrakini sağlayan ince aletlerin eksikliğine bağlı, dıştan gelen bozuk ve arızi bir fikirden mi ibarettir? 

Allah seni yüceltsin. Bildiğim ve düşünebildiğim kadarı ile sana cevap vermeğe çalışacağım. Zira, aklımızın erdiği budur. Eğer sonuna varalım dersek, ilmin sonu yoktur ki biz ona ulaşalım. O, sonların sonunun, gayelerin gayesinin ötesindedir. Allah, hayra yöneltip seni kendine dost kılsın. 

Şayet, her elemi sebepleri bilinmez ve şifası bulunmaz olarak kabul ediyorsan, bu takdirde sana, üzüntü ile kederin (mahiyetinin) ne olduğu ve şifaların bulunabilmesi için de sebeplerinin neden ibaret bulunduğunu açıklamam gerekiyor. Allah yardımcı olsun. 

Keder; fikirlerin dağınıklığı, nefsin şaşkınlığı, onun haraplığı; süratle gidip gelişi demektir. Üzüntü ise; büyük bir sarsıntı; gücü parçalayan, enerjiyi söndüren, cismi eriten, zamanları karartıp karıştıran, ömrün temelini kemiren şiddetli bir darbedir. Bu; sevilenin kaybından, istenilenin elden kaçırılmasından doğan, nefse ait bir elemden ibarettir. 

Eğer, bu geçici ve aşağılık dünyanın adamları, sahip oldukları ile içinde bulunduklarını iyice düşünebilselerdi, onların geçici görüntülerle değişen benzerliklerden ibaret bulunduklarını ve zamanın kendilerini halden hale koyacağını, farklı durumların onları kalıptan kalıba sokacağını anlarlardı. Öyleyse onlar, kendi nefisleri için üzülmekle işe başlamalıdırlar. Zira bu, onların sevdikleri ve istedikleri uğrunda duydukları elemin en yerinde olanıdır. Çünkü bu takdirde onlar, nefsi yok etmekle yok olacaklarını, onu kaybetmekle kaybolacaklarını anlarlar da marifetleri önce buna çevrilir, böylece nefislerin ve görüntülerinin baki olmadığının farkına varırlar. Zira oluş ve yok oluş âleminde her şey yok olup gidicidir. Öyleyse onların istekleri (aslında) yok olup gidecek olan fani şeyde sebat ve devam aramaktan ibarettir. Oysa devam ve sebat, ancak akıl âleminde vardır. Bu; zamandan, onda olmayan şeyi isteyerek, ondan, kendi tabiatında bulunmayanı istemiş olan kimse (nin haline) benzer. Tabiattan, tabiatta bulunmayan şeyi isteyen kimse (esasında) var olmayan şeyi istemiş olur. 

Diyorum ki: Zamanı tanımayan, değişikliklerin aslından habersiz olan kimse, bu dünyanın alışılagelmiş veçhesi değişince ancak ve bununla birlikte duygulara has olan zevklerden; yemedeki lezzetten, içmedeki keyiften, giyinmedeki gösterişten, evlenmedeki hazdan ve buna benzer şeylerden uzaklaşıp ayrılır ve o zaman kendisinin; bunların birer arazdan ibaret bulundukları ve kendilerinin zorbalıkla, ya da halkın ticaret ve sanat diye isimlendirdiği bir nevi kurnazlıkların dışında başka yollarla elde edilmelerinin mümkün olmadığı hakkındaki bilgisi kesinlik kazanmış olur. Sevdiği şeylerin muhakkak yok olup gideceğini de yakından anlar. Bunu idrak etmeyen, yukarıda da söylediğimiz gibi, bozulandan bozulmamasını, yok olup gidenden yok olmamasını istemiş gibidir. Musibete uğramamayı istediğimiz zaman, olmamayı istemiş oluruz. Zira musibetler ancak bozulanın bozulması ile olur. Eğer, fasit olmasaydı, oluş olmazdı. Şayet o, sevdiklerinde sebat ve bekayı aramış olsaydı, yolculuk için bekanın tabiatına yönelir, hemen nefsine kanaati yerleştirir, hırsın getireceğini beklemez ve kendini yok olup gidecek, nefsini pişmanlıkla üzüntü içinde bırakacak şeylerle yormazdı. Aksine o, nefislerini gerçekten terbiyeye almış, gözünü geleceğe dikmeyen, gidene hayıflanmayan parlak gönüllü uluların terbiyesiyle nefsini terbiye ederdi. İnsanların zaafı, düşkünlük ve ahmaklığı; her gidenin ardından ve her gelenin önünden koşturmasıdır. Oysa insan, hakiki olarak nefsini terbiye edip ona doğrunun yollarını gösterince, önce de belirttiğimiz gibi, üzüntüyü atmayı, kederi dağıtmayı gerçekleştirerek kısa zaman içinde hayatını değerlendirir. 

Görülüyor ki insanda alışkanlıklar huy ve mîzaçla birlikte, onun yolunda ve gidişinde yürür. İnsan alışkanlıkları kazanarak onları tabiatla kaynaştırıp kedere bağlar da ona bulanır. Şayet o, kendisini lezzetli yemeğe alıştırdığı halde, lezzetlisini yemiş olsa, bu da o işi görür ve onu doyururdu. Çünkü bir süre sonra (lezzetli ve lezzetsiz) ikisi de eşit hale gelir ve ikisi de aynı şekilde tokluk duygusunu meydana çıkarırlar. Lezzet ise burada sadece bir an için ortaya çıkar. Hatta isteyip hoşlandığı şey ortada dursa da insan doyunca onu bırakır ve iter. Giyilecek şeyler de böyledir. İnsan, gönlünün arzu ettiği, örf ve âdetin güzel bulup kendisine hoş gösterdiği şeylere karşı hırsla sarılır. Fakat böyle olmayanını giyse, bu da onu kandırabilir. Ayıp yerlerin örtülüp âdetin yerine getirilmesinde hepsi birdir. 

Eğer insan, hikmete bürünüp gıdaların en iyisi, giyim ve süslerin en üstünü olan ilimle ziynetlenirse, elbisenin yokluğundan gam duymaz. Nitekim hikâye edildiği üzere Kral Antiyakhos yanına geldiği zaman hâkim Diogenes, onun için ayağa bile kalkmamıştı. Yaver ona ayağı ile dürtünce Hâkim ona; bu, insan işi mi, yoksa hayvan işi mi? Ban yaptığın sana hangi sıfatı yükler? dedi. Öteki: Krala ta'zim için ayağa kalkmadın, dedi. Hâkim cevap verdi: Kölemin kölesi için neden ayağa kalkayım? Kral, olanları görüp konuşulanları duyunca Hâkim'e, ben neden senin kölenin kölesi oluyorum? dedi. Hâkim şöyle cevap verdi: Sen dünyanın kölesi ve hizmetçisisin. Bir şeyi terk eden ondan güçlü ve ona hâkim demektir. Ben dünyayı bilerek ve isteyerek bıraktım. Oysa sen ona mecburi olarak hizmet ediyorsun ve ister istemez onun kölesi olmak durumundasın. Kral, onun demek istediğini anlamıştı. Çünkü o da hâkim idi. Sonra sözü kendisine çevirdi ve "benimle dost olursan, altın ve gümüş hazinelerini önüne sererim" dedi. Hâkim ona dedi ki: Onların kendi değerleri olsaydı, en önemsiz şeylerle değiştirilmezlerdi. Kral ona: "Sana güzel yemekler ikram ederim" dedi. Kral: Sana en güzel elbiseler giydiririm, dedi. Hâkim: Bedenlerimizi ilim ve takva elbisesiyle süslemememiz hususunda bizden önce gelen hâkimlerin öğütleri vardır, diye cevap verince, Kral, üzüldü, ağladı ve çekip gitti. 

Görüyoruz ki insanların bir sürü adet ve alışkanlıkları arasında mal toplayıp biriktirmeye karşı büyük hırsları vardır. İçinde ümit ışığı olan şey, kendileriyle birlikte gelişip büyüyünce ona bağlanırlar. Aslında, bunda engellenselerdi, onu da bir musibet ve bir üzüntü olarak kabul ederlerdi. İşte alçaltıcı ve adi davranışlara karşı olan hırsı ile –saçını sakalını yolan- bu kadınsı adam, şayet o, bu hareketlerinden vaz geçirilip büyük insanların sırasına konularak onların huy ve ahlak libasına bürünmeye zorlansaydı, bunun için de kederlenir, bunu da bir musibet olarak görürdü. Ahlaksız kişi, yürüdüğü bu çirkin yolda, bunca hatalı davranışları ve tutarsız tavırlarıyla çok üzücü sonuçlara uğrar. İşi, ölüme, idama, rezalete, aleme ibret olacak bir hale dönebilir. Şayet, herhangi bir bela, bir musibet kendisini kurtuluşa yönelmeğe çağırsaydı, o, bunu da bir eksiklik, bir üzüntü sayardı.

Öyleyse, şimdi düşünelim: Onun üzüntüsü akıldan gelen bir zaruret midir? Yoksa bu, asılsız bir arazdan ve fasit bir duygudan mı ibarettir. 

Sözü edilen alışkanlıklar, onları tabiat haline getirmiş ve onların peşinde koşmayı kendine vazife edinmiş kimselerde cereyan eder. 

Alışkanlığın, tabiatın yolunda yürüdüğünü göstermekle biz, alışkanlığın, tabiatı düzelttiğini ya da bozduğunu onu üzüntüye ya da sevince soktuğunu belirtmiş oluyoruz. 

Şu halde nefisler için gerekli olan; iyi ve kanaatkâr bir tabiatla, kötü huy ve isteklerin getirdiği üzüntünün ortadan kaldırılmasından ibarettir. Zira duygu olarak beğenilen ya da çirkin bulunan, tabiatın kendinde gerekli olan şey değildir. Aksine bu, alışkanlıklardan ibarettir. Öyleyse gayemiz, nefislerimizi gönül huzuruna ve riyazete alıştırmak olmalıdır. Şayet nefis zahmet ve yorgunluğa uğrarsa kendisini hemen ya da ileride rahata kavuşturmak için onun zahmetine ve onunla mücadeleye katlanmalıyız. Nitekim hastalıklara maruz kalan nice kimsenin, acısına katlanarak, uzvu dağılıp organı kesmeye giriştiğini ya da yarmaya, sarmaya başvurup yaranın kapanmasını ve ızdırabın dinmesini çabuklaştıracak tedavinin acılarına katlanarak, neticede rahata kavuşmak ümidiyle söylenenlere sabrettiğini görmüyor musun? Öyleyse biz, hak ve kurtuluş yoluna kavuşmak için kötüye ve batıla karşı mücadelede nefsin acılarına nasıl katlanmayız? Zira nefsin tedavisinin tehlikesi az, işi daha hafif kıymeti ise daha büyüktür. Çünkü o, bedenin hükümdarıdır. Hükümdarın bozulmasıyla halkın işleri de bozulur. Şehvetler, nefse hükmedici ve ona musallattırlar. Akıl ise, hepsinin hâkimi ve temelidir. Aklı olan kimse, nefsinin fesadını önleyip onu hastalıklara karşı korur. O, hakikat ilacı ile acı sabırla, gerçeği ve külfeti yüklenerek nefsini tedavi etmeli ki, nefis kendine teslim olsun da gamı, kederi atarak ölmez arzulara ve beka âleminin sükûnuna dönsün. Zira onlar, açıkladığımız üzere, Hâkim Hermes'den edilen şu rivayete benzer: O der ki, merhamete en çok muhtaç olan kimse, kötü bir melekenin içine düşmüş olandır. Ona; kimdir bu? Denildi. O şöyle dedi: Şehveti arttıkça üzüntüsü çoğalan kimsedir. O, bütün kazancı ile birlikte, yokluk damgasını yemiştir. Aklı nefsini yenen, idraki nefsine hâkim olan, hür akıllı kişidir. Akıl, temel ve asıl olan şeydir. 

Allah'ın merhamet edip bu dünya sıkıntılarından koruduğu kimse, merhamete ve öbür dünya sıkıntılarından kurtarılmaya daha çok layık olan kişidir. Hak yolunu arayan kimse! İsteyen için o, apaçıktır. Öyleyse kişi, kendisi için gerçekten lüzumlu bulunan şeyi istemekte samimi olabilmek için nefsini üzüntü bağlarından koparsın ve bu aşağı, fani alemin ağırlılarından aldığı yükünü azaltsın. Rivayet edildiğine göre Sokrat, kör bir kuyuya girip kıvrılır. Üzerini toprakla örter ve oradakilere: Sıkıntısının azalmasını isteyen, üzerindekini azaltsın, der. Bazıları; ey efendi! Ya kuyunun sağlam kısmı göçerse? O şöyle der: Şayet göçerse, yer neden göçsün, toprak neden yok olsun! 

