psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2023

Bataklık Ziyaretleri

Godland
Bataklıklardan Nasıl Uzak Dururuz

Kültürümüzün ortak fantezisi, bataklıklardan kaçabileceğimizi veya çözebileceğimizi söyler. Yaşamımızın ikinci yarısında, karmaşadan uzak olmasını isteriz. Size bir haberim var. Yazgı, doğanın derin kuvvetleri, geçmişimizin özerk gücü ve kendi seçimlerimiz, bizi mutlaka zaman zaman bataklıklara götürecektir ve ne kadar doğru düşünürsek düşünelim, ne kadar doğru davranırsak davranalım, nasıl bir dine inanırsak inanalım ve ne kadar sağlam bir psikolojiye sahip olursak olalım, bu düşüşlerden kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Bunun aksini vaat edenler şarlatandır.

Bu bataklıkların stresini yaşarken, bizi en başta oraya götüren kavrayışlarımızı, stratejilerimizi ve tutumlarımızı uygulayarak daha da gerileme ihtimalimiz yüksektir. Kişi derin bir çukurdaysa ve elinde sadece bir kürek varsa, onu ilk baştan çıkaracak şey o küreği kullanarak daha da derin kazmaktır. Bunun yerine, bataklıkların kaçınılmaz ve bilinçli güç fantezimizin zıt tamamlayıcısı olduğunu anlamamız gerekmez mi? Hayat bizden acı çekmekten kaçınmamızı talep etmez, ona rağmen daha anlamlı yaşamamızı ister.

Popüler kültürün tüm kandırmacalarına rağmen, yaşamın amacı mutluluk değil anlamdır. Acı çekmekten kaçınmaya çalışarak mutluluk arayanlar, hayatın gitgide daha da yüzeysel hale geldiğini göreceklerdir. Daha önce gördüğümüz gibi, her bataklıkta karşımıza bir görev çıkar ve bu görev yerine getirildiğinde hayat eksilmez, aksine genişler, bizden hayatı olabildiğince tam yaşamamızı talep eden evrenle girdiğimiz bir dizi ilişkidir. Bunu yaptığımızda aşkın anlama hizmet etmiş ve onu kendi aracılığımızla var etmiş oluruz. Bundan kaçınmak ise, kendi amacımıza tecavüz etmektir.

Yaşamın ikinci yarısında birçok yenilgi ve hayal kırıklığı deneyimleriz. Arkadaşlarımızı, çocuklarımızı, enerjimizi ve son olarak da hayatımızı kaybederiz. Bunca yenilgiye rağmen kim gerçekten ayakta durabilir? Fakat yaşam görevimiz, hayatın ilk yarısının kazanmak ve elde etmekten oluşan gündemini nasıl benimsediysek, yaşamın ikinci yarısında kayıplardan oluşan gündemini de aynı şekilde kucaklamamızı ister. 

Jung şöyle der:

"Yaşamın ortasına gelindiğinde parabol tersine döner, ölüm doğar. Yaşamın ikinci yarısı yükselmeyi, açılımı, artışı, coşkuyu değil, ölümü ifade eder, çünkü amacı sonlanmaktır. Yaşamayı inkâr etmek, yaşamın sonluluğunu reddetmekle eşanlamlıdır. Her ikisi de yaşamak istememek anlamına gelir ve yaşamak istememek demek, ölmek istememekle özdeştir. Yükselmek ve alçalmak tek bir eğri oluşturur."[1]

Bilincimiz için ne kadar tatsız olursa olsun, bataklıklardan kaçış hayatın tamlığından kaçış demektir; bu tamlık yalnızca çelişkilerle ifade edilebilir ve çelişkiyi dışlayan herhangi bir dünya görüşü veya psikoloji yaşamın diğer yarısını dışlıyor demektir.

Mevcut "kendini iyi hissetme" kültürümüzün temel çelişkisi, giderek daha tereddütlü hale gelmemiz ve hayatımızın gerçekten bir anlamı olduğuna daha az ikna olmamızdır. Kendini iyi hissetmek, hayatımızı değerlendirmek için zayıf bir ölçüttür; anlamlı bir yaşam sürmekse iyi bir ölçüttür çünkü bunu başarabildiğimizde geriletici değil, geliştirici bir gündem dahilinde yaşıyoruz demektir. Zaten her şeyi çözmemiz hiçbir zaman mümkün değildir. Hayat karışık, gerçekler daha da karışıktır. Ego kendisini daha fazla rahata kavuşturmak için elinden geleni yapacaktır; ama ruh bütünlükle ilgilenir ve bu gerçek egoyu daha da rahatsız eder. Bütünlük rahatlık, iyilik ya da uzlaşmayla ilgili değildir; bütünlük bu kısa, eşsiz, derin köklü hasadı son damlasına, tortusuna kadar yudumlamaktır.

Gördüğümüz gibi ego bilincinin yaşamın ikinci yarısındaki görevi, yoldan çekilmek ve daha büyük bir ruhsal gündemi benimsemektir. Genç egonun fantezisinin aksine, daha geniş yaşam, New Age aşkınlığının yüce zirvelerinde ya da köktenciliğin karmaşadan kaçışında değil, ıstırabın bozkırlarında, Yeats'in ifade ettiği "insanın damarlarındaki öfke ve çamurda" bulunacaktır. Ancak bu şekilde büyürüz, acı ve yenilginin içinde dayanamayacağımız zenginlikteki anlamı buluruz. Acıyı kucakladığımızda, çelişkiyi kabullendiğimizde değer görmeyi hak ederiz. Jung'un çok isabetli bir biçimde belirttiği gibi, "Görünüşte katlanılmaz olan bu çatışma, hayatınızın doğruluğunun kanıtıdır. İçsel çelişkinin olmadığı bir hayat, ya yarım kalmış ya da ahirette yaşanan bir hayattır, ki bu sadece meleklerin yazgısıdır. Ne var ki tanrı, insanları meleklerden daha çok sever. [2]

İçinde bulunduğumuz anda kavrayamasak da, her bir bataklık ziyareti zenginleşmek demektir, çünkü yalnızca karşıtların deneyimlenmesiyle elde edebileceğimiz bir açılıma, derinleşmiş bir bilince ulaşmamızı mümkün kılar. Zıtlıkların bu etkileşimi eksilmeye değil, genişlemeye yol açar. Doğruyu söylemek gerekirse, büyümek zorunda olmasak fena olmazdı. Ne var ki hayat, bunu ve daha fazlasını talep eder bizden. Yazgımıza karşı günlük yükümlülüğümüz, Nikos Kazancakis'in tarif ettiği askerin duası gibi olmalıdır: "Bir generale rapor: Bugün bunları yaptım, savaşı kazanabilmek için kendi mıntıkamda böyle savaştım, şu engellerle karşılaştım ve yarın da işte şöyle savaşmayı planlıyorum."[3]*

_________________________________
* James Hollis, Yaşamın İkinci Yarısında Anlam Arayışı, çev. Kerime Dalyan, İletişim, 2022, s. 256.

[1] Carl Gustav Jung, Psychological Reflections, s. 323.
[2] Carl Gustav Jung, Letters, cilt I, s. 375.
[3] Nikos Kazancakis, Çileci Tanrının Kurtarıcıları, çev. Harun Ömer Tarhan, İstos Yayınları, İstanbul, 2012.

24 Eylül 2017

Bir Ruhbilimci Olarak Balzac

Paul Klee, Magie des poissons.



Vadideki Zambak'tan (Le lys dans la vallée) derlenen bu cümleler, Honoré de Balzac'ın insan ruhuna bir ruhbilimci aşinalığı ve titizliği ile temas edebilme kabiliyetinin ispatı ve tezahürü olarak okunabilir.

Ruh hastalıkları istekleri, içgüdüleri olan yaratıklara benzer, topraklarını büyütmek isterler.

Zorbaca yasaklar, çocukta bir tutkuyu büyüklerde olduğundan da fazla biler; çocukların yalnız yasak şeyi düşünmek gibi bir üstünlükleri vardır, bu şey onlar için dayanılmaz bir çekicilik kazanır.

Aşk, kendisi olmayan her şeyden dehşet duyar.

Gerçek bir duygu bölünmez, ya tümdür ya hiç yoktur.

Ruh dünyası, hiçbir şeyinin saltık olmayışıyla madde dünyasından ayrılır; etkilerin, şiddetli huyların ya da bir olay çevresinde bir araya getirdiğimiz düşüncelerin gücüyle oranlıdır.

Ruh hiç çözümlemeden tadar hazlarını; ama daha sonra çalkantılı bir yaşamın karanlık yüzeyinde nasıl bir şiddetle belirirler! Tıpkı elmaslar gibi, alaşım dolu düşüncelerle, silinmiş mutlulukların anısında erimiş pişmanlıklarla mıhlanmış bir biçimde parıldarlar!

Bütün insan eylemlerinin dibinde bir belirleyici nedenler labirenti vardır. Talihiniz önünüzdedir ama bu dünyada hiç kimse talihini yardımsız kuramaz.

Çoğu mutsuz ruhlar için, yarın anlamsız bir sözcüktür.

Deha gibi aşkın da sezgileri vardır.

Her şey olmayan sevgili hiçbir şey değildir.

Gerçek tutkular, yetiştikleri topraklar ne denli nankörse, görülmeleri de o denli haz veren güzel çiçekler gibi görünürler.

Bir kadında kadını severiz; oysa ilk sevilen kadının her şeyini severiz.

Erkeklerin uğraşıları acılara dayanmak için birer kaynaktır, işlerin akışı onları oyalar; biz kadınlara gelince; ruhumuzda acılara karşı hiçbir dayanak noktası yoktur.

Geçmiş görüntülerin canlanışı her zaman tinsel bir dünyanın bölgelerinde geçmez mi?

Acı sonsuzdur, sevincinse sınırları vardır.

Yaşamı yermeyin. Aşkı bilmiyorsunuz, parıltıları göklere ulaşan hazları vardır.

Nezaket, başkaları için kendini unutmuş görünmekten başka bir şey değildir.

Bir iyiliğin uyandırdığı minnet mi fazladır, yoksa kırılan bir umudun uyandırdığı kızgınlık mı?

Ruhsal yalnızlık da yersel yalnızlığın etkilerini doğurur: Sessizlik en hafif yankıları sezmeyi sağlar, kendi kendine sığınma alışkanlığı da inceliği sevgilerin en ufak ayrımlarını gösteren bir duyarlığı geliştirir.

Anı anı yeni baştan alınan geçmiş büyür; gelecek umutlarla donanır.

Bencillikle incinmiş sevgiler, yakınlık duygularını fazla desteklemezler; yürek her türlü hesaptan, çıkardan tiksinir.

Acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. Bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

Genç yaşta insanın kötü niteliklerini çevresindekiler bastırır, tutkular hızlarını keser bunların, insanlık saygısı bunları hep engeller; daha sonra, insan yaşlanınca, bir de yalnız kalınca, küçük kusurlar ne denli uzun zaman bastırılmışlarsa, o denli korkunç bir biçimde ortaya çıkar.

Güç bağışlayıcıdır, açıklığa boyun eğer, doğrudur, sakindir; oysa zayıflığın doğurduğu tutkular acımasız olur.

Her şeyi belli olan merak illeti bulaşıcı değildir; ama delilik, nesneleri ele alış biçiminde oldu mu, sürekli tartışmalar altında gizlendi mi, çevresindekilere büyük zararları dokunabilir.

Doğayı büyüklüğünce izleyen kimseler, onda her şeyin benzeşim yoluyla birliğe doğru gittiğini görürler. Ruhsal dünya da böyle bir ilkeyle uysa gerek. Arı bir çevrede, her şey arıdır.

Aşk da ruhun sonsuz alanlarında, güzel bir vadide yağmurların, derelerin, sellerin geldiği, ağaçların, çiçeklerin düştüğü, kıyının kumlarının, tepelerdeki kaya parçalarının düştüğü bir büyük nehir gibi değil midir? Duru çeşmelerin ağır ağır gelen suyuyla olduğu gibi boralarla da büyür. Evet, insan sevdi miydi, her şey aşka doğru gelir.

Önceden sezdiğimiz bir yazgı ve tümüyle kopmamış olduğumuz eski içgüdülerimizin anıları: Etsel bir aşkla tanrısal bir aşk arasında, hepimizin geçirdiği çarpışma buradan ileri gelir. Kimi maddenin hazlarıyla ruhun hazları arasında kararsız bir durumda gidip gelir, kimi de veremeyeceğini isteyerek eti ruhsallaştırır.

Sonsuz, gönlün alanıdır.

Sevgilinin doyurduğu aşkın sınırları vardır, madde sınırlıdır, güçleri hesaplanabilir, ister istemez doygunluklarla karşılaşacaktır.

Ruhsal acılar ölçülemez, ruhların inceliğiyle oranlıdır.

Aşk uçup gittikten sonra, sevgililerin birbirlerini görmemelerini gerektiren korkunç zorunluluğu anladım. Bir zamanlar egemen olduğumuz yerde artık hiçbir şey olmamak! Yaşamın sevinçli ışıklarının parladığı yerde ölümün sessiz soğukluğunu bulmak!

Boşluğun dehşetini anlamak için, bakışların, iç çekişlerin, her şeyin merkezi, yaşamın özü, herkesi aydınlatan ışık kaynağı olmak gerek.

Her büyük sevgi, borçlu olduğumuz sevgilerden çalınır.

Aşk kişiliklerin damgasını taşıyor olmalı, belki de yanılıyorum. Doğa ilkeleri iklimlerin istediği biçime boyun eğiyor, neden bireylerin duyguları için de böyle olmasın? Hiç kuşkusuz kitlece genel yasaya bağlanan duygular, yalnız anlatımda, ayrılırlar. Her ruh kendince davranır.

Her büyük tutku kişiliğimiz üzerine öyle ağır bir biçimde çöker ki, ilkin keskin yanlarını geriye iter, kusurlarımızı ya da üstünlüklerimizi oluşturan alışkanlıkların açtığı izleri doldurur; ama sonradan, birbirlerine iyice alışmış iki sevgilide, ruhsal varlığın çizgileri yeniden belirir, o zaman her ikisi de karşılıklı olarak birbirlerini yargılarlar.

Mutluluk mutlaktır, karşılaştırmaya gelmez.

Aşılacak uzaklıklar, dışarıya karşı gösterilecek saygı, oynanacak güldürüler, daha da karanlıklaştırılacak gizemler, mutlu aşkın bütün bu tragedyası yaşam boşluğunu doldurur, isteği yeniler ve yüreğimizi alışkanlığın gevşemelerinden korur.

—

Yazının derlenip hazırlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Gökhan Özcan'a teşekkürlerimle...

6 Ağustos 2017

Soren Kierkegaard — Aforizmalar ve Meseller

Caravaggio — İbrahim'in İshak'ı kurban edişi.





Kaygı Kavramı [Begrebet Angest] 

Kaygı hem pay almak istediğimiz hem de karşısında durduğumuz bir pathostur. 

Âdem, ilahi bir anlamda kaygıyı hem sever hem de ondan kaçar.

Herkes kendisi tarafından kandırılır.

Günah olmadan cinsellik, cinsellik olmadan da tarih olmaz.

İnsan kökenine ne kadar yakın olursa, kaygısı da o denli derinleşecektir.

Kaygıyı hiçbir zaman tecrübe etmemiş insanlar için şu söylenebilir: Âdem de salt hayvan olduğu durumda kaygıyı hiç hissetmemişti.

İnsan, birinin suçluluğuyla ancak kendi kaygısı aracılığıyla karşılaşır.

İnsan bir tutkuyu gözlemlemek isterse, öznesini seçmek zorundadır. Burada işe yarayan; sakinlik, sessizlik ve karanlıktır; ancak bu yolla öznenin sırrını keşfedebilir.

İnsan beklentiye kazara düşmez. Böylece kendisini o beklentiye tümüyle yabancı olarak görür ama aynı zamanda beklentiyi kendisi yaratır. Böyle bir arzu için doğru terim kaygıdır; insan sadece kaygı içinde özlemini dile getirir, dile getirmek zorundadır. 

Kaygı, baş dönmesiyle karşılaştırılabilir. Aşağıya, cehennemin ağzını açmış çukura bakan herkesin başı döner. Peki ama neden? Cehennem çukurundan olduğu kadar, gözleri yüzünden de.

Kadın, erkekten daha çok kaygı içindedir.

İnsan, geçmişi kendisi olarak değil, gelecek ile olan sürekliliği içinde anlar.

Bir bakış ya da sözcük, ruhu rahatlatmaya muktedirdir. Çünkü ruhun taşıdığı ağır yük, söze döküldüğünde, geçmişe ait bir şey olur.

Yazgı, kaygının hiçliğidir.

Tin, içe dönmeden yoksun olduğunda, sonlu hâle getirilmiş demektir. Öyleyse içe dönme, insanda ebedi olanın ebediliği ya da kurucu öğesidir.

Korku ve Titreme – Diyalektik Lirik [Frygt og Baeven – Dialektisk Lyrik]

İbrahim sızlanmadı. Yakınmak insani bir şeydir, ağlayanla birlikte ağlamak insani bir şeydir ama inanmak daha yüce bir şeydir ve inananı seyretmek daha hayırlı bir iştir.

İnsanın en büyük arzusundan vazgeçmesi yüce bir tavırdır ama bu arzuyu vazgeçtikten sonra bile içinde taşımak daha yüce bir tavırdır.

Her zaman en iyisini umut eden düş kırıklıkları içinde yaşlanır ve her zaman kötüsünü bekleyen genç yaşta çöker ama inanan ebediyen genç kalır.

Sadece bıçağını çıkaran İshak'a sahip olabilir.

Çelişki olmazsa İbrahim de İbrahim olmaz.

Derinlikleri olan varlıklar kendilerini asla unutmazlar ve asla olmuş olduklarından başka bir şey olmazlar.

O, büyük sırrı anlamıştır: Bir insan başkasını severken bile kendisine yetmelidir.

İnsan, kendi acılarını yine kendi acılarıyla unutur.

Hayatın şansı arzu ile görev, görev ile arzu arasındaki uyumdur; çoğu kimsenin amacı kesinlikle görev alanında kalmak ve görevi büyük bir gayretle arzuları hâline getirmektir.

Felsefe Parçaları Ya Da Bir Parça Felsefe [Philosophiske Smuler Eller En Smule Philosophi]

Benim içinde sükûn bulduğum hakikat bendeydi ve benden türedi.

Zamansal başlangıç noktası bir hiçtir, çünkü farkında olmasam da hakikati ezelden beri bildiğimi kısa sürede keşfederim, aynı zamanda an'ın ebediyette gizli olduğunu da keşfederim.

Öğretmenin öğrencinin hatırlamasına vesile olabileceği şey, onun hakikat yoksunu olmasıdır.

Her tutkunun en yüksek noktası, her zaman, o tutkunun kendi çöküşünü istemesidir.

Sınır, tutkunun işkencesidir, gerçi aynı zamanda ödülüdür.

Kızgınlık, bir maruz kalıştır.

Geçmişi kurarak onu bütünüyle anladığını düşünen herhangi bir kavrayış, geçmişi bütünüyle yanlış anlamıştır.

İman, görmediği şeye inanır; yıldızın mevcut olduğuna inanmaz, zira onu görür ama yıldızın mevcudiyet kazanmış olduğuna inanır.

Ölümcül Hastalık Umutsuzluk [Sygdommen til Döden]

Tedirginlik, yaşam karşısındaki, kişisel gerçeğimiz karşısındaki gerçek davranıştır.

Kendi olmaya cesaret etmek aslında bir bireyi, şunu veya bunu değil, Tanrı karşısında çabasının ve sorumluluğunun devasalığı içinde yalnız bir bireyi kavramaya cesaret etmek demektir.

Ölüm, sağlıkla ve güçle taşmış olsa da yaşamın bizim için sağladığından sonsuzca daha fazla umut içerir.

İnsan tindir. Ama tin nedir? Tin ben'dir. Ama ben nedir? Ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir.

İnsan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir.

Umutsuzluk, uyumsuzluğun değil, kendine yönelen bir ilişkinin sonucudur.

"Sezar veya hiç olurum" diyen tutkulu kişi Sezar olamaz ve bundan dolayı umutsuzluğa düşer. Ama bunun başka bir anlamı vardır, Sezar hâline gelemediği için kendi olmaya katlanamaz.

Sadece keskin bir düşünce, daha doğrusu büyük bir inanç, yokluğu araştırmaya; daha doğrusu sonsuzluğu yansıtmaya katlanabilir.
Umutsuzluk tam da insanların tinsel yazgılarının bilincinde olmamalarıdır.

Kendini önceden sonsuz zanneden veya sonsuz olmak isteyen her insansal yaşamda, her an bile umutsuzluktur. Çünkü ben, sınırlandıran sonlunun ve sınırsızlaştıran sonsuzun bir sentezidir.

Belirgin anlamıyla hiçbir şey tehlikeye atılmadığı sürece alçakça dünyanın tüm olanaklarına kavuşurum; ve ben’imi kaybederim.

Kendi yok oluşuna inanmak olanaksızdır.

Bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

Doğrudanlığın umutsuzluğu budur: Hiçbir şekilde kendi olmayı istememek veya daha da kötüsü: Bir ben olmayı hiç istememek veya her şeyin en aşağı biçimi: Başka biri olmayı arzulamak, yeni bir ben'e sahip olmayı ummak.

Gençlerin umut yanılsaması, yaşlı insanların anı yanılsaması vardır.

Zihnin kendinden daha acımasız bir düşmanı yoktur.

Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. 

Kıskançlık, gizlenen bir hayranlıktır.

—

Yazının derlenip hazırlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Gökhan Özcan'a teşekkürlerimle...

14 Şubat 2015

İçeriğin Ölümü, Biçimin Hükmü ― Kendi Peşine Düşen İnsan

Karşına çıkabilecek en kötü düşman hep kendin olacaksın.
Nietzsche

Kaybolan / Aranan

Keşişlere göre, insan için uçurumdan aşağı düşmek diye bir şey yoktur. Zaten insan hep uçurumun kıyısında yaşamaktadır. Bu uçurum da dünyadır.

İnsan ruhunda, yaşam ve ölüm arasındaki o anlık sürecin kaçınılmaz bir yazgısı olarak teşekkül eden ontik falezler, insanın dünyada olma (sein in der welt) halinin ne kadar da zorlu ve aşındırma gücü fazla bir deneyim olduğunu göstermektedir bize. Kişinin karanlık ve sert yanları, bu arayışı zorlaştırırken, hiç çekinmeden söylenebilir ki; aynı zamanda, varlığı ile de bu arayışı mümkün kılmaktadır. Çünkü mutlak ve ideal iyilik hali, sadece Tanrı’ya ait bir durumdur. Ezelî ve ebedî var olan ve kendini aramaya muhtaç olmayan tek varlık, sadece odur çünkü.

Ama insan, maruz kaldığı varlık âleminin kifayetsiz bir sakini olarak, kendini, kendinde, bir başkası ile aramaya hep yazgılı olmuş, kendini bir şey ile yabancılaştırmaktan hiç geri adım atmamıştır. O şey,  bir Tanrı - ya da bazısına göre Tanrılar veya Tanrısızlık, olmuştur yeri geldiğinde... Yahut bilim, aşk, sanat, meslek...

Hakikati(ni) yitiren, dünyaya fırlatılan insan, kendini aramaya koyulduğunda, bir inşa problemi baş göstermiştir böylece. Fakat kendini, ne ile, nasıl inşa?

Zamanın ruhu (Zeitgeist) çok muhtelif suretlere bürünmüştür, bu meselede. Fikirsel muhakeme ve pratiklerin çok türlülüğü,  üzerinde kalınacak sabit bir zeminin mevcudiyetini zorlaştırmış, insan teki, mevsimin tavrına bürünen doğa gibi çeşitlenmeye mümkün ve muhtaç bir pozisyonda mesken tutmuştur kendine.


Vincent Van Gogh ― The Prison Courtyard, 1890


Mahur Hülyalar / Şedit Çöküşler

Kendisinden kerelerce bahsedilmiş olan Endüstri Çağı ve Modern Çağın oluşum aşamalarını tekrar etme niyetinde değilim fakat kendini arayan bireyin peşine düşmek, kendini nasıl kaybettiği ve nasıl bulmaya çalıştığı ile alakalı olmaktadır, mecburen.

Endüstri Çağı bir hayal ve aynı zamanda bir hayalin sonu.  Güven ve umut kaynağı olarak içselleştirilen bu çağ, doğanın mutlak olarak insanın egemenliğine girmesi, maddesel bolluk ve refahın insanın niteliksel meselelerine el çabukluğu ile çözüm bulması, bilim vasıtasıyla insanın her şeyi tüm açıklığı ile kavraması gibi birtakım sayıltılar ve kazanım ilkeleri ile yola çıkmış, ancak neticede, felsefî manada bireyin içine konuşlanmış bir düş kırıklığı olmaktan ileri gidememiştir. Tanrı’nın Şehri, kapılarını ‘sınırsız üretim-mutlak özgürlük-kısıtlanmamış mutluluk’ üçgenleşmesine açması gerekirken, kapıda, ‘fesada dönüşen bir üretim-kayıtlanmış bir özgürlük-kısıtlanmış bir mutluluk’ belirmiştir.

Endüstri Çağı vaatlerinin suya düşmesinin sebebini, Erich Fromm'un (1976) Sahip Olmak ya da Olmak’ta , ‘yaşamın tek amacının mutluluk ya da bir başka deyişle, maksimum hazza ulaşmak olarak görülmesi’ [1] ifadesindeki gibi bir niyet sapması olarak ön-görmek, hiç de isabetsiz olmayacaktır. Maksimum hazza ulaşmak:  radikal hedonizm...

Radikal hedonizm, cümle istek ve güdülerin tatminini hedefleyen bir yapıdır.  Her sistem gibi, enerjisini, tüm çarpıklığına rağmen korumak ve sürdürmek ister. Epikürcü bir tasarı değildir bu. Epikür, saf hazzı, ‘ruh huzuru’  (ataraxia) adına ön plana çıkarmıştır. Radikal hedonizm daha köktenci ve bozguncudur. Ucu açıktır, ayakları yere basmaz, çare için sapkın düşler kurar. Ancak çare bulma saplantısı Cioran (1946) gibi söylersek "bir uygarlığın sonunun belirtisidir; selamet arayışı da bir felsefenin sonunun…"  [2]

Her sistemin kendi içerisinde anlamlı ve kendine has bir düzeni olduğu düşünülürse, kapitalizm de kendini, kendi içerisinde aklileştirmekte ve sistemini bu bağlamda inşa etmektedir. Bu, iki uçlu bir sistemdir. Bir ucu zorlayıcı, monoton bir çalışma standardına ve sermayeye dayanırken, diğer ucu ise çılgınca bir tüketimin nesnesi haline gelecek meta ve mekan üretimine dayanır. Daha çok tüketmek için daha çok üretmek...

Kapitalist üretim sistemi, monotonluğun ve gün geçtikçe artarak devam eden psikolojik tacizin (mobbing) imkânına kapı aralayıp insanı mutsuz kılarken, diğer yandan da insanın tüketerek mutlu olabileceği sanrısını pompalamaktadır. Burada bir açmaz vardır. İnsanı üretirken dahi mutsuz kılan bir sistem, tüketirken nasıl mutlu kılacaktır? Burada, mutluluk diye pazarlanan, zaten mutluluğun kendisi değil, Baudrillardcı bir tabirle, ‘mutluluğun simülasyonudur.’ Yani ‘mış’ gibi bir mutluluk. Üstelik mutluluk gibi sürreel bir kavramın altını doldurmak ve alıcılarına pazarlamak, kapitalizmin zeka dolu (!) yeni medyacıları ve organik aydınları için çok da zor bir iş olmasa gerektir.

Yeniçağ Ruhiyatçılığı / Kişisel Gelişim Enstantanesi

Kişinin kendisi ile sözde bir savaşım sürecini sistemleştirme iddiasında olan, 1990’lı yıllardan itibaren popülerleşen bir ruhiyatçılık olarak kişisel gelişim, kapitalizmin, psikoloji alanına yaptığı yatırımlardan biri olarak görülebilir. Kişisel gelişimin mantıksal düzeni aslında bir ‘self help’ tekniğine dayanmaktadır. Temelde kişinin kendine temasını ve kendini düzene koyma süreçlerini teorikleştirir. Kişisel gelişim, kişinin ihtiyaç ve çıkarlarını akılcı bir şekilde ilerletmesini ve olgunlaştırmasını hedefleyen liberter yeni sağdan feyz alır.

‘The Secret, Limit Sizsiniz, Değişim İçin Beyninizi Kullanınız’ gibi oldukça iddialı ve dikkat çekici başlıklar ile piyasaya sürülen ve çok satanlar listesinde yer alan kişisel gelişim kitapları, kapitalist argümanlarca sistemleştirilmiş ve ‘NLP’ gibi pop-bilimsel bir kuram tarafından garantilenmiştir. NLP (Neuro Linguistic Programming), Bandler ve Grinder’in (1970) ‘modelleme’ kavramının psikolojizasyonundan ve ardından aile terapisti ve hipnoz uygulayıcıları Virginia Satir ve Milton H. Erickson’ın araştırmalarının harmanlamasından köken alan psikolojik teknikler düzeneğidir. Düzenektir, çünkü temeli oldukça matematiksel önermelerden oluşmaktadır.

NLP ilkelerinde, insanın varoluşsal süreci, hiç tereddüt edilmeden ‘girdi-süreç-çıktı-geri besleme’ gibi teknik bir döngüde değerlendirilir. Tüm bu laf kalabalığı, aslında ‘daha çok başarılı olup, daha çok kazanmak’ ilkesine gönderme yapmaktadır. Yani,  ne kadar çok girişimcilik (girdi), o kadar çok üretim (süreç). Ne kadar çok üretim (süreç), o kadar çok kâr (çıktı) ve yatırım (geri bildirim).

İçeriğin Ölümü / Biçimin Hükmü

Ezber bozmak ile öğünen NLP, herkesin doğru bir model alma yolu ile,  modellenen kişi gibi olunabileceğini not düşer.  İçerik ile değil, biçim ile ilgilenen NLP, ‘bir sanatçının yaratma stratejisi, güç bir tasarım sorunu ile karşı karşıya kalan hayal gücünden yoksun bir aerodinamik mühendisine uygun bir şekilde aktarılabilir.’ [3] gibi bir önerme ile psikolojinin ve eğitim bilimlerinin referanslarını altüst etmektedir.

Strateji kavramı NLP’de başattır. Strateji, herhangi bir öznel deneyimden bağımsız olarak görülür. Üzerinde durulan bir diğer temel kavram olan başarı, öğrenilip değiştirilebilen stratejiler vasıtasıyla herkes tarafından elde edilebilir. Modelleme, ‘ortalama’ insana, mükemmelliğin kapılarını açabilen bir sihirlik değnek olarak görülmektedir. Ancak, tesadüfîlik ya da kuantumcu ilerleyişler, geleneksel tabir ile ‘kader perspektifi’ burada ihmal edilir.  ‘İstersen, başarırsın.’  mottosunun, insanın biyolojik ve sosyal kaderi ile çatışan bir nitelik taşıdığı, NLP’de dolaylı olarak görmezden gelinir. NLP’de ‘insan, gerçekliği değil, gerçeklik hakkındaki algılarını bilebilir. Deneyimlenen gerçekliği değil, gerçekliği deneyimleme sürecini dönüştürmek, davranış alışkanlıkları ve düşünme biçimlerini değiştirmekten geçer.’’ [4] Buna göre, davranışlarımızı, modellediğimiz kişilere göre değiştirirsek, başarı ve mutluluk tesadüfi olmaktan çıkacaktır.

Kapitalist Ayartı / Mülkiyet Edinimi

Alain de Botton ’başarılı insanların hedeflerine kendi çabalarıyla nasıl ulaştıklarını anlatan kişisel gelişim kitaplarının gerçekte bunları okuyanları ‘’hüznün kucağına’’ bırakmaktadır.’ [5] derken pek de haksız sayılmazdı. Kişisel gelişim kitapları, Marxist sınıf kavramının karşısına, ‘meslek, statü, gelir’ gibi birtakım mülk edinme ile ilgili kavramları koymaktadır. Buna göre, çok kazanan başarılı modeller, daha çok kazanmak isteyen başarısız vasatlara bir umut kaynağı olmaktadır. Modellemenin bir tarafı özenme duygusunu harekete geçirirken, diğer tarafı ise, ulaşılamayan bir hedefin kolay tahmin edilir bir neticesi olarak, kişiye başarısızlık hüznünü serumlar.

‘Robin Sharma’nın bilgesi’, dikkat edilirse Ferrari’sini satmaktadır. Buradaki meselemiz ‘bir bilgenin, nasıl olur da Ferrari’ye sahip olup/olamayacağı’ değildir. Asıl mesele şudur: Bir bilge, eğer gerçek bir bilgeyse,  Ferrari’sini satışa mı çıkarır yoksa hibe mi eder ?

Kuantum Olumlama, Kuantum Başarı: Zenginliğin ve Başarının Şaşırtıcı Bilimi, Prenslere Dönüşen Kurbağalar, İstediğiniz Herkesi Mıknatıs Gibi Çekin, Kendini Herkes İçin Gerekli Hale Getir gibi başlıklar ile piyasada kendine kolaylıkla raf bulabilen kişisel gelişim kitaplarının mülk edinme ve zenginliğe ulaşmadaki manik ısrarı, felsefi hipotezleri ve bilimsel çalışmaları kapitalist argümanlar ile ticarileştirmektedir. Kişisel gelişim, eğitimden özel sektöre, kuantumdan meditasyona, sanayiden çocuk bakımına kadar geniş bir yelpazede üretilen soru ve sorunlara, tüm öz-güveni ile cevap skalası oluşturmaktadır. Kişisel gelişimin mentörleri, yani yaşam koçları, 40 yaşına gelmiş bir yetişkine, hangi yemeği nasıl yemesi gerektiğini, cinsel yaşantı süresinin sıklığını, işverenine nasıl davranması gerektiğini şımarık bir uzman tavrı ile öğretirken, 40 yaşındaki birinin iradesini nasıl özgürleştirebileceğini hiç hesaba katmamaktadır.

Başarı kavramı, kısa sürede son verilebilme tehlikesini kendinde barındıran bir işte çalışan biri için oldukça muğlaktır. Kişisel gelişim bu muğlaklığı, ‘Kendini yenile !’ ‘Risk almaktan kaçınma!’ gibi manifest söylemler ile belirginleştirmeye çalışır. Böylece kişi, aldığı yüzeysel eğitimler ile CV’sini yeniler. CV ne kadar şişkin olursa, kişi o kadar uzman görünecektir çünkü. Ancak bu yenileme meselesi, kişiye ne katmaktadır? Yenileme, var olan durumun bir tekâmülü mü, yoksa eski ile yeni olanın işlevsel bir değiş-tokuşu mudur?

Bu Bir Emirdir: Mutlu Ol ! / Mutsuzluk İhtimali

İlan panolarına, reklam spotlarına, aktüel medya yayınlarına bakıldığında, bir şeylere sahip olmak başarı ile, başarı da mutluluk ile paketlenmektedir. Bu oldukça sinsi bir yöntemdir. Çikolata ısırığının baştan çıkarıcı erotizmi, başarılı bir erkeğin vazgeçilmezi olan son model arabası, herkesin ama herkesin sahip olması gereken havuzlu bahçeli rezidanslar, içildiğinde insanı mutluluk ifratından öldüren soğuk çaylar, başarılı ve mutlu bir hayatın olmazsa olmazlığına gönderme yapmaktadır. Ancak Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda mutluluğa ‘okyanusvârî’ [6] benzetmesini yapması, gerçek mutluluğun hiç de ‘öteki’ ile alakalı olmadığını ve kişiyi baştan çıkaracak denli kozmik bir duygu-duruma sebep olmadığını işaret etmektedir.

Kişisel gelişimde ‘mutluluk normatif bir anlam kazanmış bulunuyor, yeni bir norm nakşediyor insanın alnına: Mutlu olmak zorundasın, yoksa hayatın yaşamaya değmez.’[7] Başarı zorunlu ise, neticesindeki mutluluk da zorunlu hale gelmekten kurtulamaz. Ancak başarısızlık ve mutsuzluk her zaman bir ihtimaldir. Kişi, böyle bir ihtimali saf dışı bırakırsa, en başından itibaren, kayıtlı bir hüznün ihtimaline kucak açmış olur. Mutluluk elbette önemlidir. Ancak kişisel gelişimin kavrayamadığı şey, mutsuzluğun başlı başına yeni bir yaşantısal ihtimalin anlamlılığını içermesidir. Bu ihtimal de kişinin kendisine bir ‘es’ hakkı tanıması ve soluk aldırmasıdır. Çünkü kişi, eğer en ufak bir mutsuzluğu dahi kabul edemez hale gelirse, kolayca takatsizleşebilir ve yel değirmenleri ile savaşmak, kişinin makûs kaderi olabilir.

Mutluluk, kişisel gelişim terminolojisinde daha ziyade ‘pozitif düşünce’ olarak zikredilir. Negatif Limanlardan Pozitif Sulara gibi isimlerle, zamanında ülkemizde de büyük yankılar uyandıran kişisel gelişim kitapları, yaşamın kutupsallığını görmezden gelmektedir. Yaşam sadece iyi olana, iyi olmaya yönelik düzenlenmiş bir olgu değildir. Süreklilik halini almış bir pozitif bakış, kişiye soluk aldırabilecek bir tefekkür anına yer bırakmaz.  Kişisel gelişimin ve onun pozitif bakıştaki bu ısrarcılığının, Batı’nın bir kompleksi olduğunu, Hintli yazar Arundhati Roy’un 2011’deki bir mülakatındaki, ‘Bu hasar görmez mükemmel hayat fikri bizde yoktur.’ ifadesinden çıkarsayabiliriz.

Didaktik Bir Son

Kendisinin peşine düşen insan, kişisel gelişim ve benzeri aletler ile kendini yapılandırma sürecine şüpheli yaklaşmalıdır. Zira kendi eksiğini, belki de hiç ummadığı bir şey ile kapayacaktır. Bu şey, kendini rastlantısallık ile sunacaktır.

Mutluluğu aramak yerine, yaşamın kutupsallığını kabul edip, anlamı aramak daha manidar olacaktır. Zenginlik ve başarının araçsallığı ile büyülenmek mutlak bir kayıptır. Neticede kişi kendini ararken kendinde, mutsuzluğa, kayıplara, acılara ve başkasına da yer açabilmelidir.

F. Gökhan Özcan
Mavi Yeşil,  91. Sayı
______________________________

[1] Fromm, E. Sahip Olmak Ya Da Olmak, İstanbul: Arıtan Yay., 2003
[2] Cioran, M. Çürümenin Kitabı, İstanbul: Metis Yay., 2012
[3] Dilts, R. Grinder J. Nörolingustik Programlama: Kişiye Özgü Tecrübelerin Yapısının İncelenmesi, İstanbul: Beyaz Yayınları, 2006
[4] Yazıcı, A. Bektaş,  Bektaş, R. Liberalizm ile Muhafazakârlık Arasında Hipnoz: Kişisel Gelişim Fantezisi, İstanbul: Doğu Batı Dergisi 2009, Sayı 48
[5] Botton, A. Statü Endişesi, İstanbul: Sel Yay., 2005
[6] Freud, S. Uygarlığın Huzursuzluğu, İstanbul: Metis Yay., 2013
[7] Schmid, W. Mutsuz Olmak, İstanbul: İletişim Yay., 2014

16 Ağustos 2014

Emek Sosyolojisi ― Kaygının Şeceresi

Ahmed Al Motamassik
Sosyolog ― Fas

İş sahasındaki kaygıyı nasıl tanımlarsınız?

"Kaygı" ve "sıkıntı" dilbilimsel olarak "huzur" ve "refah" ile karşılaştırılır. Kaygıyı gelecek hakkında şahsi ya da psikolojik bir tıkanıklığın, yaman bir çıkmazlığın duygusu olarak ele almamız mümkündür. Bu durum bilhassa başkalarıyla olan münasebetlerimizden, melekelerimize olan menfi fehmimizden hasıl olur. Başat duygu, bir durumu kontrol altında tutamama fikridir. İş sahasında olduğu gibi günlük yaşantımızda da yer alan kaygının algılanışına değinebiliriz. Günlük yaşantıdaki kaygı birçok sebepten müteşekkildir, daha ziyade psikososyolojiktir; iş sahasındaki kaygıysa iş yönetiminin, şirket yaşantısının mütemmim cüzüdür. Bizim düşüncemiz peyderpey nükseden iş krizleri üzerine olacaktır, zira şirketler artık sıkı, yoğun bir yönetimden muzdariptir. Kısa sürede çok şey istiyoruz; acil durumlara birer veli oluyor, tutamadığımız sözler veriyoruz. Süreleri ve araçları azaltarak emir telakki ediyor, rekabeti kızıştırıyoruz. Demem o ki, azamî başarıya dörtnala koşuyoruz.

Kaygının kökeni nedir peki?

Kaygı, ekseriyetle dört menzilden yükselir: işe bağlı değişiklikler, iş baskısı, kişinin ilişkileri-davranışları ve değerleri. İlk olarak; evvelce bahsettiğim gibi değişiklik uyumu bozar, kaygıyı doğurur; değişikliğin aciliyeti, birleşme ve satın alma, alım ve satımın hız kazanması insanı bu çevreye maruz bırakır ve bunun üstesinden gelinemeyeceği duygusu peydah olur. İkincisi, kaygının birçok sebebini bulabiliriz, örneğin: giderek ağırlaşan iş sorumlulukları, çelişkili talimatlar, hız gerekliliği, çok sayıda hırs dolu hedef. Üçüncüsü; iletişimin olmadığı, ne birbirini dinlemenin ne de iş birliğinin yer aldığı, bilakis baskı ve yıldırmanın –mobbing- cirit attığı bir mekân kaygıya ve huzursuzluğa her zaman gebedir. Sonuncusuysa; kişinin uzmanlığına gem vurulduğunu, bilgisinin yeterli olmadığını, özel yaşamla iş yaşamının aynı çıtada durmadığını hissettiğinde kaygı sinsice artar. 

Elbette bu dış sebeplerin tetikleyici bir etkisi bulunur, ama aslında, kaygı ruhumuzun bile duymayacağı bir şekilde içimizde tepişir. Olayları layıkıyla idrak edemediğimizde de menfi duygular bizi kuşatır, istila eder ve de basiretimizi bağlar.

Kaygı çok yaygın mıdır?

Muhakkak. Çalışmalar; şirketleri yeni girişim stratejileri geliştirmeye iten, göz ardı edilmemesi gereken bir yıkıma işaret etmektedir: çalışanları cesaretlendirmek, şirketle bağlarını sağlamlaştırmak, refah ve selametleri üzerine teşebbüslerde bulunmak gibi. Fas'taysa bu durum gizli kapaklı. Fas şirketlerinde düzenlediğim anketlere göre, kaygı kendini ücret taleplerinde ya da ağır ilerleyen bir kariyerde gösteriyor; çalışanların çoğu da ya bunları tam ifade edemiyor ya da sıkıntıyla baş başa kalıyor.

Kaygı ile stres arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Stresin gerçek tanımı, bize iki olgu arasındaki ilişkiye mâlik olmamızı sağlamaktadır. Stres kişinin, çevresinin ona yüklediği korkulara sahip olduğunu anlamasıyla, onlarla yüzleşecek kendi dayanakları olduğunu bilmesi arasındaki uyumsuzluktur. Kişi baskıyı kısa vadede yönetmeyi haizdir, ama uzun vadede büyük zorluklara cansiparane göğüs germektedir.

Kaygı çalışanda kronik bir vaka olursa, doğrudan kişi ve yönetim üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir strese dönüşür. Kaygının ve stresin etkileri hem fiziksel, duygusal hem de zihinsel, davranışsaldır.

Böylesi bir manzaranın doğurabileceği sonuçlar nedir?

Yukarıda zikrettiğimiz hususlar iş düzenini bir şekilde etkileyebilmektedir: absanteizm haddi* artıyor, iş hacmi kaygılandırıyor, girişim ve yenilikse azalıyor; şirket borç batağına saplanıyor, malları ıskartaya çıkıyor, müşterilerini kaybediyor. Ama en büyük etki daha ziyade sağlık ve güvenlikte kendini gösteriyor: iş kazalarının, cürmün ve şiddetin arttığını görebiliyoruz; revirlerde geçen süreler sonra, alınan raporlar, muayeneler artık galebe çalıyor.

Kaygıyı oluşturan başka bir nokta üzerinde de kelam etmek isterim: mevzubahis; şirketlerin kadın-erkekten oluşan yönetimini pusuda bekleyen duygusuzluk ve iki arada bir deredeliktir. Giderek artan acil durumlarda şirketler içtimai ayrışma olmadan bir teşvike yönelmektedir. Statülerin, rollerin, mekânın ve zamanın bir karmaşasına şahitlik ediyoruz hepimiz. Oysa, şahsi ve meslek kimliğini kaybeden bir kişi, menzilini de kaybeder: kaygı için bir güzelleme. Çalışma psikolojisinden öğrendiğimiz üzere şahsi ve mesleki kimlik kaybı kişiyi sefil bir dibevurmuşluğa iter.

Çözüm olarak neler sunulabilir?

Biri şirkete, diğeri de kişinin kendisine yönelik iki düzeyli bir girişim olabileceğini düşünüyorum. Şirket düzeyinde çeşitli atılımlar sağlanabilir, örneğin: birebir yakınlık kurmak, insan kaynaklarını etkili kullanmak, çalışanlara verimi artıracak ortamı hazırlamak, tartışma ortamı sağlamak, iş otonomisini ihya etmek, çalışanı sorunlarıyla baş başa bırakmamak ve ona yardımcı olmak, fizibilite çalışmaları yapmak... Bu yaklaşım sıkıntının kaynağını bulmaya, karışıklığı ve ihtilafı incelemeye yönelik olup amaçladığı, kurumsal dayanışma içinde çalışarak ve görevlerin, faaliyetlerin özelliğini muhafaza ederek kuşatıcı bir işbirliği sağlamaktır; ezcümle: şahsi ve mesleki kimliğin inşasıdır. Birey düzeyinde, zor dönemlerden geçtiğimizde yalnız kalmamak en iyi yoldur. Bu, sadece stresi artırır. Hızlı davranmak, yeri geldiğinde çevreye içini dökmek, sorunları bir bir masaya yatırmak gerekir. Nihai amaçsa, muayyen hedefi saptayarak ve doğru, dürüst mesleki bir projeyi inşa ederek belirsizlikten sıyrılıp yeni bir yol çizmektir.
________________________________

*Absanteizm Haddi: Fr. Taux d'absentéisme. Bir iş kurumunda, belirli bir bölgede sağlık ya da izin gibi geçerli bir mazeret olmadan, bir işçinin çalışmadan geçirdiği iş günleri ve bu günlerin çalıştığı günlere olan oranı. (ç.n.)

Fransızcadan çev.: Ali Hasar


[Ayraç Dergisi 58. sayısında -Ağustos 2014- yayımlanmıştır.]



2011–2026 idea, schola, zâhir âlem