iran edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iran edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2015

Karşılaştırmalı Hafız Divanı

Fârisî Nakkaş Sultan Muhammed'in minyatür çalışması: Dünyevî ve Uhrevî Sarhoşluk Alegorisi, Hafız Divanı. [16. yüzyıl]

Gazel 11

Sâkî be nûr-i bâde ber efrûz câm-i mâ
Mutrib begû ki kâr-i cihân şud be kâm-i mâ

Mâ der piyâle aks-i ruh-i yâr dîdeîm
Ey bîhaber zi lezzet-i şurb-i mudâm-i mâ

****

Sâki, ışıl ışıl et bâde nuruyla kadehimizi
Mutrip, oku haydi
Dünya döndü muradımızca; bulduk neşemizi

Kadehte yârin yanağının aksini gördük biz
Duy hele, bak,
Sensin her zaman içtiğimiz şaraptan habersiz

Hafız Divanı, Cilt I, s. 67. çev. Mehmet Kanar
_

Sakî, kadehimizi şarabın nuruyla parlat
Sazende, sen de çal. Zira âlem tam istediğimiz hale geldi, bize uydu

Ey şaraptan aldığımız lezzetten haberi olmayan!
Biz kadehte Dostun Vechinin sûretini görmüşüz.

Hâfız, Divân, Ders-i Hâfız, nşr. Muhammed İsti'lâmî, s. 96
Seyyid Hüseyin Nasr, Gülşen-i Hakikat, s. 192. çev. Nurullah Koltaş

Gazel 49

Ez kirân tâ be kirân leşker-i zulmet velî
Ez ezel tâ be ebed furset-i dervîşân est

****

Bir ufuktan öbür ufka kadar var zulüm orduları
Ezelden ebede dervişlerin var zulme engel olma fırsatı

Hafız Divanı, Cilt I, s. 151. çev. Mehmet Kanar
_

Bir uçtan bir uca bir zulüm ordusu var amma
Ebedden ezele de dervişânın fırsatı var

Hâfız, Divân, Ders-i Hâfız, nşr. Muhammed İsti'lâmî, s. 197
Seyyid Hüseyin Nasr, Gülşen-i Hakikat, s. 169. çev. Nurullah Koltaş

Gazel 80

Ayb-i rindân mekun ey zâhid-i pâkîzesirişt
Ki gunâh-i digerân ber tu nehâhend nevişt

****

Temiz yaratılışlı zâhit, rintleri ayıplama
Çünkü başkalarının günahı yazılmayacak sana

Hafız Divanı, Cilt I, s. 223. çev. Mehmet Kanar 
_

Ey pâk tabiatlı zâhid, rindlerin ayıbını kınama
Zira yazılmayacak diğerlerinin günâhı sana

Hâfız, Divân, Ders-i Hâfız, nşr. Muhammed İsti'lâmî, s. 269
Seyyid Hüseyin Nasr, Gülşen-i Hakikat, s. 160. çev. Nurullah Koltaş

Gazel 129

Guzâr ber zulumâtest, Hızr-i râhî kû?
Mebâd k'âteş-i mahrûmî âb-i mâ bebered 

****

Güzergâhımız karanlıklar ülkesine doğru; yol gösterecek Hızır nerede?
Bu durumda mahrumluk ateşi suyumuzu alıp götürmesin sakın!

Hafız Divanı, Cilt I, s. 323. çev. Mehmet Kanar
_

Yol zulmetten geçiyor, Hızr-i râh nerede?
Burada yoksa şayet, tarumar edecek bizi âteş-i mahrumiyet

Hâfız, Divân, Ders-i Hâfız, nşr. Muhammed İsti'lâmî, s. 383
Seyyid Hüseyin Nasr, Gülşen-i Hakikat, s. 136. çev. Nurullah Koltaş

Gazel 317

Fâş mîgûyem u ez gofte-i hod dilşâdem
Bende-i aşkem u ez her do cihân âzâdem

Tâyir-i gulşen-i kudsem, çi dihem şerh-i firâk
Ki derin dâmgeh-i hâdise çun uftâde'em

Men melek bûdem u firdovs-i berîn câyem bûd
Âdem âvurd derin deyr-i herâbâbâdem

****

Açıkça söylüyorum, sözlerimden mutluyum
Aşkın kuluyum, iki dünyadan özgürüm 

Kutsallık gülistanının kuşuyum; nasıl anlatayım
Bu hadiseler tuzağına nasıl düştüm?

Melektim ben, Firdevs-i berin Cennetteki yerim
Âdem getirdi beni, harabe dünya oldu yerim

Hafız Divanı, Cilt II, s. 738. çev. Mehmet Kanar
_

Fâş ediyorum ve sözlerimden hoşnudum
Aşkın bendesiyim ve her iki cihandan âzâdım

Kutlu gülşende uçarken, firakımı nice şerh edeyim?
Nasıl düştüm bu dünya tuzağına?

Melektim ve cennet-i a'lâ idi yurdum;
Âdem getirdi beni bu harap hankâha

Hâfız, Divân, Ders-i Hâfız, nşr. Muhammed İsti'lâmî, s. 815 
  Seyyid Hüseyin Nasr, Gülşen-i Hakikat, s. 93. çev. Nurullah Koltaş 

Bibliyografya:

I. Divan-ı Hâce Şemseddîn Muhammed Hafız-ı Şirazi kuddise sirruhu'l-azîz, be ihtimâm-i Muhammed-i Kazvînî ve doktur Kâsim-i Gâni, be hatt-i Zerrînhat, be sermâye-i kitâbhâne-i Zuvvâr, çâp-i Sînâ, Tehran, 1320 hicrî şemsi/ 1360 hicrî kamerî/ 1941
II. Hafız-ı Şirazi, Hafız Divanı, Cilt I-II, Ayrıntı, çev. Mehmet Kanar
III. Hâfız, Dîvân, Ders-i Hâfız, nşr. Muhammed İsti'lâmî, Suhan Yayınevi, Tahran, H. 1382 
IV. Seyyid Hüseyin Nasr, Gülşen-i Hakikat, İnsan, çev. Nurullah Koltaş

Önerilen okumalar:


12 Nisan 2015

Rafi Pitts ― Zemestan

Rafi Pitts


Bir kadın, bir adam. Adam, güçsüz ve çelimsiz, tükenmiş. Bir harabeyi andırıyor. Umudu, iş bulma gayesiyle ailesini geçindirebilmek. Kadın, eşine oranla daha vakur, mazlum ve derin. Adam, bu kasabada itilip kakılmış, tıkanmış bir köşede. Evi terk etmeli, terk ediyor da, iş bulma ümidiyle. Dönmeli ve ailesine bakmalı. Kadın, nihayetinde bir kızı ve yaşlı annesiyle izbe bir yerde yaşantısına devam ediyor. Zemestan'ın hikâyesinin şekillenmesi bu noktada başlıyor, yaşama tutunma, yokluğun sorgulanışı ve umut. Mevsimse zemestan, yani kış.

Evvelden Ahire

Rafi Pitts'in karakterleri taşradandır. Onların kıyafetleri metropolitan yaşantısından izler taşımaz. Eski, yırtılmaya matuf. Endüstriyelleşmiş toplumun ötesindedirler ve yokluğa mahkumdurlar. Şehir düzen hiyerarşisi yoktur. Birbirlerine tutunmuşlardır ve yaşama direnirler. Umutları vardır, bir nefeslik ömürleri semaver çaylarının buharında tazelenir, yeni bir gün için. Kadının bir ismi vardır belki ama bunu hiç duymayız. Rafi Pitts, kadının mizacını bir toplum figürü çerçevesinde anlatır. İsimlerin bir önemi yoktur ve insan çoğu zaman hayal kırıklığına uğrar. Kadının dokuma tezgahlarında, tekstil atölyelerinde çalışarak edindiği para (sermaye) insan ilişki bağlarını yavaşça sıkar, onu boğmaya çalışır, hayatını karartmaya iten güçtür burada. Bir noktada parayla var olur, refaha erişir; parasız yok olur, selameti kaybolur. Pitts'in kadın karakteri gayet anaç bir modelde konuşlanmıştır. Tek başınadır, çalışır, evine ekmek parası getirir. Zâhirde çalışkan, ayakları üstünde duran, minnet etmeyen bir yapı; bâtındaysa bir eşe muhtaç, mazlum ve sancısı dinmeyen.

Küçük kız karakter modelinde tarumar olmuş bir nesil vardır. Onun geleceğinin nuru, kıyafetlerinin zulmetiyle iç içe geçmiş. Susuşu, bakışları manidar; babası yitip gitmiş uzaklara, küçük hayalleri gibi. Pek konuşmuyor, fıtratı pür. Yaşamı tek gözlü bir odada sabitlenmiş. İçerisi kıtlık. Dışarıda bir salgın, var olabilmenin sancısı, yokluğun varlığı. Yönetmen Pitts'in küçük kıza yüklediği güçlü anlam, kadın prototipinin duruşuyla paraleldir. Kız, bu dünyanın çetinliğini ileriki yaşlarda değil küçükken öğrenmiştir. Annesinin metanetinden almış, hakkaniyetini yitirmemiş. Öldürülmüş çocukluğunu gizliyor. Bunu da tebessümünün içinde muhafaza ediyor. Tipik bir İran ontolojisinin düşümü; kendi varlıklarının, buhranlarının bilgisine dolaylı/dolaysız bir şekilde sahipler.

Varlıkları acıyor. Unutmuyorlar, nesneleşmemişler aksine özneleşmiş zaman zarfları altında gölgelenmişler bu insanlar. Yaşam onlara bir pencere bakışı, semaver buğusu, soba sıcağı ve sedir bırakmış. Dışarıdaki baskın güç, iklimlendirilmiş ruhlar için bir nevi zincir oluyor. Pitts'in kurduğu zıtlık uyumu bu eşikte kendini gösteriyor. Birincil olan yani kış [yağan kar], onların dünyasında bir düşünce dekoru oluyor, zihinlere set çekiyor. Kar beyazına bürünmüş topraklar, buna karşılık kuyu karanlığına gömülmüş bedenler. Yönetmenin tabiat diliyle karakterlerinin dikotomik bağı örtüşüyor. Soğuk havayla sıcak kalpleri birbiriyle savaşıyor. Onun içindir ki kar yağdığında daha da kuytulara çekiliyor varlıkları, dibe ve en derine. Kış, onlara acımasız. Onulmaz bir vicdan. Kar taneleri gökkubbeden düşerken onlar da vadilere düşüyorlar. Sığınacakları hakikat, bir güneş gibi vaktini bekleyecek, sabırla ve umutla. Biliyorlar, gördükleri sandıkları yaşamlarının bir şeffaf düğümü. Eylemi deneyimledikçe ardılının ağrısıyla kalacaklarını öğreniyorlar. Ama tüm bu olanlar, karakterlerin film içindekini uyumunu bozmuyor. Pitts'in statik, yavan çekimleri bunun için. Sınırlandırılmış coğrafya, engellenmiş özgürlükler ve şartlandırılmış mizaç. Diyalogsuz bölümler harfler bitince konuşmaya başlayan bir vücut lisanıyla şerhini düşüyor. Küçük göstergelerin büyük açılımıyla düşünce geçişlerinin gedikleri kapatılıyor.





Ahirden Evvele

İran İslam Devrimi'nden sonra film tematik kuşaklarında taşra-şehir düzleminde bir çeşit toplumcu, tabana inen bir bakış mevcuttur. Gerek devrim öncesi, gerekse devrimden sonraki geçiş ve olgunlaşma dönemlerinde sinemasal dil yer yer öyküleme [Gaav, Deryuş Mehrcui] yer yer şiir dilini [Serçelerin Şarkısı, Mecid Mecidi] kullanabilmiştir. Salt öykülerden devşirme filmler zamanla filmlerin musiki yönünü de ortaya çıkarmış, sadece anlatı, hicivsel manifesto değil, şiir ya da sözler de kullanılır olmuş, böylelikle edebi, musiki ve ilmi köklerden beslenen bir vizyon ortaya çıkmıştır. Süreci izleyen aşamada Milani, Derakşande, Beniitimad gibi feminist dil kullanabilen yönetmenler politik-toplum gerçeğinde kadın temasında sıkıntılı ve çıtasını yükseltemeyen çalışmalara imza atıyor olsa da, Behram Beyzai'nin Bashu'sundaki kadın rol modeli [Susan Taslimi] ile Pitts’in Mahmud Dowlatabadi'nin aynı adlı eserinden mülhem toplumun içinde yalnızlaştırılmış kadın modeli [Mitra Hajjar] korelasyonu statü açısından önemlidir. Pitts, kadın modelini varlığı açısından karşı cinsten izole ettirir ama onu tek başına devrime çıkan bir yenilikçi mantaliteye de sığdırmaz. Kadın, tek başına bir alemdir. Bir neslin annesidir, umududur. Yaşadığı müddetçe hizmet eder ve savaşır. Kazanır ve kaybeder. Daimi eksikliği vardır. Yüze odaklı çekimler, geniş plan anlam derinliği açısından bir yoğunluğa meyyalken; Pittsci bakış, yokluğun varlığı film boyunca bir nüfuzla ilerler. Gösteriş yoktur, taşranın doğal varlığı hakimdir. İlahi esma, sırlanmıştır. Şehrin kalabalığındaki renk cümbüşü birer mezarlıktır.

Zemestan’daki olay örgüsünün mayalanmasındaki en önemli isim kadından sonra gelen Merhab adında bir Kuzeyli işçidir. Merhab ismi de bir bakıma manidar. Mer ve Heba kelimeleriyle oluşan Farsça "Merhaba"dan bir Merhab. Merhabaysa sıkıntıyı ortadan kaldıralım, selamet içinde olalım gibi anlamları barındıran selamlama deyişi. Merhab, kuzeyden bir yerden ansız bir vakitte bu taşraya gelir, iş bulur. Bir vakitte de kadını görür. Onun yalnız olduğunu anlar, eşinin evi terk ettiğini bilir, günler geçer, onun hakkındaki sırlanmışlığı çözer. Merhab bir kez görmüştür ve bir kez sevmiştir kadını. Kadına bir Merhab’adır. Mücadele alanı aile içindir, birlikte olabilmektir artık. İki iken birlemektir aşk.



Pitts tablosunda kadının bir yurdu vardır, düşüncesi bir yerde değildir. Merhab'ınsa bir yurdu yoktur, düşüncesi bir yerdedir. Bir olma, tamamlanma bu köprüdendir. Merhab, kadının sıkıntısı ve bulantısına bir ışıktır. Çünkü kadın zulmetteydi. Onunla görüşmeye başladıktan sonra hayata alışmaya başladı ve yüzü güldü. Sevgi gördü, umutlandı yaşama ve ölüme. Bir yerde iskelete dönmüş yaprakları savurdu, mevsim çoktan dönmüştü. İkisi artık yönetmenin nazarında bir olmanın sıkıntısını taşıyan, birbirlerinin maneviyatında büyüyen ve gelişen iki fidan oldu. Bu perspektiften bakıldığında, Zemestan’ın kadın-erkek diyalektiğindeki tekvini bakışı kutsaldır. Trierci, Bergmancı kadın imajında etkileyici hareket, varoluşsal arzu ve şehvet, Pitts’de yerini setre bırakır. Kadın bomboş sokakta yürür, Merhab onu geriden izler. Kadın hayat, erkekse ab-ı hayattır. Kadının örtüsü rüzgârda [El Muktedir] dalgalanır, hayat daireler çizer. 

Kadın ve erkek çemberi sermaye [kapital] ile çatışır. Pitts, toplum düzenindeki maişetin bir problemini de bir tasvirle altını çizer. Merhab’ın iş serüvenindeki dolaşım bir iltihaba dönüşür. Toplum, bir vitrinde gitgide kapitalleşen, kapitalleştikçe de insanı [kolektif kölelik] yok etmeye mahkûm eden yarayı andırır. Merhab itilip kakılır, sermayenin soytarısı gibi dışarı atılır. Bu anda insanın terör yanı çıkar ve Merhab, o hırsla gizlice araba camlarını kırar. [Sermaye] Daima bir yol bulunur, bilhassa insan için önem arz eden dar kapıdan geçmektir. Kapılarda ünlem vardır. Ahir, evvel iledir. Sefer onadır. Fikirler vardır ki saldığı kökler toprağın sertliğine dayanamaz ve ayazda dağılır. Toprağa yaklaştıkça insana da yaklaşılır. Kökler, serencamın içindedir. Bir an, bir tahayyülden kar tanesi gibi düşer. Tane, zamanın içinde bir önceye bir sonraya dönüp durur. Pitts, Zemestan'ı insanın kalbine inşa eder ve gider. İnsan sessizce zıtlıkları görür, yaşar ve ölür ama sabrını korur. Futuhu'l-Gayb'da zikredildiği gibi: "Bekle, bir gün hepsi biter, yok olur gider. Her şey zamanla zıddına döner. Gün geçtikçe işler değişir. Evvela kış, ardından yaz gelir. Bir zaman gündüz, arkasından gece sarar."

Niyaz

Son mertebede kanaatimiz odur ki, Rafi Pitts gerek Avrupa'da ve İran'da, gerekse Türkiye'de hak ettiği değeri ve yeri görmemektedir. Oysa filmleri izlendiğinde, incelendiğinde varlık, sosyoloji, din fenomenleri üzerinde tartışma oluşturabilecek bakışları, düşünce zemini hazırlayabilecek tesirleri açık bir şekilde görülecektir. Satır aralarında bölge coğrafyası insanının fikri yapısı, hayatın öteki yaşamlarında varlığa bakış, toplum çıkmazları, kadının merkezine konumlandırılan kudret, ailenin içinde bir olabilmenin direnişi sırlanmıştır. Dileğimiz mana aleminde masivadan sıyrılamayan modern çağ insanının fikriyatında Pitts hissiyatının soluk bulabilmesi ve onda hakikatın tohumlarının yeşermesidir.

[8 Temmuz 2013 tarihinde dunyabizim.com sitesinde yayımlanmıştır.]



Mehdi Ehevan-ı Salis ― Zemestan [Seslendiren: Muhammed Rıza Şeceryan]

1 Mart 2015

Feridüddin Attar ― Mantıku't-Tayr

Ferîdüddîn Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ına işaret eden bir minyatür, Batı İran. ― Musée du Louvre.
Bir gazi, savaş sırasında namaz kılmak için savaştığı kâfirden mühlet istedi. Gazi gidip namazını kıldı, geri gelip savaşa devam ettiler. Kâfirin de kendince namazı vardı, o da izin isteyip meydandan ayrıldı. Kâfir tertemiz bir köşe seçti. Sonra putun karşısında başını secdeye koydu. Gazi onu başı yerde görünce; "şimdi kazanma fırsatı buldum!" dedi. Habersizce ona kılıcını vurmak isteyince, hatiften şöyle ses geldi:

"Ey baştan ayağa vefâsız adam!
Ne kadar da vefâkârsın, sözünde duruyorsun!
Önce o sana mühlet verdi, ama kılıç vurmadı.
Sen eğer ona kılıç vuracak olursan, bu cehâletin ta kendisi olur.
Ey "ahde vefâ gösteriniz" âyetini okumayan, yoldan çıkmış, ahdine vefâ göstermemiş adam!
Önce kâfir sana bir iyilik etti, sen de ileri gidip nâmertlik yapma!
O iyilik yaptı, sense kötülük yapıyorsun.
Kendin için ne istiyorsan, başkaları için de onu iste, o şekilde davran!
Kâfir sana vefâ göstermiş, emniyet sağlamış.
Mü'min isen eğer, nerede senin vefâ ve mürüvvetin?!
Ey müslümanlığı tam olmayan adam, îmânında şüphe bulunan kimse!
Vefâda kâfirden de aşağıdasın!"
Bu sözü işiten gazi, sarsıldı, tepeden tırnağa terlere gark oldu.
Kâfir, onu ağlamakta, elinde kılıç şaşkın bir hâlde görünce;
"Ağlamanın sebebi nedir?" dedi. gazi doğrusunu söyledi;

"Şimdi beni azarladılar. senin yüzünden bana vefâsız dediler. 
Benim böyle ağlamam, senin kahrın yüzünden."

Kâfir bu olayı âşikâr olarak duyunca, bir nara attı.
Sonra da ağlamaya başladı… dedi ki:

"Öyle bir Allah ki, ayıplı, kusurlu düşmanı yüzünden kendi mahbubunu, îmân ederek vefâ gösteren mü'min kulunu böyle azarlarsa, sayısız vefâsızlık yapan ben ne yapayım?! Bana İslâm’ı anlat! Anlat da müslüman olayım! Şirki yakayım, şeriat hükümlerine uyayım! Yazıklar olsun, gönlümde bu kadar bağlar varmış, böyle bir Allah'tan habersiz kalmışım!"

Ey hakîkati aramaktan uzak olan!
Sen, yaradan’a karşı edebsizlik edip vefâsızlık göstermişsin.
Fakat sabrediyorum; zaman gelecek felek bütün yaptıklarını bir bir yüzüne vuracak.

***
Sultan Mesud bir gün nasıl olduysa ordusundan ayrı düşmüştü. Yalnız başına, rüzgâr gibi giden atını koşturuyordu. Deniz kıyısında oturmuş bir çocuk gördü. Denize bir ağ atmıştı. Sultan ona selâm verdi ve yanına oturdu. Çocuk üzüntülü idi, hem gönlü kederli, hem canı bezgindi. 

Sultan, "Çocuğum, neden böyle üzüntülüsün? Ben sen gibi kederli ve dertli birini görmedim." dedi. Çocuk, "Ey hüner sahibi emir! Biz babasız kalmış yedi çocuğuz. Bir annemiz var, o da kötürüm. Pek yoksul olduğumuz gibi, kimsemiz de yok. Bir balık tutmak için her gün ağ atar, akşama dek beklerim. Bin bir güçlükle bir balık tutunca, akşam yiyeceğimiz o olur ey emir!"

Sultan dedi ki: "Ey dertli yavrum, seninle ortak olmamı ister misin?"
Çocuk razı oldu, ortak oldular. Sultan denize bir ağ attı.
Çocuğun ağı padişahlık hazinesini yakaladı. Şüphesiz o gün, yüzlerce balık tuttu.
Çocuk bu kadar balığı görünce, "Şaşırdım, bu devlet, bu saâdet benim mi?"
Ey köle, talihin pek açık, bütün bu balıklar bu yüzden ağına düştü.
Sultan dedi ki: "Ey oğul! Eğer sen balık tutanın kim olduğunu bir bilsen, kendini kaybeder, yok olurdun.
Şimdi benden daha mutlusun, yüce devlete erdin. Çünkü sana balık tutan padişahtır."
Bunu dedi ve atına bindi. Çocuk ona, "Kendi payını ayır." diye seslendi.
Sultan, "Bugün payımı almayacağım, yarına ağına ne gelirse benim olsun."
Yarın benim avım sen olacaksın. Şüphesiz ben avımı kimseye vermem." dedi. 
Ertesi gün sultan saraya varınca, ortağını hatırladı.
Bir çavuşu gönderip çocuğu çağırttı. Ortağını tuttu, tahta oturttu.
Herkes, "Ey sultanım, bu yoksuldur." dediler. Sultan, "Ne olursa olsun, benim ortağımdır. Madem ki kabul ettik, bundan vazgeçmek mümkün değildir." dedi. Bunu söyledi, çocuğu da kendisi gibi sultan eyledi.
Birisi çocuğa, "Bu yüceliğe nasıl eriştin?" diye sordu.
Çocuk dedi ki: "Neşe geldi, yas çekip gitti. Çünkü devlet sahibi hükümdar bir gün bana uğradı."

*** 
Ne güzel dost ve arkadaşsın ey kumru! Neşen gitmiş, kederlenmişsin.
Kanlara bulandığın için gönlün daralmış, 
Yunus gibi timsahın ağzına girmiş, balığın karnında kalmışsın.
Ey balığa benzeyen nefis yüzünden şaşırıp kalmış! Daha ne zamana dek nefsin kötülüğünü görüp duracaksın?
Bu kötülük dileyen balığın başını kes de başını aya kadar yücelsin.
Nefsin balığından kurtulabilirsen, baş köşede Yunus'a dost, arkadaş olursun.

***

Sokrat ölüm hâlinde iken yanındaki bir talebesi dedi ki: 
"Ey üstad! Seni yıkayıp kefenledikten sonra nereye defnedelim?"
Sokrat şöyle dedi: "Ey oğul! Eğer sen beni bulabilirsen, nereye istersen oraya defnet, vesselâm!"
Bu uzun ömrümde ben kendimi bulamadım ki, öldükten sonra sen nasıl bulacaksın?
Ben öyle bir gidiyorum ki, bu gidiş esnasında zerre kadar kendimden haberim yok.


῀῀῀
Bir diğer kuş Hüdhüd'e şöyle dedi: "Ey inanışı güzel Hüdhüd! Bir an bile isteğime, arzuma ermedim. Bütün ömrümce dert içindeyim. Kanlara bulanmış yüreğimde o derece dert var ki, bu dert yüzünden her zerrem mateme bürünmüş.
Daima şaşkın ve aciz bir hâldeyim. Bir an bile mutlu olmuşsam, kâfir olayım.
Bütün bu dertler yüzünden serseriye döndüm. Böyle nasıl yol gidebilirim?
Bu kadar derdim, elemim olmasaydı, bu yolculuktan çok mutlu olurdum.
Ancak yüreğim kan içinde, ne yapayım? İşte bütün hâlimi sana söyledim, ne edeyim?"

Hüdhüd dedi ki: "Ey aldanmış, deli divane olmuş kuş! Baştan ayağa sevdalara gark olmuşsun. 
Bu dünyada murada ermek de, erememek de bir anda gelip geçer. 
Ne var ne yoksa bir solukta geçer. Ömür de o bir soluğu bile almamış gibi sona erer.
Madem ki dünya durmuyor, geçip gidiyor, sen de geç. Onu bırak, sen de ona bakma.
Çünkü bakî olmayan şeye gönül verenin gönlü diri değildir."

***
Pir-i Türkistan [Ahmed Yesevî], kendi hâlinden haber verdi ve dedi ki: 
"Ben iki şeyi çok severim. Birisi yürük atım, diğeri ise oğlum. 
Bu çocuğumun ölümünü haber alırsam, bu haberin müjdesi olarak atı bağışlayacağım. Çünkü görüyorum ki bu iki şey, değerli can gözünde iki put gibidir."

῀῀῀
Mum gibi yanıp yakılmadıkça, herkesin önünde âşıklıktan söz açma.
Âşıklıktan dem vuran kendi hâlini görecek olsa perişan olur.
Âşık olup her şeyini kaybeden kişi, 
iştahla yemek yiyecek olsa, o an yaptığının cezasını görür."

***
Bir anne, kızının kabrinin üzerine yıkılmış, ağlayıp duruyordu. Bir Hak eri o kadına bakıp,
Dedi ki: "Bu kadın erkeklerin önüne geçti. Çünkü o bizim gibi değil.
Kim gitti, kimden ayrıldı, kim kimden uzak düştü, kimin yüzünden böyle kararsız bir hâle düştü, biliyor. Ne mutlu biri, gerçeğin ne olduğunu, kimin için ağlaması gerektiğini biliyor.
Asıl benim işim zor, çünkü gece gündüz yas içinde oturmuşum, ama
Bu âlemde yağmur gibi gözyaşlarımı zari zari, inleye inleye kimin için döktüğümü bilemiyorum!
Niçin ağladığımdan haberdar değilim, kimden uzak düşüp böyle şaşkına dönmüşüm, bilmiyorum!
Bu kadın benim gibi binlercesinden daha önde, çünkü kaybettiği şeyden haberdar.
Ben ise bilmiyorum, bu üzüntü gönlümü kana boğdu; beni şaşkınlıktan öldürdü."

῀῀῀
Gönlün bile ortadan kaybolduğu böyle bir makamda [hayret], makam bile yok olur.
Akıl ipinin ucu kaçar, zan evinin kapısı yok olur.
Kim bu makama ulaşırsa, kendini ve yön mefhumunu kaybeder, avâre olur.
Bir kimse bu makama açılan kapıyı bulursa, küll sırrını bir anda kavrayıverir.

***
Bir derviş, meczubun birine, "Âlem nedir? Bütün bu eşyanın sırrını açıkla." dedi.
Meczup şöyle cevap verdi: 
"Bu âlem, nam ve şöhretten ibarettir. Yüz çeşit rengârenk mumdan yapılmış bir ağaç gibidir.
Biri bu ağaca elini sürdü mü, şüphesiz hepsi bir muma dönüşür.
Madem ki her şey mumdan ibarettir, başka bir şey değildir, 
o hâlde bu kadar renk tek bir şeyden ibarettir.
Her şey bir oldu mu, ortada ikilik kalmaz; ne benlik kalır ne de senlik."

***
Fasık bir adam günahkâr olarak öldü. Tabutunu götürüyorlardı.
Bir zahit onu görünce, fasığın cenaze namazını kılmamak için oradan uzaklaştı.
Zahit gece rüyasında onu gördü. Cennette idi ve yüzü güneş gibi parlıyordu.
Zahit ona sordu: "Behey adam, bu yüce makamı nasıl elde ettin?
Dünyada yaşadığın sürece günahkâr idin, tepeden tırnağa kötülüklere bulanmıştın"
Adam cevap verdi: "Senin acımasızlığına karşı, Yüce Allah ben zavallıya merhamet etti."
Şu aşk oyununa bak, ne hikmetler işliyor; birisi inkâr ediyor, Allah ona merhamet ediyor.
Onun hikmeti; kuzgun kanadı gibi kapkaranlık bir gecede, bir çocuğun elinde çerağla gönderir.
Ardından da o çerağı söndürmesi için hemen bir yel gönderir.
Sonra da çocuğu yolda yakalayıp , "A bîhaber! O çerağı niçin söndürdün?" der.
Kıyamet günü de çocuğa yüzlerce lütufta bulunur.

῀῀῀
Eğer herkes günahtan arınmış olsaydı, aşk oyununun bir hikmeti kalmazdı.
Bu durumda hikmet tamamlanmaz, noksan kalırdı.
Hasılı bu iş hep böyle oldu.
Onun yolunda binlerce hikmet var. Bir katrenin bile rahmet denizinden payı var.

***
Merhaba ey üveyik kuşu! Ötmeye başla da yedi kat gök sana inciler saçsın.
Vefa gerdanlığı boynunda varken, vefasızlık etmen çok çirkin olur.
Varlığından bir kıl kadar varlık kalsa, tepeden tırnağa vefasız derim ben sana.
Eğer kendinden geçer varlığından çıkarsan, akılla manâ yolunu bulursun.
Akıl seni manâlar âlemine götürdü mü, Hızır sana âbıhayâtı getirir. 

Ferîdüddîn Attâr ― Mantıku't-Tayr
Çeviri: Mustafa Çiçekler
Kaknüs, 2006.

7 Mart 2014

Sadi-i Şirazi ― İran Edebiyatı

Gurbet akrebi ciğerimi yaktı benim,
Bulamadı alçak sanki, dünyada başkasını.
Neden hedef yaptı? diyorum zamanenin okuna,
Bu yüce, bilgisiz, adaletsiz felek tenimi benim? 
Felek, faziletler ölçüsünde dönseydi eğer,
Makamım, ayın makamından aşağı olmazdı benim. 
Hayır, hayır, felek de zaman da bilmez faziletin değerini,
Söylemişti babam bunu, gençliğimde benim. 
Dünyada yaşasam da gece-gündüz, 
Yedinci kat göklerde, gezdiğim yerler benim. 
Oturmam ben seninle bu sarayda ey tenim, 
Çağırır durur çünkü îzed başka bir saraya beni. 

Gönül gözünle gör, dünyanın gizliliklerini, 
Görmez çünkü gizlileri, kafandaki gözlerin. 
Nedir dünyanın sırrı, ey özgür ahali? 
Gizlileri görmen, açıktakileri görmemendir. 
Bağlayamazsın dünyayı demirle! 
Hikmet zinciriyle bağla bu dünyayı. 
Öteki dünyaya bir merdiven bu dünya, 
Çıkmak gerek sonuna kadar bu merdiveni. 

Çekmek istemiyorsan zararı kendine doğru, 
Uzak tut dilini sen çirkin sözlerden, 
Söz akılla söylenir. kime akıl verilmedi?: 
Sığıra, eşeğe, deveye ve diğer hayvanlara. 
İnsanın konuşması, sahip olduğundandır; 
Delilleri ortaya çıkaran, izah eden bir akla. 
Emre uyarsan, bilge olursun, yoksa bilgisizlikten; 
Cehenneme çevirirsin cennetleri sen. 

Nasır-ı Hüsrev


Sadi-i Şirazi

Gülistan, Bostan...  



Cemşid ü Hurşid                                                      

Rudaki
































Hafız




































Alem, gam hikayeni anlatmasıyla bir efsane,
Gözüm, yüzünün yansımasıyla bir güzeller evi!
Zincir gibi zülfünün ümidiyle senin,
Nice aşıklar var, hepsi bir deli!
Dudağından bir nükte, bir şeker parçası!
Küpünden bir damla, bir kadeh!
Senin güneş yüzünün aydınlığı karşısında,

Feleğin güneşi sanki küçük bir kelebek! 
Neden kapatıyorsun yüzünü benden ey nazlı, 
Yoksa bu miskin bir yabancıdan da mı değersiz?! 
Senin yerin değil bu gönül, ancak ne yapayım, 
Dünyada benim tek bu viranem var işte.


Devlet ve talih dostumuz olsaydı bizim,
Kendi vatanımızda yaşardık biz.
Feleğin çarkı dönseydi bizim arzumuzca,
Başkalarının şehrinde ne işimiz olurdu bizim.


Yazık bu zamanda bir tek dost yok,
İnsanlar içinde hiç sevindiren yok,
Bu zamanda gamsız olan,
Ya insan değil, ya bu dünyayla bağı yok.


Alçağız toprak gibi, yücelik işte bu,
Sarhoşuz aşk ile, akıllılık işte bu,
Bütün bu dertlerle adını anmayız dermanın,
Doğrusu, gerçek dertlilik işte bu.


Ne oturuyorsun Efzel, dostlar gitti,
Yaya kaldın sen, atlılar gitti,
Bahçede kim kaldı karga ve çaylak dışında,
Gümüş tenliler, güzel yüzlüler gitti.


Bilmediğin kadehi, ey gönül yudumlama,
Yaptığın kötülükleri unutma,
Ecel aslanı pusuda, dikkat et,
Aslan ormanında tavşan uykusuna dalma.


Yüz şehrin, yüz vilayetin valisi de olsan,
Usta sanatkar da, yetenekli de olsan,
Gerçek aşık da, dosdoğru zahit de olsan,
Birkaç gün geçer, sen de hikaye olursun.


Açılır sana gerçeğin kapıları,
Bağlanma hep bu geçici dünyaya;
Yok olacak bu dünya, öteki dünya sonsuz,
Yokluk kötü, sonsuzluk iyi, o zaman iyiye dön.
Adalet, doğruluk, şefkat ve cömertliğinle,
Kurtar bu kulunu ve işini kolaylaştır onun.
Hak etmedi bu kulun, bu sıkıntıları, bu acıları, 
Bu sıkıntılarda boğulan bu garip de hak etmedi.



Baba Efzel

(*) Prof. Dr. Nimet Yıldırım, Atatürk Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı.

2011–2025 idea, schola, zâhir âlem