Yine Rum Kralı Elzer'den rivayet edilir ki kendisine değerli, kıymetli, güzel bir taht hediye edildi. O, buna pek sevindi, memnuniyeti arttı. Yanındakiler de güzelliğini takdir ettiler. Topluluk için bir hakim bulunuyordu. Kral ona, sen konuşmuyorsun! Bu taht hakkında sen ne dersin? Dedi. Hâkim ona: Ben derim ki; o, sendeki bir yokluğu, bir fakirliği ortaya çıkardı. Arızi bir sevinç de ona eklenince, sendeki musibetin büyüklüğünü gösterir, dedi. Hikaye edildiğine göre Kral, bu toplantıdan bir süre sonra bazı adalarda bir gezintiye niyetlenir. Seyahatinde, makam olarak kullanılmak üzerse, bu tahtın da alınmasını ister. Gemi, taht ile birlikte parçalanır ve batar. Kral, büyük bir üzüntüye kapılır. Ölünceye kadar bu üzüntüden kurtulamaz. Dolayısıyla o, Hakim'in hikmet gözü ile önceden gördüğü duruma düşer. 

Şu halde bilmek gerekir ki, her musibet ve üzüntü, sözünü ettiğimiz gibi, gelip geçici şeylerdendir. İyice düşününce bunu anlarız, kederimiz dağılır ve gönlümüzün gamı kalkar. Kesin olarak bunu kavradığımız zaman musibetlerin içindeki acı kalkar ve nimetin özüne dönüşür. Bundan da, akıllı kişiler, musibetlerin aslında birer nimet olduklarını açıkça anlarlar. Dolayısıyla onlara şükür, çekip çevirenine ise hamd etmek gerekir. 

Ey dostum! Bu hükümleri nefsinde derin derin düşün! Böylece hüzün felaketlerinden kurtulup, şehvetin arazlarını nefsine yerleştirmeden, özellikle aklın tasvibine girmeyen gam vadilerine uğramadan, züht ve takva sahiplerinin derecesine yükselirsin. 

İşte Allah'ın yardımı ile biz, durup düşünecek kimse için delil olabilecek şeyleri açıklamış bulunuyoruz. Bununla birlikte biz, ya kendi fiillerimizden ya da başkasının fiilinden ötürü üzülmeden geri kalmayız. Ancak eğer üzüntümüz kendi fiilimiz için ise, bizi üzecek şeyi yapmamalıyız. Şayet biz, bizi üzecek bir şeyi yapar, onu yapmaktan kendimizi alıkoymaz isek, kendi istemediğimiz şeyi kendimiz için getirmiş oluruz. Durum bundan ibarettir. Eğer bizi üzen başkasının fiili ise, bize ait olmayan, bize yarar getirmeyen, biz üzülsek de utancı sahibin ait olacak olan şeye üzülmeliyiz. 

Açıklamış olduğumuz yolu benimseyen kimsenin geçici görüntülere karşı olan hevesi azalsın. O, öbür dünyanın gerçek delillerini düşünmeye koyulsun. Musibetler onu üzüntüye çekse de o, içine kederin karışmadığı, fesadın bulaşmadığı hazları bulmaya çalışsın. 

Çoğunlukla insanlar, ölümü bir musibet kabul ederek, ondan çekiniyorlar. Ben diyorum ki, alacaklıdan kaçan, yalnızca borcu ödemeye hazır olmayan kimsedir. Onu hazırlamış olan ise, onu ödemeyi alacaklıdan daha çok isteyen kimsedir. Şayet insanlar, ölüm hadisesini iyice kavrayabilselerdi, aşağılık değil, onun övülmeye değer bir şey olduğunu anlarlardı. Çünkü ölüm, tabiatımızın bütünleyicisidir. Eğer ölüm olmasaydı, insan olmazdı. Zira insanın tarifi ve vasfı şudur: İnsan, canlı, akıllı ve ölümlü bir varlıktır. O, ölümlü olmasaydı, insan olmazdı. Her ne kadar insanlar ondan kaçıyor ve gerçekten onun vukuunu istemiyorlarsa da bununla birlikte insan, öbür dünya evinin yolcusudur. 

İnsan bir akledip düşünse; o, acze ve eksikliğe bulanmış bir nutfeden ibaretti. Sonra kendisiyle imtizaç etmiş olan tabiatların özünden ayrılmakta serbest bırakıldı da o, içinde bulunduğu durumdan başkasını seçmedi. Sonra, Tanrı'nın arzusu, Yaratıcısı'nın iradesi tecelli ederek onu yumurtalarda oluşmaya sevk etti. Eğer nakli sorulsaydı, o bunu istemezdi. Sonra yumurtalardan daha geniş yer olan rahime yollandı. Şayet kendine teklif edilseydi, o, kalmayı isterdi. Sonra oluşum ve olgunluğun tamamlanması için zoru zoruna içeriye, rahimdeki çocuk kesesine gönderildi. Şayet geniş aleme gönderileceği söylenseydi o bunu istemez, yerini seçerdi. Fakat sonra da o, daha önce başkasına tercih ettiği, kendini sıkıştıran rahime dönmeye davet edilseydi, dönüşü tercih etmezdi. Sonra yaratıcı irade, onu annesinin karnından koparıp şu dünya hayatına çıkarmaya karar verdiği zaman, bu ona zor geldi. Oysa âlemin genişliğini gördükten sonra ona: "Annenin karnına, ihtirasla yapıştığın yere dön!" denilseydi, o bunu reddeder, kabul etmezdi.

İşte! Ben diyorum ki; beka âlemine, o geniş yere götürülen kimse, gidişin güçlüğünden ve ruhani bekanın devamı ile kendine ulaşacak olan refah ve saadet hususundaki bilgi kısırlığından ötürü başlangıçta bunu çirkin bulsa da, beka alemini gördükten sonra o, bu dünyaya dönmek üzere serbest bırakılsaydı, onun için bütünü ile durum, bu dünyayı gördükten sonra kendisine "annenin karnına dön" denilen kimsenin ki gibi olurdu. 

Öyleyse ölüm; ona yönelen, iyice düşünen, akledip araştıran kimse için istenmeyecek, çirkin bir şey değildir. Zira biz, sınırlı bir alemde, kapalı bir felekte, yıkılacak bir evde göçebe konuklar olarak bulunuyoruz.

İmdi biz, bütünü ile bu alemdeki üzüntü, sıkıntı, gam ve kederin gerçekte sabit olmayan şeyler olduğunu ortaya koymuş, tabiatın kedere teslim ve üzüntüye sebep olmaya sevk ettiği şeyi belirtmiş, onu arayan insanlardan hiçbirinin hakikatin arayıcısı değil, aksine batılın ve muhalin arayıcısı olduklarını göstermiş bulunuyoruz. Açıkladığımız üzere ölüm çirkin değildir. Akıllı bir davranışın ilk şartı şehvet ve arzulara tabi olmaktan vazgeçip nefsi boş emellerden ve yalancı vaatlerden alıkoymaktır. Zamanı aşıp gayeye ulaşmak kesindir. Nefsi ile arzuları başıboş bırakan kimse pişman olur. Aklın tedbirine uyan, doğru yolu bulur. Öğüt ve hikmet, kendilerini dinleyip de kendileriyle amel etmeyen kimsenin aleyhine şahit olurlar da o, bu iki şahitle mahkûm olur. 

(Mektubun sonunda Pythagoras'ın bir sözü de yer alır.)

Pythagoras der ki: Zengin olmak arzusunu attığın zaman, zengin olmuş olursun. Çoğu kimse zanneder ki fakir; hiçbir şeye malik olmayan, zengin ise, pek çok şeye sahip bulunandır. Bu zenginlik ve fakirlik arızidir. Tabii halde fakir; arzuları çok olandır. Tabii olarak zengin de; hiç kimseye muhtaç olmayan, yani; arzusuna sahip olup nefsini zapt edendir. Zira arzusuna sahip olabiliyorsan, işte bu, en büyük zenginliktir. Çünkü şehvetine sahip olan, bütünü ile âleme müstağni kalandır.

Benzer okumalar:



Platon, "Porphyrios'a Mektup", çev.: Fahrettin Olguner, Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, sayı: 4, yıl: 1980, s. 251-259.

Elif Akyol, "Üzüntüyü Yenmenin Çareleri - Kindî Merkezli Bir İnceleme", (Yüksek Lisans Tezi, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015), s. 115-122.


8 Ağustos 2017

Kindi — Üzüntüden Kurtulma Yolları



Üzüntünün Sebepleri

El-huzn (üzüntü), sevilen şeylerin elden gitmesinden ya da amaçlanan şeylerin gerçekleşmemesinden doğan nefsânî bir acıdır. Sevdiklerimizi kaybetmemek ve isteklerimizden mahrum kalmamak istiyorsak akıl âlemini gözetmeli; seveceğimiz ve istediğimiz şeyleri bizim için elverişli kılınmış olanlardan seçmek suretiyle elimizden geldiğince mutlu olmaya çalışmalı, mutsuz olmaktan kesinlikle kaçınmalıyız. Elimizden gidene üzülmemeli, duyusal varlıklardan olup sürekliliği bulunmayan şeyleri istememeliyiz. İstediğimiz şey olmadıysa olabilecek şeyi istemeli, böylece üzüntünün devam etmesini sevincin devam etmesine tercih etmekten kurtulmalıyız. Geçici nimetlerin elinden gitmesinden, zaten olmayacak şeylerin yokluğundan dolayı üzüntü çeken bir kimsenin üzüntüsü bitmez.

Alışkanlıkların Ahlâka Tesirleri

Yiyecek, içecek, elbise ve evlenme ile bunlara benzer daha başka hissî hazlardan yararlanıp bunlarla sevinen ve neşelenen kişinin, bunlara aykırı durumları eksiklik ve musibet saydığını görürüz. Duyusal bakımdan sevilen ve sevilmeyen şeyler tabiatın ayrılmaz bir unsuru olmayıp alışkanlıklara, çokça uygulamaya bağlıdır. Şu hâlde, sevinmenin ve kaybettiklerimizin üzüntüsünden teselli bulmanın yolu alışkanlık olduğuna göre, nefsimizi buna yöneltmeli ve bunu nefsimiz için terbiye konusu yapmalıyız ki teselli ve sevinme bizim için sürekli alışkanlık ve yararlı bir huy haline gelebilsin.

Nefsin Islahı

Nasıl ki ruh bedenden üstünse, ruhun menfaati ve elemlerden kurtulması da bedenin menfaatinden daha önemlidir. Çünkü ruh yöneten, beden yönetilendir; ruh bâkî, beden fânîdir. Ruhu iyileştirmek, bedenlerimizin yararlarını gözetmekten daha önemli görevimizdir. Bizi biz yapan bedenlerimiz değil, ruhumuzdur. Bedenlerimiz, ruhlarımızın fiillerini gerçekleştirmede kullandıkları araçlardır. Kişiliklerimizi iyileştirmemiz, araçlarımızı iyileştirmemizden daha önemlidir. Ruhlarımızın ıslahıyla uğraşırken katlandığımız acı ve sıkıntı, bedenleri iyileştirmek için katlandığımız güçlüklere göre önemsiz ve hafiftir.

Üzüntüyü Yenmenin Başlıca Yolları (Risâle fi'l-Hîle li-def'i'l-ahzân/رسالة في الحيلة لدفع الأحزان)

1. Üzüntü bizim yaptığımız bir işten, bir sebepten doğuyorsa bu işi yapmamalıyız. Yapmamak elimizde olduğu hâlde yapıyorsak, istemediğimiz şeyi istiyoruz demektir. Bu çelişki ise, akıldan yoksun kalanların işidir. Eğer sebep başkalarının fiili ise onu bertaraf etmeliyiz. Bertaraf edemiyorsak üzüntü gerçekleşmeden önce üzülmemeliyiz. Sebebin vukuundan evvel üzülmekle bu sebep ortadan kalkmaz. Sebebin vukuunu kesinlikle önlemek gereklidir. Üzüntü sebebi doğmadan önce üzülmeye kalkışmak fena ve utanç vericidir. Kendi nefsine üzüntü çektiren insan nefsine zarar vermiş olur. Nefsine zarar veren ise kendisine kötülük etmiş olduğundan cahil ve zalim sayılır. Zalim, belaya aldırmazlık eden yılgın kişidir; bedbaht ise belâyı gidermeye çalışmayan insandır.

2. Üzüntüyü yenmenin başka yolu, başkalarının uğradığı üzüntüleri düşünmektir. İskender, ölünce üzülmemesi için annesinden şunu istemişti: İskender'in ölüm haberini alınca "ömründe herhangi bir musibete uğramamış olanların yiyip içip eğlenecekleri bir toplantı düzenle, ki İskender'in matemi sürurla geçsin." Annesi bu emri ilan ettiğinde davete kimse gelmedi. Musibete uğramamış hiçbir insan bulunmadığından icabet olmamıştı. Bunun üzerine kadın şöyle dedi: "Anladım ki ilk musibete uğrayan ben değilmişim, musibet sadece tek kişinin başına gelen bir olay değilmiş."

3. Üzüntü tabiî değil ârizîdir. Birçok insanın kayıpları olmuştur. Kaybına veya mahrumiyetine razı olmuştur. Nitekim mülkünü kaybetmiş olmaktan dolayı üzüntüye düşen bir insan görürsek düşünmeliyiz ki, birçok insan bu servete sahip olmadıkları hâlde üzüntülü değildir. Demek ki üzülen insan üzüntüyü kendisi ortaya çıkarmıştır. O zaman kendimiz için böyle değersiz durumlar üretmemeliyiz. Âdi bir şeyi kendisine reva gösteren akılsızdır. Akılsız varlıklar olmaya razı olmamız bize yaraşmaz. Bu, son derece aşağılık bir durumdur.

4. Düşünmemiz gerekir ki, başımıza bir şey gelmesini istemiyorsak, hiç var olmak istemiyoruz demektir. Musibetler, bozulma niteliği taşıyan şeylerin bozulmasından ileri gelir. Musibetlerin olmamasını istersek, tabiattaki oluş ve bozuluş kanununun ortadan kalkmasını istemiş oluruz. Bu ise imkânsızı istemiş olmak demektir. İmkânsızı isteyen, muradından mahrum kalır. Bu da bedbahtlıktır. Böyle bir huydan utanmak gerekir. Cahillik ve bedbahtlık seviyesine düşmekten kaçınmalıyız. Cahillik alçaklık; bedbahtlık ise başkalarının acımasından memnun olma duygusu doğurur.

5. İnsanın ellerinde bulunan şeylere başkalarından daha layık değiliz. İnsan bunlara sadece elinde tuttuğu sürece sahip olur. Oysa asıl kazançlarımız, manevî hayırlarımızdır. Kaybedecek olursak üzülmekle mazur sayılacağımız şeyler manevî hayırlardır. İnsanlar tabiî olarak sahip olacakları şeyleri elde etmesinler diye kederlenmek hasetçinin işidir. Kıskançlık ise kötülüklerin en fenasıdır. Kendisi için faydalı olduğunu düşündüğü şeyden dostunun mahrumiyetini isteyen kişi, kötü olanı dostu için istiyor demektir. Dostlarının başına kötülük gelmesinden sevinen kişi kötüdür. Dostunun iyi şeylere sahip olmasından üzüntü duyan kişi tam bir hasetçidir. 

6. Elimizde bulunan her şey Hak Sahibi'nin bizdeki emanetidir. O, bizdeki emanetini geri alabilir ve dilediği bir başkasına verebilir. Emanetler bizden alındığı zaman üzüldüğümüzde kınanmaya ve hakarete müstehak oluruz. Çünkü bu tutum aç gözlü, cimri ve iyiliği kötüden ayıramayanların ahlâkıdır. Emanet Sahibi, bize verdiği emanetlerin en değerlilerini değil, aksine değersizlerini almaktadır. Memnuniyetimizi sürdürmek emanetin en değerlisidir. Şükür, O'nun rızasına uygunluğun bir ifadesidir. Kimsenin bizimle paylaşmadığı nimetleri (şükrü) bizde bırakmıştır.

7. Kayıplara ve elden gidenlere üzülmek zorunlu olsaydı bir çelişki olurdu: Hem sürekli üzülmemiz, hem de hiç üzüntü çekmememiz gerekirdi. Oysa hiçbir zaman üzülmemek için hiçbir maddi değer elde etmemek gerekirdi. Tersine maddi şeylerden uzak durduğumuzda da o şeylerden yoksun kalmamız bir üzüntü vermektedir. Bütün bunlar çelişki ve saçmalıktır. O hâlde üzüntü çekmek bizim için zorunlu değildir. Sokrat, "Üzülmemeyi nasıl başarıyorsunuz?" sorusuna, "Kaybettiğim takdirde üzüntüsünü çekeceğim şeye sahip olmuyorum" cevabını vermiştir. Neron'a pahalı bir billur hediye verdiler. Kral filozofa fikrini sordu. Filozof, "Bu şey sizdeki yoksulluğu ortaya çıkardı ve sizi büyük bir musibete attı" dedi. Kral, "bu nasıl olur?" diye sorunca, filozof: "Billuru kaybedersen bir benzerine sahip olmadığın için yoksul kalacaksın. Seni ondan mahrum bırakacak bir kaza vuku bulursa bu sana büyük bir musibet olacak" dedi.

Musibetlerinin az olmasını isteyen kişi, harici ihtiyaçlarını azaltmalıdır. Tabiatta her canlı varlıklarını sürdürecek, hayatlarını rahatlatacak şeylere bir ölçü ile ulaşır. Geçimleri bolluk içindedir. İnsanın durumu başkadır. İnsan canlılara hâkim oldukça cahilleşmektedir, akıl ve temyiz gücü arttıkça hiç de gerekli olmayan şeyleri elde etmek istemektedir. Göz alıcı varlıklar, zevk alınan süslemeler, hoş kokular. Bunların elde edilmesi yorgunluğa, kaybedilmesi acıya, ulaşılmaması özleme yol açar. Kaybedilmeye elverişli dileklerde musibet, geçici şeylerde acı ve keder, imkânsız olanı ummakta üzüntü ve dert, her güvenliğin sonunda korku vardır. Bir insanın nefsi, kendi varlığına ait olmayan sonlu ve geçici şeylerle meşgulse onun ebedî hayatı yıkılmıştır. Toplayıp sırtlarına aldıkları, akıllarını çelen, hürriyetlerini ellerinden alan, rahatlarını kaçıran, yerlerini daraltan, yüklerle ağırlık yapan metalar insanın eziyetidir. Nesneler bizim için üzüntü kaynağıdır. Eğer üzüleceksek, gerçek vatanımızdan uzak kaldığımız için üzülmeliyiz. Orada yoklardan söz edilemeyeceği için musibetler yaşanmaz. Aslında biz, üzülmeme direncimizi kaybettiğimiz zaman üzülmeliyiz. Aklın özelliği budur. Üzülmekten kurtulduğumuza üzülmek cahillik alametidir.

8. Ölüm kötü değildir, ölüm korkusu kötüdür. Ölüme gelince o tabiatımızın bir parçasıdır. İnsan şöyle tanımlanmıştır: "Akıllı ve ölümlü canlı". Buna göre ölüm olmasaydı insan da olmazdı. Dünya denilen bu yerde bulunan insan oradan ayrılmaktan çetin bir korku hisseder. Bu tıpkı şuna benzer: Rahimden çıkarılarak dünyaya gelen bir cenine tekrar rahime geri dönmesi söylense, rahime dönmemek için dünya ve içindekiler onun mülkü olsa hepsini feda ederdi. Oysa cenin rahimden ayrılacağı zaman çetin bir korku hissetmişti. Dünyadan ölümle ayrılırken ceninin rahimden doğumla ayrıldığı hâldeyiz. O hâlde dünyanın değersiz hissî faydalarını kaybetmek kötü değil, kaybetmeden dolayı üzülmek kötüdür.

9. Bir şeyleri elde edemeyip fakir kaldığımızda, zihni, kayıplarla meşgul olmaktan kurtarmak gerekir. Çünkü elde kalanları düşünmek musibetler için tesellidir. 

10. Maddi kazançlar sonrasında musibet beklentisi içinde olunur. Oysa şimdi maddi kazançlar için musibet korkusundan kurtulmuşsan üzüntü sebebini azaltmışsın demektir. Bazı musibetler, diğer bazı musibetlerin azalmasına hizmet ederler. Bu da bir nimettir. Kendi varlığının haricinde kalan şeyleri kazanmak peşinde koşmayan kişi, kralları köleleştiren güce, acıların kaynağı olan öfke ve şehvete hâkim olur. Hastalıkların en tehlikesi nefsin hastalıklarıdır. Öfke ve şehvet güçleri fena etkilerini bir kimse üzerinde gösteremiyorsa o kimse kralların hizmetçileri üzerindeki güce benzer bir üstünlük kazanır. En büyük düşmanlarını da yenilgiye uğratmış olur. 





"İlim talebesinin altı şeye ihtiyacı vardır, ki feylesof olabilsin, bunlar eksikse talib de eksik olur: yaratıcı (ehil) bir zihin, daimî bir aşk, güzel bir sabır, gönül dinginliği, yol gösterici bir mürşit, uzun bir müddet." 

el-Kindî 


Benzer okumalar:



Yazının yayınlanmasında gösterdikleri alakadan ötürü Lütfi Bergen'e ve Kindî'ye atfedilen sözü Arapçadan çeviren Cuma Tanık'a teşekkürlerimle...

20 Temmuz 2017

Jean Borella — Akıl, Kültür ve Tradisyonalizm

Sokrates ve Öğrencilerine işaret eden bir detay. Muhtaru'l-Hikem ve Mehasinu'l-Kelim.


Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Aristoteles'te, –müdrikedeki–, faal akıl (intellect agent) ile münfail akıl (intellect patient ou possible) tasnifi şu mülâhazadan neşet etmektedir: müdrikemiz, bütün bilkuvve (en puissance) akledilirlerdir –başka bir ifadeyle: özellikle bizâtihi bilfiil (en acte) hâldeyken hiç akledilemeyeni anlayan ve a priori olarak düşünülebilir, anlaşılır bir şekilde kavranabilir şeyleri– haizdir. Aristoteles bu münfail aklı, yazıdan noksan olduğu için her şeyin açıkça yazılabildiği bir levhayla mukayese eder. Bununla birlikte; akledilir (intelligible), niteleyici maddi koşullardan soyutlanmış kendinde bir tümel (küllî) olmasına karşılık; müdrike, yalnızca, çiçek, taş vb. münferit şeylerin suretlerini nefsin tahayyül gücüne bırakan duyular aracılığıyla tanıdığı nesnelerle ilişki içindedir. Öyleyse, bilfiil akledilir olarak yalnızca müdrikede var olan –tıpkı şeyin zihinsel imgesindeki gibi– kuşkusuz şeyde (öz) mevcut bu akledilirin gerçekleşmesi nereden kaynaklanmaktadır? İnsan nefsinde, zihinsel imgenin, bu imgenin akledilir biçimini saydamlaştırdığı bir gücün mevcudiyetini farz etmek gerekir. Bu meleke, ruhumuzun bu gücü, Aristotelesçi geleneğin (Aristoteles'in değil) faal akıl diye adlandırdığı şeydir. Aquinolu Thomas'ta her insana özgü bu faal akıl, İlahî Aklın ışığına belirli bir katılımdır. Faal aklın haber verici ışığı altında zihinsel imgeden soyutlanmış akledilir; bu –etki– üzerine düşünceyle geri gelen münfail akılda kendine yer bulur, kendini ifade eder ve de bir kavram altında kullanılır. 

Bu bilişsel süreçte (en azından kısa bir takdimle verdiğimiz), kültürün ve dilin saygınlığının bir etkisi yoktur. Her şey; bilen özneyle bilinen nesne, düşünceyle dünya arasında gerçekleşir. Oysa, faal akıl ışığı altında, akledirin soyutlama öğretisinin, bilişsel sürecin (normal olarak varsaymamız gerektiği gibi) gerçekliğini sahiden de nitelediğini/izlediğini kabul edersek; gerçekleşmesinin somut koşulllarını bilmediğine de kanaat getiririz. Bu şema, sadece, bilgece inşa edilmiş bilişsel bir aygıtı dikkate alır. Burada söz konusu olan geçerliliğinden şüphe duymak değil, bir şekilde –tek başına– işlev gördüğünü belirtmektir; kimse bize bunun, marş motoru olmadan çalışan bir pistonlu motor gibi, işlev gördüğü hakkında hiçbir şey söyleyemez. Ya da daha ziyade, marş motoru burada bir tek –duyusal tecrübeyle– çalışmaktadır. –Bilişsel aygıt dikkate alınırsa– Müdrikenin bir kavram üretmesi ve her şeyin harekete geçmesi için tek bir algılama yeterli olacaktır. 

Bununla birlikte, birinci yaklaşım olarak kabul edilebilecek bu tez, mutlak bir düşünceye ehemmiyet vermiyor gibi gözükmektedir: duyusal tecrübe bizi bir tür duyusal gerçekliklerle (duyusal nesne kategorisi yeganeymiş gibi) değil, iki hususla: şeyler ve göstergeler (işitsel ve görsel) ilişkiye iter. Bütün mesele de budur. Duyumsallıklarına gelince, hiçbir şey bir göstergeyi bir şeyden ayıramaz: diğerlerinin bir belirsizliği ve her ikisi arasındaki karışıklıkların her zaman mümkün olması dahilinde her ikisi algısal olaylardır. Duyularımız üzerinde etkileri kalmasıyla, her ikisi bizi sadece bir şeylerin var olduğu hakkında bilgilendirir. Dolayısıyla, göstergenin gösterge olarak algılanması duyumsal olarak değildir. Bir gösterge olarak algılama; duyusal var olmasının kendini belirtmesi için, –algıladığımız nesneler için olduğu gibi– , başka bir şey için, bir görülmez: bir his için de zihnin bir hareketiyle kavranmasını gerektirir.

Simge Kuramı ve Tarihi'nde Helen Keller olgusu hakkındaki bu –göstergenin deneyimi–ni uzunca incelemiştik. Burada, zihin bilincine sahip insanın doğuş eylemini görürüz. İnsan kendisinin ve dünyanın ayırt edici bilincine dilin keşfinde başlar; çünkü dünyada, görünmez bir dünyanın –anlam, öz, akledilir ve kavram– görülebilir yüzü olan bir şeylerin bulunduğunu, zihnin mucizesini anlar. Dil yetisi denilen şey kültürdür.

Ne var ki, her şey bundan ibaret değildir. Kültür ve dil yetisi deneyimi, yalnızca kavranabilirin olduğu bilinçli düşüncemizi meydana getirmemektedir. Dünyadaki olaylara ad vererek, onları konuşmaların, dansların, şarkıların, jestlerin, var olma biçimlerinin ve de mitlerin arasına yerleştirerek arketipik anlamlarını üretir: önümüze şecerelerini serer. Kültürün tıpkı müşterek bir faal akıl gibi olduğunu söylediğimiz şey de bu anlamdadır. Bu da, bir taraftan, göstergenin deneyimi olarak, her insanda faal aklın eylemini uyandırır; diğer taraftan, öğretimiyle, özlere doğru kılavuzluk eder. 

Dil yetisi ve kültürün bu işlevi belki de Aristoteles felsefesinden tamamen ayrı değildir. Nikomakhos'a Etik'te şunu okuruz: "düşüncenin erdemi, büyük ölçüde eğitimde yatar, doğuşu ve gelişimiyse..." Bu, her hâlükârda, 19. yüzyılın başlarında Joseph de Maistre, Louis de Bonald, Félicité de Lamennais tarafından kaleme aldıkları şeye ve tradisyonalizm denilen akımı andırmaktadır. Birçok kilise cezasını konu edinen bu akım; öyle görünüyor ki aklın bizzat kendisinin, Tanrı'nın varoluşunun, temel özelliklerinin ve nefsin maneviyatının mutlak bir bilgisine ulaşabildiğine karşı çıktığı için, koyu dindar düşünürler açısından, 18. yüzyıl felsefî akılcılığının bir sonucu olan Fransız Devrimi'nin ideolojisine bir tepki göstermiştir aslında. Bununla birlikte, Aydınlanma ideolojisine karşı bile olsa, tradisyonalizm, döneminin böylesine bir çocuğudur ve insanın oluşumunda dilin ve kültürün işlevini dikkate almayı bilecek önemli taleplerden birini kapsamaktadır. Daha önce göstermiş olduğumuz gibi, kültür; 18. yüzyılın bütün düşüncesinde egemen olan tabiat ve insanla birlikte önemli üç sacayağından birini temsil eder. Tam anlamıyla spekülatif eserler bu üçgen içinde yer alırlar ve üçü, yeni gelinen nokta kültürünkidir, evet yenidir, çünkü –Leibniz'deki gibi, dikkate şayan birkaç istisnayla birlikte– önceki dönemlerin felsefî sorunsalından hemen hemen uzaktadır. Doğu dillerinin keşifleri, (daha ziyade Samskrutam dili), İncil'de yabancı halklardan bahseden etnografik buluşlar sadece bir kültüroloji bilincinin ortaya çıkmasına değil; körlerin ve sağırların entelektüel yaşamına, dolayısıyla göstergelerin işlevine, dilimizin ve düşüncelerimizin kökeni için doğru kullanımı sistemleştirmenin yanında dili açıklamayı ve mantığını göstermeyi amaçlayan dilbilgisi araştırmalarının gelişimine de katkı sağlamıştır. Açıkçası, tradisyonalistlerin kültüroloji bilinci –her ne kadar Maistre ve Bonald bir ilkel Vahyin varoluş kaynağı olarak gösterseler de– tin yaşamını ruhbilimselliğe indirgemeye çalışan Aydınlamacıların karşısındadır. Bununla birlikte; kültürün, göstergelerin ve diller tarihinin –bir tin biliminin başat durumu sıfatıyla– yükselişi söz konusudur. Roma Kilisesi, bu mahkumiyetin/kınamanın sonuçlarının her zaman mutlu olmadığı sayılsa bile salt (doğal) aklın hukukunu ve kuvvetini düşündürmekte –1832 ve 1834'te– şüphesiz haklıydı. Ama yine de, bu doğal akıl (örn. ilk hareket ettirici (muharrik-i evvel) olarak Tanrı'yı işaret eden salt akıl) döneminin bütün kültür akımlarıyla bilgilendirilse dahi, doğaüstü Vahiy karşısındadır. Bunun üstünde durmamız (için) gayet açıktır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da üne kavuşan simgecilik hareketiyle Kardinal Pitra, Mgr Devoucoux, Abbé Lacuria ve bu tradisyonalist ekolle –en azından kimi açılardan René Guénon ve birkaçıyla– hiç şüphesiz ilişki kurulabilir.

Bizim asıl düşüncemiz, pek bilmediğimiz ya da Guénon haricinde az okumuş olduğumuz yazarlarla değil de özellikle metafizik temelleri, hatta kültür ilahiyatını atma başarını amaçlayan, birçok noktada buluştuklarımızla ilişkiye dayanmaktadır. Bununla birlikte, tradisyonalist öğretilerin, zikrettiğimiz gibi, göstergenin/simge keşfi sebebiyle kültürelin dercini manevi yaşama dahil etmiş gibi gözükmemektedir. Semantik tecrübe –zihnin bilinçli yaşamına yol açan eylemi gibi– ilahî ya da melekî bir vahye dayanmaksızın –Yazının az ya da çok açıkça eğittiğine inandığımız için– kökeninde bilgisizliğimizi bulduğumuz dil yetisi ve göstergelerin varoluşunu hiç şüphesiz varsayar. Ancak; saf (doğuştan) aklın, düşüncenin ve müdrikenin işlevinin reddetmekten uzakta olan semantik tecrübe bundan aynı zamanda şu varoluşu da göz önünde bulundurur: zihni üreten dil yetisinin keşfi değildir. Yine de, aklın yalnızca bir nesne ona bildirildiyse işlediğinin ve bu nesneler, bu duyusal veriler arasında her birinin de şeyler, diğerlerininse göstergeler olduğunun kanaatindeyizdir.


Bu makale, Jean Borella'nın Dinsel Simgeciliğin Bunalımı (İnsan Yayınları) kitabı içinde yer almaktadır.

27 Aralık 2015

Nasiruddin Tusi — Platon'un Vasiyetleri


Bu vasiyetler öğrencisi olan Aristoteles'e buyurmuş olduğu vasiyetlerdir. Platon der ki:

Ma'bûdunu tanı, O'nun hakkını gözet! Daima öğretim ve öğrenimde bulun. İlim isteğine ihtimam göster. İlim ehlini bilgisinin fazlalığıyla değil, kötülük ve bozgunluktan sakınma yönündeki durumları itibariyle imtihan et.

Hüda'dan sana faydası olmayacak şeyi dileme, emin ol ki bütün hediyeler O Hazret'tendir. O'ndan kalıcı nimetler ve senden ayrılmayacak faydaları iste. Kötülüklerin sebeplerinin çok olduğu hususunda uyanık ol. Olmayacak şeyi arzu etme. Hüda Teâlâ'nın kulundan aldığı intikam, kızgınlık ve azardan değil, belki doğrultmak (takvîm) ve eğitmek içindir. Sana güzel bir ölüm getirmediği sürece kendini güzel hayat arzusuyla sınırlama. Kendini iyiliği elde etmeye vesile olan bir hayata ve ölüme ada!

Üç şey hususunda kendinle hesaplaşmadan rahat bir şekilde uyuma: Birincisi, bir gün süresinde hiç hata yapıp yapmadığını düşün; ikincisi, hiç iyilik kazanıp kazanmadığını düşün; üçüncüsü, herhangi bir işte kusur yaparak fırsatı kaçırıp kaçırmadığını düşün.

Aslının ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşünmeyi de unutma. Değişime ve zevale maruz olan dünya işlerinden dolayı hiç kimseyi incitme. Bedbaht olanlar, sonucu (akıbet) hatırlamaktan gafil olup hatalardan sakınmayan kimselerdir.

Kendinin dışında olan şeyleri kendine sermaye etme. Hak edenlere iyilik etmede onların istemesini bekleme ve yardım etme hususundaki açılışı, onların istemesinden önce yap. Alemdeki lezzetlerden bir lezzetle mutlu olan, Alem musibetlerinden bir musibetten dolayı endişelenen ve sıkıntılı olan kimse filozof (hakîm) sayılmaz. Ölümü daima hatırla ve ölmüş olanlardan ibret al. Kişinin bayalığı, çok faydasız söz söylemesinden ve sorumlu olmadıkları şeylerden haber vermesinden anlaşılır. Başkası hakkında kötü düşünenin kendi nefsi de kötülüğü kabul eder ve bu kimsenin takip ettiği yol da kötülüğü kapsamış olur.

Durumların değişken olmasından ötürü defalarca düşünüp sonra düşündüklerini söze ve fiile dök! Herkese ilgi duy, çabuk öfkelenme ki, bu daha sonra sende alışkanlık yapar. Bugün sana muhtaç olanın ihtiyacını gidermeyi yarına bırakma, çünkü yarın ne olacağını bilmiyorsun. Bir şeye müptela olan bir kimseye, senin maruz kaldığın kötü bir amele müptela olmaması için yardım et. Karşılıklı düşmanlık güdenlerin sözünü anlamadan onlar hakkında hüküm vermeye teşebbüs etme. Filozof sadece sözde değil, hem sözde hem de eylemde olur. Çünkü sözlü felsefe (hikmet-i kavlî) bu cihanda kalır, oysa pratik felsefe öteki cihana varır ve orada kalır. Eğer güzel bir işte zahmetle karşılaşırsan zahmet geçer, güzel amel kalıcı olur. Eğer günahtan lezzet alırsan, lezzet geçer günah kalıcı olur. Seni çağıracakları ve sen de işitme ve görme organlarından yoksun olduğundan dolayı ne bu çağrıyı işitebileceğin, ne bu çağrıya cevap verebileceğin ne de hatırlayabileceğin o günü düşün! Ne dostu ne de düşmanı tanıyamadığın bir yere gideceğini kesin olarak bilmiş ol ve bu yüzden kimseye kusur atfetme. Efendi ile kölenin eşit olacağı bir yere gideceğini gerçek olarak bil ve bu dünyada büyüklenme!

Öteki dünyaya ne zaman yolcu olacağını bilmediğin için daima hazırlıklı ol. Şerefi Yüce olan Hüda'nın hikmet hediyesinden daha iyi hiçbir hediye olamaz. Filozof; fikri, sözü ve işi eşit ve birbirine benzer olan kimsedir.

Kötülüğe değil, iyiliğe karşılık ver. Kendi işlerini her vakit hatırla, belle ve anla. Kendi durumunu aklet! Bu alemin önemli işlerinden herhangi bir işten usanma ve gevşek davranma. İyilikler uğruna sınırı aşmak doğru (caiz) değildir. Güzeli elde etmek için hiçbir kötülüğü sermaye edinme. Geçici zevkle uğruna en üstün işten yüz çevirme; çünkü daimi sevinçlerden mahrum olursun.

Hikmeti sev, hikmetli kimselerin sözlerini dinle. Dünya hevasını kendinden uzak tut, övgüye değer tavırdan kaçınma. Hiçbir işe vaktinden önce teşebbüs etme. Çünkü bir işe onu anlayarak ve iç yüzünü kavrayarak başlarsın. Zenginlikten dolayı büyüklenme ve kibirlenme, kendini yenilgi ve küçük düşürülme gibi musibetlere maruz bırakma. Dostuna hâkime ihtiyaç olmayacak bir şekilde, düşmana ise yargıç anında zafer kazanacağın bir şekilde muamele göster. Hiç kimseye ahmakça davranma, herkese karşı alçakgönüllü ol ve hiçbir alçakgönüllüyü hakîr görme. Kendin mazur olduğun halde kardeşini kınama. Boş zaman geçirmeyle mutlu olma, talihine itimat etme ve güzel fiilden dolayı pişman olma. Hiç kimseyle alay etme. Her zaman adalet ve doğruluk yolunu takip etmek ve iyiliklere bağlı kalmak hususunda dikkatli ol!

Kitabımı kendileriyle bitirmek istediğim Platon'un vasiyetleri işte bunlardır. Bundan sonra sözü bitiriyorum. Hüda Teâlâ, iyilikleri kazanmada, güzellikleri elde etmede herkese başarılı olmayı ihsan etsin ve kendisinin rıza gösterdiği şeylerin talep edilmesinden herkesi gayretli kılsın. Muhakkak ki O, çokça lütufta bulunan ve (isteklere) karşılık verendir!

Ahlâk-ı Nâsırî isimli kitap, Allah'ın yardımıyla ve başarıya erdirmesiyle tamamlandı. (Hicrî 662 senesinin Rebîu'l-Evvel ayının sonu)

Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî
Litera, 2013

Bkz: Alman Mistik Düşüncesi, Heinrich Seuse

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem