tevhid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tevhid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2016

Majid Majidi — Muhammad, The Messenger of God

Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
Kalem, 4. 


İnsan başlı başına bir mucizedir, ama bilge insan bir keramettir.
Hermes Trismegistus


Tu meger ber leb-i âbî be heves benşînî
Verne her fitne ki bînî, heme ez hod bînî

Bir su kenarında hevesle oturursan
Gördüğün her fitneyi hep kendinden görürsün

Hâfız Divânı, Gazel 484.

Fıtrat diline yakın bir sinema grameri kullanan Mecid Mecidî'nin, Hz. Muhammed'in ilk dönem yaşantısına odaklandığı ve epik unsurları kullandığı Muhammad: The Messenger of God (Hz. Muhammed: Allah'ın Elçisi) filmi, tipik Mecidî sinemasının başat lirik motifinin dışında bir alana ve bu alanın merkezindeki peygamberin derinliğine, onun mucizevî sekanslarına odaklanıyor.

Çekimi uzun yıllar süren ve gösterimi konusunda muhtelif tartışmalara sahne olan film, zâhir ve bâtın üzerinden sünni ve şii kültürü karşı karşıya getirebiliyor. 

Mecidî İslâm-öncesi coğrafya girizgahıyla bir poetikaya girişir, zihin mekânını inşa eder, atlas içinde atlas: doğan güneş, uçsuz bucaksız kum yığınları, kevnî tabiat. Ebrehe ve yüce ordusunu (bâtıl), Kabe'nin üzerinde dolaşan ve nihayetinde cümle orduya hücum eden Ebâbil'i (hak) göstererek muhayyilemizde ilk olarak iki ayrı ama uçurumlu bir virajla ayrılan olguları gösterir. Mecidî'nin mekan-kronoloji düzleminde Fars dokusu (karakterler), Fars belagatı Arap-Fars dikotomisi açısından ayrı bir parantez olarak değerlendirilmeye açıktır. Bu bağlamda, Fars aklıyla Arap aklının düşünce fragmanları, kültürel ve tarihsel olarak kendi derunlarında kimi zaviyelerden ayrıştığı da pekala görülebilir. 3 ayrı film olarak düşünülen serinin ilk yapımındaki temel iskelet, Hz. Peygamber'in nübüvvet öncesi döneminde, saf çocukluğuna odaklanarak merhamet, bilgi, saf levha ve dönemin koşulları üzerinden müteşekkildir.

İslâm'da Tanrı'nın sözü Kuran'dır; Hıristiyanlık'ta Hz. İsa'dır. Hıristiyanlık'ta, kutsal bildirinin taşıyıcısı Bakire Meryem'dir; İslâm'da ise Hz. Peygamber'in ruhudur. Bakire Meryem'in bakire olmasını gerektiren aynı nedenden dolayı, Hz. Peygamber'in de okuma yazma bilmemesi gerekir. Kutsal bir bildiriyi taşıyacak insanın saf ve renksiz olması gerekir. Kutsal Söz sadece insan alıcılığının saf ve "el değmemiş" levhası üzerine yazılabilir. Eğer bu "söz", et biçimindeyse saflık, Söz'ü doğuran annenin bakireliği ile simgeleştirilir... Peygamberin okuma yazma bilmeyen doğası, alıcı olan insanın kutsal karşısında nasıl tümüyle edilgin olduğunu göstermektedir. Ruhun bu saflığı ve bakireliği olmasaydı, Kutsal Söz, bir anlamda tümüyle insanî olan bilgi ile boyanacak ve insanlığa kendi ilk baştaki saflığı ile sunulmamış olacaktı.

Seyyid Hüseyin Nasr, Ideals and Realities of Islam. 

Çağrı (The Message) filmi üzerinden geliştirilen cihad ve sökün eden cenk kavramları ve de dönem coğrafyasındaki maddi refahlık (zengin/yoksul) çerçevesinde mayalanan tema, Muhammad filminde Ümeyyeoğulları-Haşimoğulları arasındaki çekişmeye ve merhamet eksenine kayar. Yönetmen, filmin geneli için İslâm'ı Doğu-dışı toplumlara aktarırken selâmet fikrinden ve bütünleyici duyarlılık sahasından hareket eder. Nuh (Noah) filmindeki ya da Nasıralı İsâ modelli filmlerdeki büyülü atmosfer, mistik/majestik kurgu Muhammad filminde de, A. R. Rahman'ın çok katmanlı müzik geçişleri eşliğinde vuku bulur. Mesiyanik'vâri kadrajlar ve müzikler Ehl-i kitap teolojisini anımsatabilecek unsurları akla getirebilir. (Bkz. Mezmurlar) Hz. Amine figürünün saf ve berrak tasviri için Hz. Meryem ile bağ kurulması da bu menzilden okunabilir. Etkileyici hareket ve muhayyile ile cihânda bir pergel gibi dolaşmayı yeğler Mecidî. Filmdeki sadık ve kâmil Hıristiyan-Yahudi din sınıfının anlatısı ve beklenen peygamber için sergilenen tavır, kavmiyetçi kodların öne çıkarılması Dinler tarihi açısından dikkate şayan bir husustur; yönetmenin sevgi, iyilik ve merhamet üçlüsünden günümüz İslâmofobi çatışmalarına karşı bir tavrı hissedilebilir. Bu noktada Mecidî'nin Tunuslu yönetmen Nacer Khemir ile aynı yörüngede dolaştığı aşikardır:

Babanızın yanında yürüdüğünüzde ve onun çamura batıp yüzünün kirlendiğini gördüğünüzde ne yaparsınız? Kalkmasına yardım eder, ceketinizle ya da gömleğinizle yüzünü silersiniz. Babamın yüzünde her zaman İslam'ı gördüm ben. Filmimde bilgelik ve aşk dolu, misafirperver ve metanetli bir Müslüman kültürünü göstererek onun yüzünü silmeye çalıştım. Başka bir deyişle, 11 Eylül sonrası histerik dünya ve medyanın yansıttığı İslam algısına karşı çıkan bir duruşla Bab'Aziz fikriyatını işledim. Köktendincilik, entegrizm İslam'ın esas temellerini bozabilen bir anlayış. Bu film, İslam'ın gerçek yüzünü göstermek için oldukça gösterişsiz bir yaklaşımdı sadece. Aşk ve çile dolu Sufi geleneği üzerine kurulu bir film olduğu gibi, aynı zamanda aşırı derecede politik göndermeleri, bilinçli eylemleri olan bir film. Bugün İslam’a dair başka bir şey söylemek bizim görevimiz. Aksi takdirde, herkes bir diğerini tanımamasından dolayı bir buhrana sürüklenebilir. Bu, insanların boşlukta boğulma korkusu gibi. Bugün Fransa'da 5 milyona yakın Müslüman bir kesim yaşıyor. Komşusunun içtenliğini, hakikatini görebilme adına misafirperver yansımalar var filmde. Misafirperverlik sadece evine alıp ağırlamak değildir, ilk olarak komşunu dinleyebilmektir. Siz, evinizde insanları ağırlamayabilir, onlara vakit ayırmayabilirsiniz. Misafirperverliğin ilk düsturu, dinlemektir. Benim için Bab'Aziz öncelikli olarak dinlemeyi anlatıyor, sonraysa gerçek bir buluşmayı, kavuşmayı: Bir insanın komşusuna karşı misafirperverliğinin bir biçimini. (Fransızcadan çeviren: Ali Hasar)












Suların daha derin olduğu yere git... 
Luka, 5: 4

Çöl müzikleriyle hafızalara kazınan Fransız besteci Maurice Jarre, Çağrı'nın epik yönünün vurgusunda önemli isimlerden biriydi. A. R. Rahman'ın Mecidî'nin filminde seçtiği çok katmanlı ve geçiş müzikleri akıllara mistisizmi ve Batı teolojisini getirse de ve klasik müslüman coğrafyasında kültür karmaşası oluştursa da, bunu self-oryantalizm olarak yorumlamaktan ziyade kâmil bir dereceden, beynelmilel bir bakış olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır. 

Önceleme diyebileceğimiz bir teknikle ve flashback'lerle ilerleyen film, İslâm teolojisine ve siyer bilgisine vukufiyeti bulunmayanlar için bağlamı yakalama noktasında bir handikap olabilir. Tümel bir film olan Çağrı'daki Hamza karakterinin dominantlığına paralel olarak; tekil bir film olan Muhammad'deki Abdulmuttalip, Ebu Talip vurgusu, Ebu Talib'in imanı ve Hz. Peygamber'in temsil meselesi (mücessem) filmin tartışma koparan satır başlarını oluşturmaktadır. Temsil meselesinde sünni okumanın hassasiyet gösterdiği bilinirken, şii temayül bu konuda yerleşik düşüncenin ötesinde konumlanarak sureti göstermeyip konuşmaları altyazı ile sunmakta, Hz. Peygamber'i mekanlar-üstü ve mekanlar-içi bir pozisyonda tasvire yanaşmaktadır. Bir görüşe göre, Hz. Peygamber'in yaşadığı coğrafya kuraklık ve çöl iklimi detaylarıyla belirginken yönetmenin Hz. Peygamber'in doğumuyla mekanı bereketlenen coğrafya ve gül yaprakları imajıyla sunması, yönetmenin semantik olarak bir rahmete işaret ettiğini gösterebilir. Kurgudaki Yahudi din sınıfının (Samuel) büyük yer kaplaması ve filmin gidişatında ön sıralara çıkması, Ebu Leheb'in nübüvvet-öncesi kötücül yönlü betimlemesi tartışmaya açıkken; Hz. Peygamber'in ummana nazır bir balıkçı kabilesindeki sahneleri, Hz. Musa'vâri atıflar yönetmenin bağlam konusundaki hissiyatlarından biri olduğu kadar Yahudi-karşıtlığını bir nebze olsun kırma amacı taşıdığının ve derinlerde bir yerde "Bir" olunduğunun altını, ilgili ayetleri filmde vermesiyle çizmektedir. 

***

Son mertebede, ortada semantik/görsellik kabilinden bir emek olduğu açıktır. Muhammad filminin teolojik açıdan biraz daha ortodoksî ilgiye ihtiyacı olduğu ve tartışmaya matuf özellikleri barındırdığı zikredilebilir. Ama hayat, ilahiyattakilerden biraz daha gayriresmîdir. Teo-politik kuşaklar, insanın akıl melekesine öyle hücum eder ki insan aklıselimi arar olur. Mecidî'nin bu çalışması uzun-dönem tartışmaları, temsil meselesi üzerinden yorumları beraberinde getirebilecektir hiç şüphesiz. 

İçimizde çeşitli kesinlikler yatar. İnsan, dogmatik yönünü ve ön yargılarını kırdığı ölçüde fanatizmin şeceresinden sıyrılmayı başarabilir. Birbirine kavuşmadığından dolayı savrulur insan, biteviye aynı şey için acı çeker: halesizdir. Hele bir kendi evinde otursa, içinde ne kadar eşyanın eksik olduğunu görebilecektir. Kişi kendine hükümranlık devşirdiği derecede saf bilginin kudretinden uzaklaşır. Hükümranlığı yetmezmiş gibi sefih bir hülya kurar ve herkesi iman ettiği şeye yönlendirir, vaaza başlar. İnsanın tabiatı bu noktada başkalaşır: mazlumken zalim olmaya meyleder, gözü dönmüşcesine.

Bilgelik birliğe götürür, cehaletse ayrılığa...

Benzer okumalar:

Franco Zeffirelli, Nasıralı İsâ (Gesù di Nazareth)

1 Mart 2015

Feridüddin Attar ― Mantıku't-Tayr

Ferîdüddîn Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ına işaret eden bir minyatür, Batı İran. ― Musée du Louvre.
Bir gazi, savaş sırasında namaz kılmak için savaştığı kâfirden mühlet istedi. Gazi gidip namazını kıldı, geri gelip savaşa devam ettiler. Kâfirin de kendince namazı vardı, o da izin isteyip meydandan ayrıldı. Kâfir tertemiz bir köşe seçti. Sonra putun karşısında başını secdeye koydu. Gazi onu başı yerde görünce; "şimdi kazanma fırsatı buldum!" dedi. Habersizce ona kılıcını vurmak isteyince, hatiften şöyle ses geldi:

"Ey baştan ayağa vefâsız adam!
Ne kadar da vefâkârsın, sözünde duruyorsun!
Önce o sana mühlet verdi, ama kılıç vurmadı.
Sen eğer ona kılıç vuracak olursan, bu cehâletin ta kendisi olur.
Ey "ahde vefâ gösteriniz" âyetini okumayan, yoldan çıkmış, ahdine vefâ göstermemiş adam!
Önce kâfir sana bir iyilik etti, sen de ileri gidip nâmertlik yapma!
O iyilik yaptı, sense kötülük yapıyorsun.
Kendin için ne istiyorsan, başkaları için de onu iste, o şekilde davran!
Kâfir sana vefâ göstermiş, emniyet sağlamış.
Mü'min isen eğer, nerede senin vefâ ve mürüvvetin?!
Ey müslümanlığı tam olmayan adam, îmânında şüphe bulunan kimse!
Vefâda kâfirden de aşağıdasın!"
Bu sözü işiten gazi, sarsıldı, tepeden tırnağa terlere gark oldu.
Kâfir, onu ağlamakta, elinde kılıç şaşkın bir hâlde görünce;
"Ağlamanın sebebi nedir?" dedi. gazi doğrusunu söyledi;

"Şimdi beni azarladılar. senin yüzünden bana vefâsız dediler. 
Benim böyle ağlamam, senin kahrın yüzünden."

Kâfir bu olayı âşikâr olarak duyunca, bir nara attı.
Sonra da ağlamaya başladı… dedi ki:

"Öyle bir Allah ki, ayıplı, kusurlu düşmanı yüzünden kendi mahbubunu, îmân ederek vefâ gösteren mü'min kulunu böyle azarlarsa, sayısız vefâsızlık yapan ben ne yapayım?! Bana İslâm’ı anlat! Anlat da müslüman olayım! Şirki yakayım, şeriat hükümlerine uyayım! Yazıklar olsun, gönlümde bu kadar bağlar varmış, böyle bir Allah'tan habersiz kalmışım!"

Ey hakîkati aramaktan uzak olan!
Sen, yaradan’a karşı edebsizlik edip vefâsızlık göstermişsin.
Fakat sabrediyorum; zaman gelecek felek bütün yaptıklarını bir bir yüzüne vuracak.

***
Sultan Mesud bir gün nasıl olduysa ordusundan ayrı düşmüştü. Yalnız başına, rüzgâr gibi giden atını koşturuyordu. Deniz kıyısında oturmuş bir çocuk gördü. Denize bir ağ atmıştı. Sultan ona selâm verdi ve yanına oturdu. Çocuk üzüntülü idi, hem gönlü kederli, hem canı bezgindi. 

Sultan, "Çocuğum, neden böyle üzüntülüsün? Ben sen gibi kederli ve dertli birini görmedim." dedi. Çocuk, "Ey hüner sahibi emir! Biz babasız kalmış yedi çocuğuz. Bir annemiz var, o da kötürüm. Pek yoksul olduğumuz gibi, kimsemiz de yok. Bir balık tutmak için her gün ağ atar, akşama dek beklerim. Bin bir güçlükle bir balık tutunca, akşam yiyeceğimiz o olur ey emir!"

Sultan dedi ki: "Ey dertli yavrum, seninle ortak olmamı ister misin?"
Çocuk razı oldu, ortak oldular. Sultan denize bir ağ attı.
Çocuğun ağı padişahlık hazinesini yakaladı. Şüphesiz o gün, yüzlerce balık tuttu.
Çocuk bu kadar balığı görünce, "Şaşırdım, bu devlet, bu saâdet benim mi?"
Ey köle, talihin pek açık, bütün bu balıklar bu yüzden ağına düştü.
Sultan dedi ki: "Ey oğul! Eğer sen balık tutanın kim olduğunu bir bilsen, kendini kaybeder, yok olurdun.
Şimdi benden daha mutlusun, yüce devlete erdin. Çünkü sana balık tutan padişahtır."
Bunu dedi ve atına bindi. Çocuk ona, "Kendi payını ayır." diye seslendi.
Sultan, "Bugün payımı almayacağım, yarına ağına ne gelirse benim olsun."
Yarın benim avım sen olacaksın. Şüphesiz ben avımı kimseye vermem." dedi. 
Ertesi gün sultan saraya varınca, ortağını hatırladı.
Bir çavuşu gönderip çocuğu çağırttı. Ortağını tuttu, tahta oturttu.
Herkes, "Ey sultanım, bu yoksuldur." dediler. Sultan, "Ne olursa olsun, benim ortağımdır. Madem ki kabul ettik, bundan vazgeçmek mümkün değildir." dedi. Bunu söyledi, çocuğu da kendisi gibi sultan eyledi.
Birisi çocuğa, "Bu yüceliğe nasıl eriştin?" diye sordu.
Çocuk dedi ki: "Neşe geldi, yas çekip gitti. Çünkü devlet sahibi hükümdar bir gün bana uğradı."

*** 
Ne güzel dost ve arkadaşsın ey kumru! Neşen gitmiş, kederlenmişsin.
Kanlara bulandığın için gönlün daralmış, 
Yunus gibi timsahın ağzına girmiş, balığın karnında kalmışsın.
Ey balığa benzeyen nefis yüzünden şaşırıp kalmış! Daha ne zamana dek nefsin kötülüğünü görüp duracaksın?
Bu kötülük dileyen balığın başını kes de başını aya kadar yücelsin.
Nefsin balığından kurtulabilirsen, baş köşede Yunus'a dost, arkadaş olursun.

***

Sokrat ölüm hâlinde iken yanındaki bir talebesi dedi ki: 
"Ey üstad! Seni yıkayıp kefenledikten sonra nereye defnedelim?"
Sokrat şöyle dedi: "Ey oğul! Eğer sen beni bulabilirsen, nereye istersen oraya defnet, vesselâm!"
Bu uzun ömrümde ben kendimi bulamadım ki, öldükten sonra sen nasıl bulacaksın?
Ben öyle bir gidiyorum ki, bu gidiş esnasında zerre kadar kendimden haberim yok.


῀῀῀
Bir diğer kuş Hüdhüd'e şöyle dedi: "Ey inanışı güzel Hüdhüd! Bir an bile isteğime, arzuma ermedim. Bütün ömrümce dert içindeyim. Kanlara bulanmış yüreğimde o derece dert var ki, bu dert yüzünden her zerrem mateme bürünmüş.
Daima şaşkın ve aciz bir hâldeyim. Bir an bile mutlu olmuşsam, kâfir olayım.
Bütün bu dertler yüzünden serseriye döndüm. Böyle nasıl yol gidebilirim?
Bu kadar derdim, elemim olmasaydı, bu yolculuktan çok mutlu olurdum.
Ancak yüreğim kan içinde, ne yapayım? İşte bütün hâlimi sana söyledim, ne edeyim?"

Hüdhüd dedi ki: "Ey aldanmış, deli divane olmuş kuş! Baştan ayağa sevdalara gark olmuşsun. 
Bu dünyada murada ermek de, erememek de bir anda gelip geçer. 
Ne var ne yoksa bir solukta geçer. Ömür de o bir soluğu bile almamış gibi sona erer.
Madem ki dünya durmuyor, geçip gidiyor, sen de geç. Onu bırak, sen de ona bakma.
Çünkü bakî olmayan şeye gönül verenin gönlü diri değildir."

***
Pir-i Türkistan [Ahmed Yesevî], kendi hâlinden haber verdi ve dedi ki: 
"Ben iki şeyi çok severim. Birisi yürük atım, diğeri ise oğlum. 
Bu çocuğumun ölümünü haber alırsam, bu haberin müjdesi olarak atı bağışlayacağım. Çünkü görüyorum ki bu iki şey, değerli can gözünde iki put gibidir."

῀῀῀
Mum gibi yanıp yakılmadıkça, herkesin önünde âşıklıktan söz açma.
Âşıklıktan dem vuran kendi hâlini görecek olsa perişan olur.
Âşık olup her şeyini kaybeden kişi, 
iştahla yemek yiyecek olsa, o an yaptığının cezasını görür."

***
Bir anne, kızının kabrinin üzerine yıkılmış, ağlayıp duruyordu. Bir Hak eri o kadına bakıp,
Dedi ki: "Bu kadın erkeklerin önüne geçti. Çünkü o bizim gibi değil.
Kim gitti, kimden ayrıldı, kim kimden uzak düştü, kimin yüzünden böyle kararsız bir hâle düştü, biliyor. Ne mutlu biri, gerçeğin ne olduğunu, kimin için ağlaması gerektiğini biliyor.
Asıl benim işim zor, çünkü gece gündüz yas içinde oturmuşum, ama
Bu âlemde yağmur gibi gözyaşlarımı zari zari, inleye inleye kimin için döktüğümü bilemiyorum!
Niçin ağladığımdan haberdar değilim, kimden uzak düşüp böyle şaşkına dönmüşüm, bilmiyorum!
Bu kadın benim gibi binlercesinden daha önde, çünkü kaybettiği şeyden haberdar.
Ben ise bilmiyorum, bu üzüntü gönlümü kana boğdu; beni şaşkınlıktan öldürdü."

῀῀῀
Gönlün bile ortadan kaybolduğu böyle bir makamda [hayret], makam bile yok olur.
Akıl ipinin ucu kaçar, zan evinin kapısı yok olur.
Kim bu makama ulaşırsa, kendini ve yön mefhumunu kaybeder, avâre olur.
Bir kimse bu makama açılan kapıyı bulursa, küll sırrını bir anda kavrayıverir.

***
Bir derviş, meczubun birine, "Âlem nedir? Bütün bu eşyanın sırrını açıkla." dedi.
Meczup şöyle cevap verdi: 
"Bu âlem, nam ve şöhretten ibarettir. Yüz çeşit rengârenk mumdan yapılmış bir ağaç gibidir.
Biri bu ağaca elini sürdü mü, şüphesiz hepsi bir muma dönüşür.
Madem ki her şey mumdan ibarettir, başka bir şey değildir, 
o hâlde bu kadar renk tek bir şeyden ibarettir.
Her şey bir oldu mu, ortada ikilik kalmaz; ne benlik kalır ne de senlik."

***
Fasık bir adam günahkâr olarak öldü. Tabutunu götürüyorlardı.
Bir zahit onu görünce, fasığın cenaze namazını kılmamak için oradan uzaklaştı.
Zahit gece rüyasında onu gördü. Cennette idi ve yüzü güneş gibi parlıyordu.
Zahit ona sordu: "Behey adam, bu yüce makamı nasıl elde ettin?
Dünyada yaşadığın sürece günahkâr idin, tepeden tırnağa kötülüklere bulanmıştın"
Adam cevap verdi: "Senin acımasızlığına karşı, Yüce Allah ben zavallıya merhamet etti."
Şu aşk oyununa bak, ne hikmetler işliyor; birisi inkâr ediyor, Allah ona merhamet ediyor.
Onun hikmeti; kuzgun kanadı gibi kapkaranlık bir gecede, bir çocuğun elinde çerağla gönderir.
Ardından da o çerağı söndürmesi için hemen bir yel gönderir.
Sonra da çocuğu yolda yakalayıp , "A bîhaber! O çerağı niçin söndürdün?" der.
Kıyamet günü de çocuğa yüzlerce lütufta bulunur.

῀῀῀
Eğer herkes günahtan arınmış olsaydı, aşk oyununun bir hikmeti kalmazdı.
Bu durumda hikmet tamamlanmaz, noksan kalırdı.
Hasılı bu iş hep böyle oldu.
Onun yolunda binlerce hikmet var. Bir katrenin bile rahmet denizinden payı var.

***
Merhaba ey üveyik kuşu! Ötmeye başla da yedi kat gök sana inciler saçsın.
Vefa gerdanlığı boynunda varken, vefasızlık etmen çok çirkin olur.
Varlığından bir kıl kadar varlık kalsa, tepeden tırnağa vefasız derim ben sana.
Eğer kendinden geçer varlığından çıkarsan, akılla manâ yolunu bulursun.
Akıl seni manâlar âlemine götürdü mü, Hızır sana âbıhayâtı getirir. 

Ferîdüddîn Attâr ― Mantıku't-Tayr
Çeviri: Mustafa Çiçekler
Kaknüs, 2006.

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem