nasihatname etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nasihatname etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2016

Alman Mistik Düşüncesi — Heinrich Seuse

Hz. İsâ, Getsemani Bahçesi'nde. [Arkhip Kuindzhi]




Kız çocuğu: Hangi acı ve ıstırap kişiyi Tanrı karşısında en olgun kul yapar?

Seuse: Bazı acı ve musibetlerin, insanların doğru yolu bulmalarında etkin bir rol üstlendiğini bilmelisin. Tanrı, insanları herhangi bir günah ve suçu olmadığı hâlde, kaldıramayacakları birtakım belalara maruz bırakabilir. Böylece O, bu musibetler karşısında kimin isyankâr kimin itaatkâr olduğunu denemek ister. Bazı musibetler ise bir günahın bedeli olabilir. İsâ ve arkadaşlarının haça gerilmesi bunu gösterir. Bazıları için musibet, onların tövbekâr olmalarına neden olur. Böylece daha büyük belalarla karşılaşmaları önlenir. O hâlde musibet ve acıların pek çok neden ve sonuçları vardır. Ancak en değerli ıstırap, Baba Tanrı'nın oğlu İsâ Mesih'e verdiği ıstıraptır. Aslında bu, İsâ'nın işlediği bir günahın bedeli diye görülmemelidir. Bilakis Tanrı, bununla İsâ'nın sabrını ölçmek istemiştir. Bu nedenle, ey kızım bil ki; bunlar şikâyeti değil olgunlaşmayı sağlamalı, Tanrı'dan geldiği için bunlara başım gözüm üstüne denmelidir.

Kızım! Bakışlarını içe yönelt. Bu sana sadece yarar getirecek bir hakikat olmamalıdır. Zira kim sadece kendine yarar getirecek bir hakikate odaklanırsa, bundan çok fazla bir fayda göremez. İnsanlarla beraber olduğun zaman gördüğün ve duyduğun her şeyi unut, sadece içine doğan şeylerle yetinmeye çalış. Kişi zevk ve safasını, hevesini duygularına değil, hakikate yönlendirmelidir.

Şüphesiz Tanrı bizi nefsten tamamen soyutlamak istemez. Ancak O, bizim nefsimizi kâinata döndürmek ister. Kim bakışını içe yöneltirse o kesretten kendini müstağnî kılar. Kim kendi tabiatında etkin olmak isterse, o hâlde aklını ıstırapla karartmalıdır. Kişinin materyal, resimler ve mesnetlerden uzaklaşması en büyük arzusu olmalıdır. Olgun insan olmanın tek şartı "Ben"den sıyrılması ve Tanrı'da erimesidir. Zâhiri ve kişiyi sevmek aslında tesadüfü sevmektir. Bu yanlıştır. Ben bundan sarfınazar ediyorum. Şu anın görüntüsüne kendini kaptırma. Bilakis hem kendini, hem de diğer mevcudâtı "Bir"de gören doğru yoldadır.

Sevinç ve kederde sakin ol, sükûnetini muhafaza et. Çünkü insan aynı yıl içinde hem sükûnet hem de fırtınayla karşılaşabilir. Eğer diğer yaratıkları kendine yararlı kılmak istiyorsan, onlardan yüz çevir. İnsan maddeyi hükmü altına alamaz, çünkü bu boş bir uğraştan öteye geçmez. Hâlbuki madde onu esir eder. İnsan mal-mülk vb. konuda daima dikkatli olmalıdır. Yeryüzünde sanki senden başkası yokmuş gibi yaşa. Kendi kendine, sen bana karşı olsan bile ben sana karşı olmayacağım de. Düzensizlik, kargaşa bir başka keşmekeşliği meydana getirir. Kim ki mizacını özgür kılarsa, o kişi hem içiyle hem de dışıyla uyumlu yaşar. En yüksek sükûnet hâli bedenini zapturapt altına almandır. Sen bazen tekdüzelik, acelecilikten şikâyet ediyorsun, şüphen olmasın ki bu sayılanlara ne kadar yakın olursan, o kadar rahat bulursun.

Tüm kötü adetlerin ve hakikati gizlemenin kökü geçici bir sevgiye sahip olmaktan kaynaklanır. Duygular batarsa hakikat doğar. İçte Tanrısal faziletlerin oluşmasını nefsanî arzular temin etmez. Nefsinin sesine kulak vermeyen bazı kimseler görürsün. Onların içi ve dışı birbirinden farklıdır. Ne var ki bu durum pek çok kimsede bulunmaz. Kişinin mizacı sürekli nemalanan zenginliğe benzer. Bu artış ne kadar dışa doğru gelişirse, o denli Tanrı'dan uzaklaşılır. Ne kadar içe doğru gelişirse, menzile o denli yaklaşılır.

Ey kızım! İnsanları kötü şeyler yapmaya sevk eden nedir? Onların maddeye olan arzu ve istekleridir. Kişi kanaatkârlığı elde ederse, kötülükten kendini korur. Tanrı'nın iyi kulları için bu yolda mağlubiyet galibiyettir. Sana yetecek kadar her şey vardır. Başka şeylere ihtiyaç duyduğunu söylemen aslında bir bahanedir. Pek çok işe başlayıp da onu sonuca götürememek ne kadar da acıdır? Öyleyse kişi bir an önce kararını vermeli, Tanrı mı yoksa dünya mı? Bunu açıkça belirtmelidir. Ne mutlu o kimseye ki çok fazla konuşmaz. Çok fazla dünya malıyla meşgul olmaz. Meşguliyet ve kelam ne kadar çok olursa, ihtimaller o kadar çoğalır.

Bazı insanlar lütuf ve kahrın içinde olurlar. Ancak bunu kendileri arayarak bulmazlar. Tanrı da şeytan da insanın kendi içindedir. Kişi ikisi arasındaki farkı iyi bilerek bunlardan birini tercih, diğerini terk etmelidir. İnsanlar bazen şikâyet eder ve üzüntü duyarlar. Bil ki bunların hepsi günahtan doğar. O hâlde günahtan kaçınmak gerekir. Kalbi mutmain olmuş huzurlu insan masivadan yüz çevirmeyi bilir. İsâ Mesih ile şekillenir, Tanrı'yla somutlaşır. Bu durumda, sükûnet sahiplerinin dünyaya, mala-mülke karşı tavırları nasıl olmalıdır? Kişi önce kendi egosunu yok etmeli, sonra da diğer şeyleri kendinde fânî kılmalıdır. Bunu gerçekleştirmede en küçük şey nedir? Böyle bir düşünceye sahip olmaktır. En büyük yardımcı nedir? Kendi iradesini Tanrı’nın irade ve emrine amade kılmaktır. Sükûnet sahibi kişi her zaman ihtiyaç duyduğu şeye değil, yoksun kalmak istediği şeye nazar edendir. Bu insan, olgun bir insandır.

Ey kızım! Eğer iyi bir insan olmak istiyorsan, o hâlde Tanrı'nın hem sana, hem de diğer varlıklarına, acı ve tatlı hâllerine rıza ve sabır göster. Bunlar senin için her zaman eşit olmalıdır. Zihnini seni meşgul eden şeylere karşı her zaman kapalı tut. Aklının sana uygun gördüğü, nefsinin meftun olduğu şeylerden kendini özgür kıl. Tanrı'nın beraber olmadığı hiçbir şeyle beraber olma. Eğer haksızlık yapanların yanında olursan, hem kendini hem de başkalarını haksızlık yapmaktan koruyamazsın.

Alman Mistik Düşüncesi, s. 255-257, İnsan Yayınları


27 Aralık 2015

Nasiruddin Tusi — Platon'un Vasiyetleri


Bu vasiyetler öğrencisi olan Aristoteles'e buyurmuş olduğu vasiyetlerdir. Platon der ki:

Ma'bûdunu tanı, O'nun hakkını gözet! Daima öğretim ve öğrenimde bulun. İlim isteğine ihtimam göster. İlim ehlini bilgisinin fazlalığıyla değil, kötülük ve bozgunluktan sakınma yönündeki durumları itibariyle imtihan et.

Hüda'dan sana faydası olmayacak şeyi dileme, emin ol ki bütün hediyeler O Hazret'tendir. O'ndan kalıcı nimetler ve senden ayrılmayacak faydaları iste. Kötülüklerin sebeplerinin çok olduğu hususunda uyanık ol. Olmayacak şeyi arzu etme. Hüda Teâlâ'nın kulundan aldığı intikam, kızgınlık ve azardan değil, belki doğrultmak (takvîm) ve eğitmek içindir. Sana güzel bir ölüm getirmediği sürece kendini güzel hayat arzusuyla sınırlama. Kendini iyiliği elde etmeye vesile olan bir hayata ve ölüme ada!

Üç şey hususunda kendinle hesaplaşmadan rahat bir şekilde uyuma: Birincisi, bir gün süresinde hiç hata yapıp yapmadığını düşün; ikincisi, hiç iyilik kazanıp kazanmadığını düşün; üçüncüsü, herhangi bir işte kusur yaparak fırsatı kaçırıp kaçırmadığını düşün.

Aslının ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşünmeyi de unutma. Değişime ve zevale maruz olan dünya işlerinden dolayı hiç kimseyi incitme. Bedbaht olanlar, sonucu (akıbet) hatırlamaktan gafil olup hatalardan sakınmayan kimselerdir.

Kendinin dışında olan şeyleri kendine sermaye etme. Hak edenlere iyilik etmede onların istemesini bekleme ve yardım etme hususundaki açılışı, onların istemesinden önce yap. Alemdeki lezzetlerden bir lezzetle mutlu olan, Alem musibetlerinden bir musibetten dolayı endişelenen ve sıkıntılı olan kimse filozof (hakîm) sayılmaz. Ölümü daima hatırla ve ölmüş olanlardan ibret al. Kişinin bayalığı, çok faydasız söz söylemesinden ve sorumlu olmadıkları şeylerden haber vermesinden anlaşılır. Başkası hakkında kötü düşünenin kendi nefsi de kötülüğü kabul eder ve bu kimsenin takip ettiği yol da kötülüğü kapsamış olur.

Durumların değişken olmasından ötürü defalarca düşünüp sonra düşündüklerini söze ve fiile dök! Herkese ilgi duy, çabuk öfkelenme ki, bu daha sonra sende alışkanlık yapar. Bugün sana muhtaç olanın ihtiyacını gidermeyi yarına bırakma, çünkü yarın ne olacağını bilmiyorsun. Bir şeye müptela olan bir kimseye, senin maruz kaldığın kötü bir amele müptela olmaması için yardım et. Karşılıklı düşmanlık güdenlerin sözünü anlamadan onlar hakkında hüküm vermeye teşebbüs etme. Filozof sadece sözde değil, hem sözde hem de eylemde olur. Çünkü sözlü felsefe (hikmet-i kavlî) bu cihanda kalır, oysa pratik felsefe öteki cihana varır ve orada kalır. Eğer güzel bir işte zahmetle karşılaşırsan zahmet geçer, güzel amel kalıcı olur. Eğer günahtan lezzet alırsan, lezzet geçer günah kalıcı olur. Seni çağıracakları ve sen de işitme ve görme organlarından yoksun olduğundan dolayı ne bu çağrıyı işitebileceğin, ne bu çağrıya cevap verebileceğin ne de hatırlayabileceğin o günü düşün! Ne dostu ne de düşmanı tanıyamadığın bir yere gideceğini kesin olarak bilmiş ol ve bu yüzden kimseye kusur atfetme. Efendi ile kölenin eşit olacağı bir yere gideceğini gerçek olarak bil ve bu dünyada büyüklenme!

Öteki dünyaya ne zaman yolcu olacağını bilmediğin için daima hazırlıklı ol. Şerefi Yüce olan Hüda'nın hikmet hediyesinden daha iyi hiçbir hediye olamaz. Filozof; fikri, sözü ve işi eşit ve birbirine benzer olan kimsedir.

Kötülüğe değil, iyiliğe karşılık ver. Kendi işlerini her vakit hatırla, belle ve anla. Kendi durumunu aklet! Bu alemin önemli işlerinden herhangi bir işten usanma ve gevşek davranma. İyilikler uğruna sınırı aşmak doğru (caiz) değildir. Güzeli elde etmek için hiçbir kötülüğü sermaye edinme. Geçici zevkle uğruna en üstün işten yüz çevirme; çünkü daimi sevinçlerden mahrum olursun.

Hikmeti sev, hikmetli kimselerin sözlerini dinle. Dünya hevasını kendinden uzak tut, övgüye değer tavırdan kaçınma. Hiçbir işe vaktinden önce teşebbüs etme. Çünkü bir işe onu anlayarak ve iç yüzünü kavrayarak başlarsın. Zenginlikten dolayı büyüklenme ve kibirlenme, kendini yenilgi ve küçük düşürülme gibi musibetlere maruz bırakma. Dostuna hâkime ihtiyaç olmayacak bir şekilde, düşmana ise yargıç anında zafer kazanacağın bir şekilde muamele göster. Hiç kimseye ahmakça davranma, herkese karşı alçakgönüllü ol ve hiçbir alçakgönüllüyü hakîr görme. Kendin mazur olduğun halde kardeşini kınama. Boş zaman geçirmeyle mutlu olma, talihine itimat etme ve güzel fiilden dolayı pişman olma. Hiç kimseyle alay etme. Her zaman adalet ve doğruluk yolunu takip etmek ve iyiliklere bağlı kalmak hususunda dikkatli ol!

Kitabımı kendileriyle bitirmek istediğim Platon'un vasiyetleri işte bunlardır. Bundan sonra sözü bitiriyorum. Hüda Teâlâ, iyilikleri kazanmada, güzellikleri elde etmede herkese başarılı olmayı ihsan etsin ve kendisinin rıza gösterdiği şeylerin talep edilmesinden herkesi gayretli kılsın. Muhakkak ki O, çokça lütufta bulunan ve (isteklere) karşılık verendir!

Ahlâk-ı Nâsırî isimli kitap, Allah'ın yardımıyla ve başarıya erdirmesiyle tamamlandı. (Hicrî 662 senesinin Rebîu'l-Evvel ayının sonu)

Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî
Litera, 2013

Bkz: Alman Mistik Düşüncesi, Heinrich Seuse

1 Mart 2015

Feridüddin Attar ― Mantıku't-Tayr

Ferîdüddîn Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ına işaret eden bir minyatür, Batı İran. ― Musée du Louvre.
Bir gazi, savaş sırasında namaz kılmak için savaştığı kâfirden mühlet istedi. Gazi gidip namazını kıldı, geri gelip savaşa devam ettiler. Kâfirin de kendince namazı vardı, o da izin isteyip meydandan ayrıldı. Kâfir tertemiz bir köşe seçti. Sonra putun karşısında başını secdeye koydu. Gazi onu başı yerde görünce; "şimdi kazanma fırsatı buldum!" dedi. Habersizce ona kılıcını vurmak isteyince, hatiften şöyle ses geldi:

"Ey baştan ayağa vefâsız adam!
Ne kadar da vefâkârsın, sözünde duruyorsun!
Önce o sana mühlet verdi, ama kılıç vurmadı.
Sen eğer ona kılıç vuracak olursan, bu cehâletin ta kendisi olur.
Ey "ahde vefâ gösteriniz" âyetini okumayan, yoldan çıkmış, ahdine vefâ göstermemiş adam!
Önce kâfir sana bir iyilik etti, sen de ileri gidip nâmertlik yapma!
O iyilik yaptı, sense kötülük yapıyorsun.
Kendin için ne istiyorsan, başkaları için de onu iste, o şekilde davran!
Kâfir sana vefâ göstermiş, emniyet sağlamış.
Mü'min isen eğer, nerede senin vefâ ve mürüvvetin?!
Ey müslümanlığı tam olmayan adam, îmânında şüphe bulunan kimse!
Vefâda kâfirden de aşağıdasın!"
Bu sözü işiten gazi, sarsıldı, tepeden tırnağa terlere gark oldu.
Kâfir, onu ağlamakta, elinde kılıç şaşkın bir hâlde görünce;
"Ağlamanın sebebi nedir?" dedi. gazi doğrusunu söyledi;

"Şimdi beni azarladılar. senin yüzünden bana vefâsız dediler. 
Benim böyle ağlamam, senin kahrın yüzünden."

Kâfir bu olayı âşikâr olarak duyunca, bir nara attı.
Sonra da ağlamaya başladı… dedi ki:

"Öyle bir Allah ki, ayıplı, kusurlu düşmanı yüzünden kendi mahbubunu, îmân ederek vefâ gösteren mü'min kulunu böyle azarlarsa, sayısız vefâsızlık yapan ben ne yapayım?! Bana İslâm’ı anlat! Anlat da müslüman olayım! Şirki yakayım, şeriat hükümlerine uyayım! Yazıklar olsun, gönlümde bu kadar bağlar varmış, böyle bir Allah'tan habersiz kalmışım!"

Ey hakîkati aramaktan uzak olan!
Sen, yaradan’a karşı edebsizlik edip vefâsızlık göstermişsin.
Fakat sabrediyorum; zaman gelecek felek bütün yaptıklarını bir bir yüzüne vuracak.

***
Sultan Mesud bir gün nasıl olduysa ordusundan ayrı düşmüştü. Yalnız başına, rüzgâr gibi giden atını koşturuyordu. Deniz kıyısında oturmuş bir çocuk gördü. Denize bir ağ atmıştı. Sultan ona selâm verdi ve yanına oturdu. Çocuk üzüntülü idi, hem gönlü kederli, hem canı bezgindi. 

Sultan, "Çocuğum, neden böyle üzüntülüsün? Ben sen gibi kederli ve dertli birini görmedim." dedi. Çocuk, "Ey hüner sahibi emir! Biz babasız kalmış yedi çocuğuz. Bir annemiz var, o da kötürüm. Pek yoksul olduğumuz gibi, kimsemiz de yok. Bir balık tutmak için her gün ağ atar, akşama dek beklerim. Bin bir güçlükle bir balık tutunca, akşam yiyeceğimiz o olur ey emir!"

Sultan dedi ki: "Ey dertli yavrum, seninle ortak olmamı ister misin?"
Çocuk razı oldu, ortak oldular. Sultan denize bir ağ attı.
Çocuğun ağı padişahlık hazinesini yakaladı. Şüphesiz o gün, yüzlerce balık tuttu.
Çocuk bu kadar balığı görünce, "Şaşırdım, bu devlet, bu saâdet benim mi?"
Ey köle, talihin pek açık, bütün bu balıklar bu yüzden ağına düştü.
Sultan dedi ki: "Ey oğul! Eğer sen balık tutanın kim olduğunu bir bilsen, kendini kaybeder, yok olurdun.
Şimdi benden daha mutlusun, yüce devlete erdin. Çünkü sana balık tutan padişahtır."
Bunu dedi ve atına bindi. Çocuk ona, "Kendi payını ayır." diye seslendi.
Sultan, "Bugün payımı almayacağım, yarına ağına ne gelirse benim olsun."
Yarın benim avım sen olacaksın. Şüphesiz ben avımı kimseye vermem." dedi. 
Ertesi gün sultan saraya varınca, ortağını hatırladı.
Bir çavuşu gönderip çocuğu çağırttı. Ortağını tuttu, tahta oturttu.
Herkes, "Ey sultanım, bu yoksuldur." dediler. Sultan, "Ne olursa olsun, benim ortağımdır. Madem ki kabul ettik, bundan vazgeçmek mümkün değildir." dedi. Bunu söyledi, çocuğu da kendisi gibi sultan eyledi.
Birisi çocuğa, "Bu yüceliğe nasıl eriştin?" diye sordu.
Çocuk dedi ki: "Neşe geldi, yas çekip gitti. Çünkü devlet sahibi hükümdar bir gün bana uğradı."

*** 
Ne güzel dost ve arkadaşsın ey kumru! Neşen gitmiş, kederlenmişsin.
Kanlara bulandığın için gönlün daralmış, 
Yunus gibi timsahın ağzına girmiş, balığın karnında kalmışsın.
Ey balığa benzeyen nefis yüzünden şaşırıp kalmış! Daha ne zamana dek nefsin kötülüğünü görüp duracaksın?
Bu kötülük dileyen balığın başını kes de başını aya kadar yücelsin.
Nefsin balığından kurtulabilirsen, baş köşede Yunus'a dost, arkadaş olursun.

***

Sokrat ölüm hâlinde iken yanındaki bir talebesi dedi ki: 
"Ey üstad! Seni yıkayıp kefenledikten sonra nereye defnedelim?"
Sokrat şöyle dedi: "Ey oğul! Eğer sen beni bulabilirsen, nereye istersen oraya defnet, vesselâm!"
Bu uzun ömrümde ben kendimi bulamadım ki, öldükten sonra sen nasıl bulacaksın?
Ben öyle bir gidiyorum ki, bu gidiş esnasında zerre kadar kendimden haberim yok.


῀῀῀
Bir diğer kuş Hüdhüd'e şöyle dedi: "Ey inanışı güzel Hüdhüd! Bir an bile isteğime, arzuma ermedim. Bütün ömrümce dert içindeyim. Kanlara bulanmış yüreğimde o derece dert var ki, bu dert yüzünden her zerrem mateme bürünmüş.
Daima şaşkın ve aciz bir hâldeyim. Bir an bile mutlu olmuşsam, kâfir olayım.
Bütün bu dertler yüzünden serseriye döndüm. Böyle nasıl yol gidebilirim?
Bu kadar derdim, elemim olmasaydı, bu yolculuktan çok mutlu olurdum.
Ancak yüreğim kan içinde, ne yapayım? İşte bütün hâlimi sana söyledim, ne edeyim?"

Hüdhüd dedi ki: "Ey aldanmış, deli divane olmuş kuş! Baştan ayağa sevdalara gark olmuşsun. 
Bu dünyada murada ermek de, erememek de bir anda gelip geçer. 
Ne var ne yoksa bir solukta geçer. Ömür de o bir soluğu bile almamış gibi sona erer.
Madem ki dünya durmuyor, geçip gidiyor, sen de geç. Onu bırak, sen de ona bakma.
Çünkü bakî olmayan şeye gönül verenin gönlü diri değildir."

***
Pir-i Türkistan [Ahmed Yesevî], kendi hâlinden haber verdi ve dedi ki: 
"Ben iki şeyi çok severim. Birisi yürük atım, diğeri ise oğlum. 
Bu çocuğumun ölümünü haber alırsam, bu haberin müjdesi olarak atı bağışlayacağım. Çünkü görüyorum ki bu iki şey, değerli can gözünde iki put gibidir."

῀῀῀
Mum gibi yanıp yakılmadıkça, herkesin önünde âşıklıktan söz açma.
Âşıklıktan dem vuran kendi hâlini görecek olsa perişan olur.
Âşık olup her şeyini kaybeden kişi, 
iştahla yemek yiyecek olsa, o an yaptığının cezasını görür."

***
Bir anne, kızının kabrinin üzerine yıkılmış, ağlayıp duruyordu. Bir Hak eri o kadına bakıp,
Dedi ki: "Bu kadın erkeklerin önüne geçti. Çünkü o bizim gibi değil.
Kim gitti, kimden ayrıldı, kim kimden uzak düştü, kimin yüzünden böyle kararsız bir hâle düştü, biliyor. Ne mutlu biri, gerçeğin ne olduğunu, kimin için ağlaması gerektiğini biliyor.
Asıl benim işim zor, çünkü gece gündüz yas içinde oturmuşum, ama
Bu âlemde yağmur gibi gözyaşlarımı zari zari, inleye inleye kimin için döktüğümü bilemiyorum!
Niçin ağladığımdan haberdar değilim, kimden uzak düşüp böyle şaşkına dönmüşüm, bilmiyorum!
Bu kadın benim gibi binlercesinden daha önde, çünkü kaybettiği şeyden haberdar.
Ben ise bilmiyorum, bu üzüntü gönlümü kana boğdu; beni şaşkınlıktan öldürdü."

῀῀῀
Gönlün bile ortadan kaybolduğu böyle bir makamda [hayret], makam bile yok olur.
Akıl ipinin ucu kaçar, zan evinin kapısı yok olur.
Kim bu makama ulaşırsa, kendini ve yön mefhumunu kaybeder, avâre olur.
Bir kimse bu makama açılan kapıyı bulursa, küll sırrını bir anda kavrayıverir.

***
Bir derviş, meczubun birine, "Âlem nedir? Bütün bu eşyanın sırrını açıkla." dedi.
Meczup şöyle cevap verdi: 
"Bu âlem, nam ve şöhretten ibarettir. Yüz çeşit rengârenk mumdan yapılmış bir ağaç gibidir.
Biri bu ağaca elini sürdü mü, şüphesiz hepsi bir muma dönüşür.
Madem ki her şey mumdan ibarettir, başka bir şey değildir, 
o hâlde bu kadar renk tek bir şeyden ibarettir.
Her şey bir oldu mu, ortada ikilik kalmaz; ne benlik kalır ne de senlik."

***
Fasık bir adam günahkâr olarak öldü. Tabutunu götürüyorlardı.
Bir zahit onu görünce, fasığın cenaze namazını kılmamak için oradan uzaklaştı.
Zahit gece rüyasında onu gördü. Cennette idi ve yüzü güneş gibi parlıyordu.
Zahit ona sordu: "Behey adam, bu yüce makamı nasıl elde ettin?
Dünyada yaşadığın sürece günahkâr idin, tepeden tırnağa kötülüklere bulanmıştın"
Adam cevap verdi: "Senin acımasızlığına karşı, Yüce Allah ben zavallıya merhamet etti."
Şu aşk oyununa bak, ne hikmetler işliyor; birisi inkâr ediyor, Allah ona merhamet ediyor.
Onun hikmeti; kuzgun kanadı gibi kapkaranlık bir gecede, bir çocuğun elinde çerağla gönderir.
Ardından da o çerağı söndürmesi için hemen bir yel gönderir.
Sonra da çocuğu yolda yakalayıp , "A bîhaber! O çerağı niçin söndürdün?" der.
Kıyamet günü de çocuğa yüzlerce lütufta bulunur.

῀῀῀
Eğer herkes günahtan arınmış olsaydı, aşk oyununun bir hikmeti kalmazdı.
Bu durumda hikmet tamamlanmaz, noksan kalırdı.
Hasılı bu iş hep böyle oldu.
Onun yolunda binlerce hikmet var. Bir katrenin bile rahmet denizinden payı var.

***
Merhaba ey üveyik kuşu! Ötmeye başla da yedi kat gök sana inciler saçsın.
Vefa gerdanlığı boynunda varken, vefasızlık etmen çok çirkin olur.
Varlığından bir kıl kadar varlık kalsa, tepeden tırnağa vefasız derim ben sana.
Eğer kendinden geçer varlığından çıkarsan, akılla manâ yolunu bulursun.
Akıl seni manâlar âlemine götürdü mü, Hızır sana âbıhayâtı getirir. 

Ferîdüddîn Attâr ― Mantıku't-Tayr
Çeviri: Mustafa Çiçekler
Kaknüs, 2006.

13 Eylül 2014

El-Muhasibi ― Er-Riaye

Bismihu.
Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu.

İbn Ataullah El İskenderî, Tacü'l-Arus El Havi Li Tezhibi'n-Nüfus'ta şöyle der:

"Allah'ım, yalnızca senden yardım istiyorum, bana yardım et. Sadece sana güvenip dayanıyorum; beni senden başkasına ısmarlama. Yalnızca senden istiyorum; beni isteklerimde boş çıkarma. Senin zenginlik ve cömertliğine değer veriyor ve rağbet ediyorum; beni mahrum etme. Zatı cenabına intisap ediyorum, beni lütfundan uzaklaştırma. Sadece senin kapında duruyorum, beni kapından kovma."

El İskenderî'nin Allah ile arasındaki kalbi bağın kelimeler âdetince çoğaldığı, bulmak-kaybetmek ikileminde denizlerin incilerini içimize fırlattığı nettir. Bulan bir şey kaybetmemiştir, ziyana uğrayan; yüz çeviren ve bulduğundan değil de başkasından hoşnut olandır. Bu bilgi, insan ruhunda saklı olan zekâdadır.

Ruh bilgiyi, dışarıdan gelen gerçekliği anlamaya çalışır, onu özümsemeye meyleder. Bir alemden bu aleme nüzul eden ruh bedene girmiştir. Orada tabiri caizse hapsedilmiştir. Ölümse ruhun bundan sıyrılışıdır. Hakikatin şuhud aleminden sonra bu nüzulleri görünemez oldu. Bu alemde gözlenen nesneler, eşyalar, varlıklar ezeli alemde temaşa edilenlerdir. Yansımalar, gölgeler aslın ve hakikatin çemberinde dönüp dolaşan birer timsalleridir. Hermes şöyle diyordu:

"Nefsimden ileri ve içeri ölümsüz bir bedenin içine gittim, akılda doğdum. Ben gökteyim, yerdeyim, sudayım, havadayım. Ben her bir canlı içindeyim, ben her yerdeyim."
El Muhâsibî, Er-Riâye - İnsan Yayınları

Sebepler gizli, ölüm her şeyin başlangıcıdır. Ruh yeryüzüne iner. Onun için orada bir sınav vardır. Bu bir yolculuktur, hem ruhun hem de kalbin. Ruh maddeye, eşyaya yenilirse, onun timsallerine aldanırsa ilahi olandan uzaklaşır ve sınavı çetinleşir. Kalbin ve ruhun kötü içinde güzelliği arayışı, ona düşkünlüğü ruhun bu aleme gelmeden önce aslı ve hakikati iç içe görüyor olmasındandır. Yeryüzünde insan ruhu hatırlar. İster bir eşyayı, isterse bir varlığı, ruhu. Zira insan ruhu ilahidir, onda bir nur vardır. Celal, Cemal iledir. İlahi temaşadan zevk alır. Temaşa, ruhun aynasıdır. İlahi olan mükemmelse, mutlak bir güzellik, doğruluksa, hakikat için insan teşebbüsü bir nazardır. Muhyiddin İbn Arabi'ye göre alem, varlık bir nurdur, ışıktır. Allah'ın bir nurudur. Zulmetse, nurun diğer yanıdır, birbirinden farklı değildir. Nur Suresi, 35. Ayet:

"Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandilde de bir cam fanus içinde. Fanus sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak kadar berraktır. Nur üstüne nur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlar için misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir."

Cismani alemi gören akıl ve bilgi, mutlak bir hakikata ulaşmakta yetersizdir. Maddi alemi gören akıl, Batıni alem için körlüğünü atması gerekir. Kuşeyri ve Gazali'nin hem fikir olduğu şeriat nazarıyla maddi alemden sıyrılarak manevi alem görülebilir, hakk ve batıl ayrımı yapılabilir. Bunun için kötüden uzaklaşmak, saflaşmak ve arınmak elzemdir. İnsanda hayvani cenah olduğu gibi ilahi cenah da mevcuttur. Ruhun, ilahi özüyle; sevgi ve güzellik arayışına girmesi bununla ilişkili olup, yeryüzüne geldiğinden beri sürekli bir arayış içine girmesi de bir hakikattir. Şüphesiz ki sevgisini, güzelliğini muhatabında bulanlar insan-ı kamilden başkası değildir. 

Ruh, kalp ile bir seyirdedir. Onun cismaniyete olan nazarı bir müddet onu karanlığa gömer. Aydınlanınca da bilir, ve anlar. Ondan yüz çevirir. Müellifimiz El Muhasibi'nin Er-Riaye'sinde bu yolculukta insanın karşısına çıkan nefs, kibir, vera, ucub, hased gibi kavramları ve onunla nasıl bir önlem alınabileceğine ışık tutmaktadır. Öncelikli olarak El Muhasibi'nin satır aralarında kalınmışlığı dikkatimizi çeker. Pek bilinen bir isim olmamakla beraber, müellifin 781-857 yılları arasında yaşadığı, gençliğinde zâhirî ilimlerle uğraştığı kadar bâtınî ilimlerle de derinleşerek yoğun bir telif dönemi içine girdiği belirtilir. El Muhasibi künyesini kendi yaptığı muhasebeye ve riyazete dayanarak şu şekilde ifade eder:

"Ben derinliğe tefekkür edip uzun uzun düşünerek hidayete ulaştıracak bilgi aradım. Daha sonra Allah'ın Kitabı, Resulü'nün sünneti ve müminlerin icmaından anladım ki haris olmak insanı körleştirir ve böylece onu hak yolu aramaktan engeller, neticede de batıla düşürür."

Basra'da doğup büyüyen sonra da Bağdat'a göç eden El Muhasibi, hadiste, kelamda ve tasavvufta muhtelif ve sayısız eserler vermiş bir zattır. İki yüz civarında eser verdiği rivayet edilir. Belli başlı, elyazması şeklinde, tahkikle basılarak günümüze ulaşan eserleriyse: Adabu'n-Nüfus, Faslun Min Kitabi'l-Azama, Fehmu's-Salat, El Kast Ve'r-Rücu' İlellah, Mahiyetu'l-akl ve Ma'nahu ve İhtilafi'n-nasi Fihi, El Mekasib ve'l-Vera’ ve’ş-Şübühat, El Mesail fi A'mali'l-Kulup ve'l-Cevarih, Kitabu'l-'İlm, Risaletu'l-Müsterşidin, Şerhu'l-Ma'rife ve Bezlü'n-Nasiha, El Vesaya, Kitabu’t-Tevehhüm, Bed’u Men Enabe İlellah, Fehmu'l-Kur'an ve Ma’nahu, El Hubbu Lillahi Ta'ala ve Meratibu Ehlihi, El Halvetu ve't-Tevekkülü fi'l-İbadeti ve'Derecati'l-Abidin, Vahdu't-Nizam ve Vahdaniyyetu'l-Lah. Er Riaye'nin girizgah bölümünde ilgili eserler hakkında bilgiler yer almaktadır. Buna ek olarak, El Muhasibi hakkında eserin girişinde ön bilgiyle ilimdeki konumunun altı çizilmektedir. Er Riaye ile ilgili yapılan Arapça ve Türkçe çalışmaların, Batı'da yapılan araştırmaların, El Muhasibi’nin etkilerinin eserin esas konusundan önce oldukça nacizane bir sunuşla verilmesi, ona artı bir değerlik kazandırmaktadır. 

Şeriat tarikat yoldur varana / Hakikat marifet andan içerü
Mumsuz baldur şeriat, tortsuz yağdur tarikat / Dost içün balı yağı ne içün katmayalar

Yunus Emre Divanı

Yunus Emre, Allah'a varan yolun hakikatli ve olması gerekenin bu olduğunu söyler. Hakikate, marifetullaha ulaşmakta gayede muhtelif yolları açarak şeriat, medrese, sünnet-i seniyye gibi yollarla Allah’a varırken insanın ruh yolculuğunda bir şeyin derdini taşıyıp da erişilen mertebeyi, noktayı vurgular. Bu yolun önemi yoktur. Önemli ve gerekli olan, hakikatin salt kendisine, Allah'a varmaktır. Niyazi Mısri de şeriatsiz hakikatin olamayacağını savunuyordu. Ruhun ve kalbin yeryüzündeki seyrinde şeriat, hakikat, tarikat dairesi bir rehber olmakla beraber insanın tek başına bu yeryüzünde yolunu kaybedebileceğini izah edilebilir. Beyazıdi Bestami, üstadı olmayanın imamı şeytandır derken insanın kainata nazarında onun önünde olması gereken bir imama, bir mürşide, bir kılavuza dikkatini çekiyordu. El Muhasibi'nin de Er Riaye'de insanın kainattaki düzende yaşamını sürdürürken onun rehberliği için hakikatin, tasavvufun, şeriatın kalbe ve ruha bir şifa olduğunu belirtir. Er Riaye'nin bu bağlamda tamamıyla erdem, tasavvuf ve de ahlak felsefesine oturtularak hacimli ve bol tefekkürlü bir kaynak olduğu görülür. Sünneti, Hadisleri, Kur’anı, Tasavvufu bir rehber edinir kendisine. Yoluysa, nazargahtır.

Müellif El Muhasibi'nin Er Riaye'si, (Er-Riaye li Hukukillah: Allah'ın Haklarına Riayet Etmek) riya, arkadaşları tanıma, nefs, ucub, kibir, aldanma, vera, hased, müridin terbiyesi, uzlet, dünya, şirk, bidat, nazar gibi sair konularda derinlemesine inilerek tahliller sunmakta, insanın seyrini ferahlatıcı kandilleri duvara asmaktadır. Eserin bölümlere ayrılarak, her bölümün kendi içindeki soru-cevap diyalektiğiyle bilerek ya da bilmeyerek giriştiğimiz eylemlerin, söylediğimiz sözlerin ve içimizde olup bitenin dışavurumu, kurani, ilmi ve de tasavvufi bakış açısıyla su gibi berrak bir hâl diline dönüştüğü açıktır. El Muhasibi’nin her konuyu tahlil ederkenki duruşu beraberinde getirdiği timsallerle, şerh düştüğü hadislerle, tasavvufi hâllerle, başta Allah Hakkına Uymak, Takva ve Mahiyeti kavramlarını ayetler ve hadislerin ışığında konu edinerek nelere riayet edileceğinin altını çizer, duru bir izahla meramını açıklar. Bir ayna ve yansıttığı güneş timsali. Herkesin içinde kendine has bir ayna varsa şayet, o bir saray gibidir. Onun için öğütler verilir, kapılar zorlanır, eşiklerden içeri girilmesine yardımcı olunur. Terbiyesinde ahlak vardır müellifin ve eserinin. Güzellikleri perdelerin ardından aralamaya teşvik eder, hatırlatır ve de ruhun, kalbin sebatlılığı adına dikenlere karşı koyabilmeyi muallimliğiyle, haceliğiyle zikreder. Her kıstas için ayrı bir pencere açar, pencerelerin genişliği kalbiyle eşittir El Muhasibi’nin.

"Beni kendine kalb edemezsin, ancak sen bana inkılap edersin."

Bağdat Medresesi’nin en önemli şahıslarından, ilmiyle Gazali’yi oldukça etkileyen El Muhasibi’nin Er Riaye’si soru-cevap üzerine bir üslupla inşa edilmiştir. Soruyu soranın El Muhasibi’nin ismi belirtilmemiş talebelerinden biri ya da Cüneydi Bağdadi gibi bir zat, cevap verenin de El Muhasibi olduğu belirtilmektedir. Zira, sorulan sorular ilmi olarak da yüksek ve seviyeli sorular olduğundan ilmi kuvvetli birinin sorular sorduğu ya da tamamıyla soru soranın da cevap verenin de El Muhasibi olabileceği ihtimal dahilindedir. Bu konuyla ilgili kesin bir bilgi mevcut değildir. Bildiğimiz ve gördüğümüz şudur ki El Muhasibi, her biri ayrı ders olan Er Riaye’sinde ilmi meseleler için araştırmalar yapmış, hakikatleri sorgulamada öncü olmuş, onları telife ayırmış ve de kendinden sonraki ilim sahiplerine, insanlara bir kaynak olmuştur.

Nur-u ilahiden bir cevher olan insan ruhu, El Muhasibi'nin Er Riaye'de dile getirdiği hikmetlerle bir üst mertebeye doğru kıvrılır. Bildikleri, bilmediklerinden azdır insanın. Müellifin her çeşit sualle ve cevapla aydınlattığı kalpler, gölgelerde yitmeme ümidini taşır. Bunu eserde sıklıkla yineler. Tekrarları hoştur, onlar bizi ayakta tutmak ve mananın özünü idrak edebilmemiz içindir. Ondan dolayıdır ki müellif eseri telif ederken her kısımda aslında birbirini kapsayan bir çekirdeğin küçük tohumlarını serpiştirir. Samimiyetle, hakkaniyetle, muamelat ilmiyle bir mum olur El Muhasibi. Er Riaye'sini derslere böler. Eserin riya bölümünde, riyanın mahiyeti, özellikleri, onu bertaraf etmenin yolu, riyadan kaçma, galip olma sevdası, niyetin ne olduğu, böbürlenme ve övünmenin neticesi, yalnızken ve topluluktayken riya ve riyayla ilişkili sair konularda deruni ve kapsamlı açıklamalar yapar. El Muhasibi'nin Er Riaye'de en uzun tuttuğu kısım budur. Diğer ana konularda olduğu gibi bu konuda da ilgili hadislerin kaynağı eserde dipnotla şerh düşülmüştür. Sonraki bölümlerde çevreyle münasebette karşılaşılan manevi tehlikeler, nefsin özellikleri ve onu rağbet ettikleri, amel, dünya malı, kibir, düşmanlık, kin, hased, vera, ucub, ilim, düşünce, terbiye, ahlak üzerine kalbi ve manevi diğer meseleler detaylıca incelenmiştir.

Er Riaye, Tasavvuf klasiklerinden biri olmasının dışında en eski eserlerden biridir. Muamelat ilmine dair ince nakışlar, kalbi ilgilendiren meseleler ve mücadeledeki dersler eserin sağlamlılığını ve hakikatini kanıtlamaktadır. El Muhasibi'nin günümüze ulaşan bu eseri, ilmi açıdan faideli, insanın manevi yolculuğunda ona bir ışık, şahs-ı manevisinde bir kılavuzudur. İşbu hakikatle yollara çıktığında insan artık tehlikenin nereden geleceğini anlamaya çalışır, iyiyle beraber olmaya gayret gösterir. Niyetini temiz tutar. Bilir ki niyetini halis tuttuğu müddetçe, Allah ona doğruyu ve güzelliği işaret edip kalbine nakşedecek, dinlemeyle istifadesini arttıracaktır. Allah kalpleri ve sırları bilendir. Vera sahibi olmaya çalıştıkça insan kainata ve manevi alemi tefekküründe vakur davranır, güzel için gayret gösterir. Allah, El Muhasibi'den razı olsun ve O’nun sırrını arttırsın.

[Ayraç Dergisi 44. sayısında -Haziran 2013- yayımlanmıştır.]

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem