gazzali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gazzali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2021

Henri Laoust — Razi'ye Göre İmam Şafii ve Kelam


Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Makalede Yer Alan Kısaltmalar 

1. Farq: EBU MANSUR EL-BAĞDADİ, Kitab al-Farq bayn al-firaq, Kahire, 1905.

2. Ibn Batta: H. LAOUST, La profession de foi d’Ibn Batta, Şam (Fransız Enstitüsü), 1958.

3. Ihya: GAZZALİ, Kitab Ihya ulum al-din, Mısır, Osmaniye Matbaası; 1352/1933, (4 Cilt).

4. Ihtilaf al-hadit: ŞAFİİ, Kitab Ihtilaf al-hadit, Kitab al-Umm’un 7. Cildinden ayrı olarak basılmıştır. (1324/1906).

5. Iqtisad: GAZZALİ, Kitab al-Iqtisad fi’l-i’tiqad, Kahire, 1320/1902.

6. MR: FAHREDDİN RAZİ, Kitab manaqib al-imam al Safi’i, Kahire, 1953 (196 sayfa).

7. Minhağ: İBN TEYMİYYE, Minhağ al-Sunna, Kahire, 1321/1903. (4. Cilt)

8. Mustasfa: GAZZALİ, Kitab al-Mustasfa min ‘ilm al-usul, Kahire, 1333/1914 (2 Cilt).

9. Politique: H. LAOUST, La politique de Gazali, Paris, 1970.

10. REI: Revue des Études Islamiques (İslami Araştırmalar Dergisi), Paris.

11. Risala: ŞAFİİ, Al-Risala, Kahire, 1357/1938.

12. Š: İBNÜ’L-İMAD EL-HANBELİ, Sadaral al-dahab (Şezeratü’z-Zeheb), Kahire, 1351/1932 (8 Cilt).

13. Šafi’iyya: TACEDDİN SÜBKİ, Tabaqat al- Šafi’iyya, Kahire, 1324/1906 (6 Cilt).

14. Schismes: H. LAOUST, Les schismes dans l’islam, Paris, 1965.

15. TH: EL-ZEHEBİ, Tadkirat al huffaz, Haydarabad, 1333-34/1914-16 (4 Cilt).

16. Umm: ŞAFİİ, Kitab al-Umm, Kahire, 1321-24/1904-06 (7 Cilt).

17. Usul: EBU MANSUR EL-BAĞDADİ, Kitab Usul al-Din, İstanbul, 1928.

H. LAOUST
Paris

İmam Şafii’de Kelam’ın meşruiyetini (légitimité) izleyen düşünceler, Fahreddin Razi’nin 1953’te Kahire’de basılan ve çok az kullanılan belki de bilinmeyen gibi gözüken Kitabu Menakibu’ş-Şafii eserini incelememizle bize esin kaynağı olmuştur. Razi’nin kendisi hangi şartlarda ve hangi niyetle bu eseri ele aldığını ifade etmektedir. Kendisinden, İmam Şafii’nin övünülecek vasıflarını (menakıb/biographie laudative) yazması ve Şafiiliğin Hanefiliğe üstünlüğünü göstermesi istenmiştir. Eserin tarihi belirtilmemiştir; bütün bildiğimiz, –kısa bir imayla (MR, 11)– kendisi de Şafii olan babası Ziyaeddin’in vefatından sonra Razi’nin bu eseri yazdığı ve Ebu’l-Meali el Cüveyni’nin bir talebesi tarafından Kelam’da şekillendirildiğidir. 

Eserin sonu hakkında (MR, 191), Razi bize bunu seyahat hâlindeyken, elinin altında kütüphanesi (kitapları) yokken yazdığını söylemektedir; Kısaca zikretmek ve kullanmaya niyet ettiği metinleri (risaleleri) aklından (hafızasından) aktarmakla yetinmek durumunda kalmıştır. Bu bilgi bizatihi sıra dışıdır ancak Kerramiye ve Mutezile ile tartışmalarını müteakiben Razi öyle gezgin bir hayat sürmüştür ki bunun hangi seyahat olduğunu kestirmek güçtür. 

Son olarak, Razi çoğu kez Kuran yorumunu (tefsir/commentaire) belirtmektedir, –Menakıbın bu yorumdan sonra olduğu izlenimini vermektedir bu da. Ama bu tefsir kayda değerdir, meçhul bir tarihte başlayan içeriği uzun bir zamana yayılmıştır. 

Menakıblara ilgi, ilk olarak bilgilerinin niteliğinden kaynaklanmaktadır. Razi’nin kendisi (MR, 82-83) bize önceki Şafiilerin Risâle’nin müellifine hasrettiği pek çok tezkireyi (biyografi) kullandığını söylemekte; Kitabu’t-Tevhid’in müellifi İbn Huzeyme’ye, ünlü muhaddis Darekutni’ye, büyük hadisçi, fakih, edebiyatta üstad Ebu Süleyman El-Hattabi’ye ve Müstedrek’in müellifi Hakim en-Nişaburi’ye değinmektedir. Ama değindiği bilhassa Ebu Bekir el-Beyhaki tarafından oluşturulan ve babası Ziyaeddin’in derleyip Razi’nin cem ettiği (MR, 83) Şafii tezkiresidir. 

Eser dört kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım, (soyu) Beni Muttalib’e dayanan Şafii’nin nesebine ayrılmıştır. Daha sonra Şafii’nin hayatının en dikkat çeken hadiseleri –özellikle Razi’nin doğruluğundan şüphe duymadığı Mihne– ele alınmaktadır. 

En uzun olan ikinci kısım (MR, 33-132), İmam Şafii’nin ahlâki ve ilmi şahsiyetinin incelemesine, hocalarına, yetiştirildiği ilimlere, meziyetlerine ve faziletlerine ayrılmıştır. Bu münasebetle, Razi’ye göre, açıkça bahsedilen şer’i ilimlerin dışında, İmam Şafii’nin tıp (MR, 119-120), astronomi (MR, 120) ve fizyonomi (ilm-i firaset/ilm-i sima/kıyafetname)(MR, 120-121) ile ilgisine yer verilecektir. 

Üçüncü kısım (MR, 132-191), temel olarak Şafii doktrininin diğer ekollere, aslında Ebu Hanife’nin ekolüne, üstünlüğünü ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu kısım, yedi alt bölüme ayrılmaktadır, onlar da aynı miktarda müstakil fasıllara. Burada arz edilen düşünce Şafii’nin şahsını, bu düşüncenin ortaya çıkış imkânını, nedenlerinin niteliğini, önerilen tahlillerin seçeneklerini, hatta –Hanefi çevresinde– Şafii tahlillerinin kabul edilmesinin üstünde durmaktadır. 

En kısa olan dördüncü kısım (MR, 191-196), Ebu Hanife ve ekolünün üstünlüğünü açıklamak adına Hanefilik’te ileri sürülen delillerden bazılarının aksini ispatlamaktadır. 

Şafii’nin köklü nesebi, tahsili, ilm-i usulü ya da yararlandığı tahlillerin üzerinde sırayla durarak, Razi Şafiilik’in üstünlüğü iddiasını ateşli bir biçimde savunmaktadır. 

*** 

Geleneksel islami ilimlere –Arap dili, Kuran ilimleri, Hadis ilimleri– sıkı bir şekilde başlayan Şafii; mümin inancını, akide (inanç) esaslarının en temel sorununu –tevhid, nübüvvet, risalet, mead, imanın yapısı, hilafet– ele alan yeni bir ilmin karşısında bulunuyordu: Kelâm. Kelâm, belki de içeriğinden çok usul ve yol seçimiyle hukuk (fıkıh) uleması dünyasında nakil (tradition) taraftarlarıyla akıl (raison) taraftarlarını karşı karşıya getiren hararetli tartışmalara neden oluyordu. 

Mutezile; müslüman ümmetinin tarihi boyunca tartışmayı bırakmadığı, sadece Kelâm’ın kuramsal düzeyinde değil uygulama (talim/praxis) düzeyinde de bir cevap aradığı, dini kanunun (şeriat) akli yoruma mı yoksa sadece nakille elde edilen bilgilere mi dayanması gerektiği yönündeki bir sorunu da ortaya çıkarmıştı esasında. Pozitif teokrasi ya da doğal hukuk: Kavramların ana hatlarıyla çizildiği sınırda bir tartışmanın konusuydu. 

Vâsıl’ın kurucu olarak ileri sürüldüğü ekole bağlı olması lüzum değilse de, ekseriyetle mutezile kökenli Amr b. Ubeyd ile Kelâm; kavramlarını/düşüncelerini diyalektik olarak savunmayı amaçlayan Haricilik, Şia ya da Sünnilik’e bağlı bütün ekollerde şeylerin yapısıyla neşvünema bulacaktır. Şafii, ilk tahsilini aldığı Mekke’de, diğer hocalarının içinde, onu fetva vermekle yetkilendiren Müslim b. Halid ez-Zenci’ye sahipti. Hâlbuki Razi bize Müslim b. Halid’in Bişr b. Mu’temir, Ebu’l-Huzeyl ya da en-Nazzam’ın ekolünden değil de Gaylan ed-Dımeşki’nin ekolünden bir mutezile olduğunu aktarmaktadır. (MR, 50 – TH, I, 235) – Medine’deyse, en önemli hocalarından biri şüphesiz Malik b. Enes’ti; Kaderi olan ve Şafii ile hadis ve fıkıh tahsil eden İbrahim b. Ebu Yahya’yı da unutmamamız gerekir. (MR, 11 – TH, I, 227-228) Bağdat ve Mekke’de, Merisiyye fırkasının kurucusu, mutezile olmayıp Kuran’ın yaratılış görüşünü benimseyen, zamanının büyük fakihlerinden Bişr el-Merisi ile karşılaşma imkânına sahip olmuştur. 

Ancak Kelam’ın Şafii’nin döneminden itibaren ona karşı muhalif olduğu görülmektedir. Şüphesiz en kararlı ve nüfuzlu olanı, fıkıh ve hadis bilgini, zahid, içtimai hayatında da cesaretli/müteşebbis, fikirlerinin bir kısmı Ahmed b. Hanbel tarafından ele alındığı, Şafii’nin Bağdat’ta görüştüğü Abdullah b. Mübarek’ti. İmam Ahmed ile birlikte, Ebu Bekir el-Hallal, el-Barbahari, Ebu Bekir el-Acurri, İbn Batta, Abdullah el-Ensari ya da Muvaffakuddin ibn Kudame gibi ekolün büyük düşünürlerince ele alınmış Kelam’a uzun bir muhalefet geleneği başlıyordu. 

*** 

Çağdaş ya da önceki müelliflerin pek çok delili bize Kelâmla ilgili hiç gerçek risale bırakmayan Şafii’ye –Kelâma olan bu muhalefeti– isnat etmektedir. En eskilerinden birisi; Tarihsel geleneğin Ashab-ı Rey’in eski bir taraftarı olarak gösterdiği, Şafii ile kesinkes Bağdat’ta görüşüp onun düşüncesini benimseyen böylece Ashab-ı Hadis’e (topluluğuna) geçen Ebu Sevr’dir. Razi bize aslında –Ebu Sevr’in himayesi altında– Kelâmın tehlikesi hakkında Şafii’nin bir sözünü aktarmaktadır: Kendilerini Kelâm’a verenlerin hiçbiri, der Şafii, başarıya ulaşamaz. (MR, 33) Ebu Sevr, Şafii’den bir Kelâm risalesi yazmasını talep etmiş ancak kesin ret cevabı almıştır. (MR, 34) 

Şafii’nin doğrudan iki talebesinin –el Müzeni ve Yunus b. Abdü’l-A’la– görüşüyle aynı bir hüküm/düşünce vardır. 

Muhtasar’ın müellifi Müzeni’ye göre, Şafii Kelâm hakkında sert bir biçimde hüküm veriyor ve onunla uğraşan herkese kötü sözler söylüyordu. (MR, 34) 

Yunus b. Abdü’l-A’la 60 yaşlarındayken Kahire’de şahit olduğu şu hadiseyi nakletmektedir: “Usuller hakkında Hafs el-Ferd ile bir münakaşa yaşamasından sonra Şafii’nin evine gitmiştim. Şafii Kelâm’a –Bir insanın şirkten (associationnisme) sonra başına gelebilecek en büyük felaket– karşı çetin bir münazaraya girmişti.” (MR, 33) Kesin olarak hakkında hiçbir şey bilmediğimiz Hafs el-Ferd (EI, III, 66), Razi tarafından (MR, 126) Şafii’nin aksi düşünceyi savunanları eleştirmeksizin Risale’ye eklediği ayrı hadislerin (ahbar, ahad) kabul edilebilirliğine (sahihliği) karşı bir aleyhtar (muhalif) olarak kısaca bahsedilmektedir. 

Rebi b. Süleyman el-Muradi, ravisi olduğu Şafii’nin şu dört sözünü nakletmektedir: 

“Eğer bir insan kütüphanesini vasiyet ederse, bu kütüphane de Kelâm risaleleriyle doluysa, bu eserlerin miras olmaktan kalkması gerekir.” (MR, 34) 

“Eğer insanlar Kelâm’ın onlara vereceği zararı bilselerdi, ondan aslandan kaçar gibi kaçarlardı.” (MR, 34) 

“Kelâm’la ilgilenmekten imtina ediniz. Bir insan fıkıhta büyük ölçüde yanıldığında onunla alay ederler. Kelâm’da yanılırsa, ona tebdi (bidatçı) muamelesi ederler.” (MR, 34) 

“Kelâmcılar (théologiens dogmatiques) birbirlerini tekfir ederler. Fıkıhçılar (jurisconsultes) birbirlerini hatayla suçlarlar. Hatayla suçlamak tekfir etmekten daha küçüktür.” (MR, 34) 

Babasının eserinin neredeyse tamamını derleyen/nakleden Ahmed b. Hanbel’in genç oğlu Şeyh Abdullah; Cehmiyye, Kaderiyye, Rafizilik ve Havaric ile mücadele ettiği, Ebu Hanife ve Ashab-ı Rey’den hiç de az olmayan bir canlılıkla/hareketlilikle ele alınan Kitabu’s-Sünne’yi bırakmıştır. Babasından işittiği şu sözü nakletmektedir ayrıca: “Şafii’nin en büyük fazileti, Kelâm’la uğraşmayı hiç denememesidir. Onu ilgilendiren sadece fıkıhtı.” (MR, 34) 

Ancak Kelâm’ın ilk ekollerinin kurucuları genel olarak Şafii’nin talebeleri listesinde gösterilir. Daha ziyade İbn Kullab ismiyle bilinen Abdullah b. Said el-Kattan, Memun döneminde/altında, Mutezile’nin İlahi Sıfatları (ta’til), Allah’ın/Zatının varlığının ispatını, zatıyla ilgili ezeli (coéternel) sıfatları reddetmelerine karşı çıkarak onlarla mücadele etmiştir. (Usul, 309) 

El Muhasibi, ilk büyük mütekellimlerden birisiydi; Ebu Mansur el Bağdadi, “onun kelâm, fıkıh ve hadis risaleleri kelâmcılar, fıkıhçılar ve Eşari ekolü sufileri için temel kitaplar olmuştur” diye nakletmektedir. (Usul, 308) 

Kendisi de bir şafii olan, fıkıh ve kelâm tahsil etmiş el-Kerabisi başta Ashab-ı Rey’dendi (hür düşünceli insanlar zümresi). El-Eşari, el-Bağdadi ve eş-Şehristani’nin defalarca atıf yaptığı, Heresiyografi (mezhepler tarihi) risalelerinin en eskilerinden biri olan Kitabu’l-Makalat’ın müellifidir. Bağdadi Kerabisi’ye özel önem vermektedir. Kitabu’l-Makalat’ı, diye yazmaktadır, mezhepleri, Havaric’i ve diğer fırkaları bilmek/anlamak için bütün kelâmcıların gözünde temel bir eserdir. Aynı şekilde, hadisçiler ve fıkıhçılar Kitabu’ş-Şürut ve Kitabu’l-Cerh ve’t-Ta’dil gibi değerli görmektedirler. (Usul, 308) 

Şafii’nin ilk talebeleri çevresinde Eşarilik şekillenmiştir. Ebu’l-Hasan el-Eşari, Kelâmın meşruiyetini (légitimité) şiddetle savunmaya devam ederek, Hanbeli teodisesini (adl-i ilahi) kısmen toparlamak için ilk hocası Ebu Haşim el-Cübbai ile ilişiğini kesmiş bir Şafii mutezileydi esasında. Şafiilik, Eşarilik’in pek çok sayıda taraftarını bulduğu, Malikilikle birçok usulcünün (fondamentalistes) risalelerde ya da Şafii ulemasıyla şekil verdiği muazzam bir ekoldü. Bununla birlikte, Eşarilik, tarihinin en iyi zamanlarında bile, en mütevazı ama Selef’in (Anciens) en ihtiyatlı yolunu tercih eden dindar müslümanlarla, Kelâmın iddialarıyla karşı karşıya gelecektir. Ekolün gelişmesi boyunca Eşari Şafiilik’e, Selefi Şafiilik ve Mutezile Şafiilik eklenmiştir. 

Eşarilik’in, Şafii ekolü içinde Kelâm’ın savunmasında etkisi çok olmuştur. Sadece Kelâm’ın faziletini açıklamak için değil Şafii’yi bu disiplinin ilk hocalarından belki de kurucularından biri olarak göstermek için de Ebu Mansur el-Bağdadi tarafından üzerinde önemle durulduğunu gösterebiliriz. El-Fark ve Kitabu’l-Usul’de, hadis ve ehl-i sünnet ve’l-cemaati sekiz bölüme ayırmaktadır. İlki mütekellimuna (Kelâmcılar) ayrılmıştır; –elbette ki sıfatlarının çokluğuyla Allah’ın varlığını kabul etmeleri şartıyla. (el-Fark, 300) 

Kitabu’l-Usulu’d-din’de ilk kelamcıları sıralayan Bağdadi, listesinde pek çok sahabeyi (compagnons) ve halefleri (sonrakileri) ve fıkıhçılardan da Ebu Hanife ve Şafii’yi göstermektedir; İmam Malik ve Ahmed bin Hanbel burada belirtilmemiştir. 

Şafii dahi iki kelâm risalesinin müellifi olarak ifade edilmektedir: ilki nübüvvetin gerekliliğini inkâr eden Berahime’ye karşı; diğeriyse hakkı izlemek yerine kendi tarafgir hevalarıyla yoldan çıkan Ehl-i Ehva’nın itizalini (schismatiques) bildirmek için. (Usul, 308) Şafii’nin klasik eser listesinde bu iki eser gereksiz yere aranmaktadır. Şüphesiz, Şafii’nin Risale’de ele aldığı tezlerdeki atfa bakmak gerekmektedir, özellikle sünnetin ya da kıyasın (analogie) temellerini açıkladığı yerlere. 

Sonraki bütün büyük Eşariler kelâmın meşruiyetini savunmuşlardır: Metne harfiyen bağlı kalmak isteyen bazılarının, kelâmı Hanbeli Hadis ilmine (İlm-i Asar/Asari); diğerlerininse aklı daha az tedbirli düşünülmüş bir yere koyan mutezile tipi bir kelâma doğru çekmesiyle. Kelâm’ın ilk formuyla Kitabu’l-Esma ve’s-Sıfat’ın müellifi ve Ahmed bin Hanbel’in şafii hayranı/takipçisi Ebu Bekir el-Beyhaki ilişkilendirilebilmektedir; ikinci formundaysa Gazzali’nin hocası Ebu’l-Meali el-Cüveyni görünmektedir, çağdaşların deyişiyle (halef) yolun (tarik) öncüsü yapılmak istenmiştir bazen. –Yolu da belirtelim: Vahye dayanan/ortaya çıkmış bilgilerin her zaman son derece uyumlu yolu. 

Son eserimizde (Politique, 152-182) incelemesini verdiğimiz, etkin bir dini metodoloji risalesi el-Mustasfa’nın müellifi, kendisi de bir Şafii olan Gazzali; Kelâmın meşruiyetini her zaman savunmuştur. Bağdat’taki son zamanlarında ya da yaşlılık döneminde, 488-489’a doğru, oluşturulan el-İktisad’da Gazzali hayatı boyunca muteber kalmıştır. –İtikadi/imani konuları temel başlıklarla derç ettiği İhya’da, eleştiri getiren herkese karşı vahyin (révélation) ve naklin (tradition) durumlarını savunmak gerektiğinde, son derece doğru bir biçimde savunmacı (apologétique) bir müdafaa denilebilecek, bunalım/kriz döneminde ihtiyacı hissedilen şeyi, kelâmı yapmaktadır. el-Münkız’da, tamamen yaşanmış bir hakikate susamış bir kalp için eksiklikleri göstererek sürekli kelama yer açmaktadır. 

Hayatının son dönemlerinde, 503/1109’da yazdığı, Usul-i Fıkıh’ın büyük kitabı, el-Mustasfa, Gazzali’yi bütün şer’i ilimlerin içinde kelâmı ayrıcalıklı bir yere koymaya götürmüştür. Bütün diğer şer’i ilimler, der, cüz’i ilimlerdir. Onlara bir külli ilim gerekir. Bu külli ilim, şeriatın (Loi) tamamı üzerine olan bu düşünce kelâmdır; diğerleri sadece cüzleri olabilir. Böylece Kuran müfessiri her şeyden önce Kurani metnin anlamıyla; hadisçi/nakilciyse (traditionniste) hadisin/naklin sahihliği ve izlenecek yolun kurulmasıyla ilgilenmektedir. Furu’i (fıkıhçı/juriste) tamamen mükellef insanlarca gerçekleştirilen eylemlerin durumuyla uğraşmaktadır. Usulcü (fondamentaliste), caiz hâllerin (status légaux) temelleri üzerine fikir beyan etmektedir. Mütekellim (théologien dogmatique); hangi kavram olursa olsun en genel hâli üzerine düşünce çabasında bulunmaktadır: mevcud (être), zat (être en soi), kadim (éternel), malik (souverain), zamanda belli bir anda yaratılmış. Böylelikle Kelâm, arzusu felsefenin yerini almak olan yazılı bir ontolojiye dönüşmektedir. (Ms, 1, 5) 

*** 

Çeşitli noktalarda Gazzali’nin muhalifi ancak diğer noktalarda devam ettiricisi/halefi olan Fahreddin Razi bir kelâm taraftarı ve ateşli savunucusudur. Kelâm’ı reddetmek, der, (MR, 33-37) marifetullaha ve peygambere karşı savaşı sürdürmektir. Az düzeyde temel iman bilgisi yeterlidir, fıkhın en ayrıntılı emirleri konusunda yetinilse bile. Ancak, bunun için, din sadece Seleflerin yolundan gitmektir demek yanlıştır. Böylesine bir geleneklere bağlılık (conformisme), Kuran’da Zuhruf suresinde (18: 21) kınanır: Allah, atalarının geleneğini (dinini/tradition) İslâm’a karşı koyan Mekkelileri açıkça bildirmektedir. Razi’nin istediği, vahye (révélation) her zaman riayet eden Halef(lerin) yolunun kendi formülasyonlarıyla (açıklamalarıyla) Selefinkinden üstün olduğu belirtilen, yeni diyalektik yöntemleri uygulayan tecdid bir kelâmdır. 

Şafii’nin Kelâm’a (traditionnelle) muhalefeti –birçok delili belirtmeye önem verdiği itirazı– Kelâm’ı açıkça rahatsız etmektedir. Razi ilk olarak; Şafii’nin Kelâm’a karşı saldırılarının birbirlerine karşı inatçı şekilde rakip, aynı zamanda kötü niyetli ve de hakikatin tarafsız aranmasından daha çok dünyevi çıkarlarından kaygı duyan iki fıkıh (Loi) ulema taifesi tarafından taraflı biçimde kullanıldığını göstererek delillerin kapsamını/önemini tarihsel olarak indirgemeye çalışmaktadır. (MR, 34) 

Açıkça sadece akılda Kelâm’ın temelini gören bütün bir Kelâmcı sınıfı için, Şafii’ye karşı bir savaş açmak söz konusudur. Razi, Şafii’nin hararetli yaşamı boyunca bu mutezilelerle çok karşı karşıya geldiğini düşünmektedir. Bütün bu bilginler için Kelâm’ı reddetmek, tek kelimeyle dini ve onun sorduğu soruları reddetmektir. Bu ifadeden hareketle, Şafii’nin sadece müctehid olmadığı aynı zamanda Müslim vasfına bile yaraşır olmadığı sonucuna varırız. (MR, 34-35) 

İkinci muhalif topluluk için, –Haşviyye bilginleri– Kelâm’ın mutlak, kesin ve nihai bir görüşüne varmak söz konusudur. Kanaatleri şöyledir: “Şafii, herkesçe Müslümanların imamı olarak görülür. Binaenaleyh, şiddetle kelâma karşı çıkmıştır. Buradan da nihai olarak kelâmın kusurlu (hatalı/blâmable) bir ilim olduğu sonucu çıkmaktadır.” (MR, 35) 

Razi, kendi payına, peş peşe iki taifeyi kabul etmemektedir. İlk zümreye aklın vahyin desteği olmadan hiçbir şey yapamayacağını, ikinci zümreyeyse Kelâm’ın ilimler içinde en saygın ve yüce olduğunu hatırlatmaktadır. (MR, 35) Görünürde çelişkili duran iki iddiayı uzlaştırmak için kuramsal (hypothétique/tevilat) yapısını gizlemeyen dört argümana (görüş/düşünce) başvurmaktadır. 

1) İlk olarak, kendi döneminde ortaya çıkmış en büyük fitnelerin Kuran’ın yapısı üzerine olan tartışmalardan kaynaklandığını düşünen Şafii’nin bu münazaralardan ve fitnelerden, kelâm risaleleri yazmaktan imtina ederek uzak kalmayı istemiş olduğu düşünülmektedir. (MR, 35) Açıklamanın şüphesiz bir değeri bulunmamaktadır. Kuran’ın yapısıyla ilgili münazara, sultanın müdahil olmasıyla, Şafii’nin ölümünden sonra (212, 213’de), son kertesine varmasına rağmen, hadise Harun Reşid’den beri vuku bulmaktadır. Öte taraftan, hadis (vahiy/tradition), fitnenin cinsini başka türlü açıklamaksızın, her fitneden uzak durmayı tavsiye etmektedir. Özellikle Kuran üzerine tartışmayı nehy etmektedir. “Kuran hakkında münakaşa (mira’) etmek küfürdür” demektedir peygamber. 

İbn Batta (18 ve 126) şöyle söylemektedir: “Münazara edenlerle oturma, zira onlar tartışıp Allah’ın ayetleri hakkında (boş yere) konuşurlar. Dinle ilgili beyhude tartışmalara ve ihtilaflara dikkat et; çünkü benzer bir davranış, sünnete bağlı olup onu sürdüren bir kişide bidatlere (innovation) karşı düşmanlık uyandırır.” 

2) Şafii’nin Kelâm’ı hatalı görerek, Kitabın ve Sünnetin bilgisine ters olan itizali (şizmatik/dinin özünden sapmış/schismatique) ve kafir (inanışa ters düşen) kelam dışında onun bütün formlarının, görüş alanı içerisinde olmadığı varsayılabilir. Dolayısıyla, Hukukun (Şeriat/Loi) temellerini tartıştığı vakit Şafii yalnızca kötü, keyfi ya da şahsi kıyas dışında kıyasın bütün biçimlerini hatalı bulmaz. (MR, 35) Şafii’nin ortaya koyduğu bu bakış tarzı, kelâm teriminin, Şafii döneminde, her şeyden önce Mutezile ya da Kaderiyye’nin beslediği bir Kelâm’a uygun düştüğü gerçeğiyle açıklanabilir. (MR, 36) 

Bütün bunlara rağmen, eleştiri kayda değer bulunabilir. İbn Teymiyye’nin Sünni Kelâm ve Bid’i Kelâm arasında kuracağı ayrımı düşündürmektedir. Ama bununla beraber, sünnetin ifadesi olarak görülen Kelâmla Heterodoks din (théologie hétérodoxe) ya da inhiraf eden (déviationniste) arasındaki ayrımı belirtmenin zor olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Şafiilik’in kendi içinde bile, sünnete bağlılıklarını Mutezile’nin tezleriyle kusursuzca bağdaştıran ulema örneğine sahibiz. İbn el-Medaini, örneğin, Kuran’ın yaratılmış (mahlûk) yapısını kabul ediyor, rüyada Allah’ı görülmesi hakkındaki hadisi reddediyordu. (Safi’iyya, I, 266-267) 

3) İleri sürülen üçüncü ifade şöyledir: Belki de Şafii, vahyi bilgilerin, inananların Kuran’da onları anlatılmış buldukları gibi, ümmeti bağlayıcı olan amentü (credo) kavramına yeterli geldiğinden emindi ve bir kısım ulemanın (hassa) debelenip durduğu (yuvarlandığı) dini inceliklerle uğraşmayı kabul etmiyordu. (MR, 35) 

Burada da Şafii terminolojisinin yeniden ele alınmasında beis yoktur: İlmü’l-ümmet; ayrım gözetilmeksizin bütün müslümanların dinin temelleri (erkan), Kuran ayetlerinin ya da pek çok hadisin doğruluğu üzerine paylaştığı ilimdir. İlmü’l-Hassa; az ya da çok vasıflı bir kısım ulemanın hükmettiği, meselelerin özelliğinden kaynaklanan aşağı yukarı büyük farkları gösterdiği ilimdir. Yine de, diyelim ki, müslümanların neredeyse tamamına ait ortak bilgiler ile bir zümreye (ulema) ayrılan bilgiler arasındaki sınırlar nasıl çizilir? Sünnet de Kuran’a eklemlenmektedir (dahil edilir) ve içtihat çabasına bir yer ayrılmasından itibaren de bu içtihat alanını sınırlandırma, daima bir gelişigüzelliğe (keyfiyet/nedensizlik) dahil olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. 

4) Razi tarafından sunulan son bir açıklamayla, Şafii’nin iyi bir kelam bilgisine sahip olduğuna şüphe bulunmamaktadır. Razi, Ebu Bekir el-Beyhaki tarafından aktarılan bir rivayetle (hikâye/anectode) bunu desteklemektedir: el-Müzeni bir bidatçıyla (innovateur) tartışmıştı; meseleyi hocası Şafii’ye taşıdı, Şafii aktarılan sözlerin bir mülhidin olduğunu belirtti ve ona aynı zamanda verilecek cevabı da bildirdi. –Tartışmanın sonu hakkında yeterince bilgimiz yoktur– (MR, 36) Bu ve bunu takip eden benzer bir anekdottan, Beyhaki şu hükmü çıkarmaktadır: “Şafii’nin Kelamcılar tarafından öne sürülen meselelere vakıf olduğunu anlıyoruz, ancak böyle münazaraların vahim sonuçlara sebep olacak nitelikte olması kaygısından ötürü benzer konular hakkında münazaraya (controverse) açık kapı bırakmak istemezdi. (MR, 36, son kısım) 

*** 

Bütün bu uzun tartışmalardan, ilk olarak, Şafiilik’in kendi içinde dahi, Kelâm’ın üstün geldiği bu sonucu hatırlıyoruz. Memlük döneminde, genel olarak itibar gören Gazzali ve Fahreddin Razi’nin güvenirliliğini gösterebiliriz. Taceddin Sübki’nin –Şafiilik tarihinde, iman (foi) kavramı meselesini ele alırken– şer’i ilimleri bildirdiği açıklama (définition) tipik bir örnek gibi durmaktadır. 

Üç ayrılan bu şer’i ilimler şöyledir: Şeriatın (Loi) tamamen zahiri durumlarının bilgisini kapsayan Fıkıh (jurisprudence); temel iman düşüncelerini (iman; tasdik) derinleştirmeyi sağlayan Usulu’d-din ya da Kelâm; dini yaşantısını pratik ve dini bilginin uyandırdığı duygulara koyan bir müminin samimi duygularını (ihsan) ele alan, yazılı kuralın ve tarafsızca tanımlanmış akidenin (dini sistem/dogme) ötesine geçen tasavvuf (mystique). 

Açıkça belirtildiği gibi hiç kelâm kitabı yazmamasına rağmen kendi döneminin teolojik meselelerine vakıf olduğuna ve Kelâm’a kesinlikle kapıyı kapatmamasına rağmen Şafii’nin birçok geçerli delile (argument) sahip olduğuna Razi’yle hemfikiriz. Şafii’nin Kuran yoluna sadık kalma niyetinde olduğunu, kendisini hiç ummadığı görüşlere sürüklenmiş görmekten korktuğunu (çekindiğini), akıl hakkında nassa (texte) bağladığı üstünlüğün onu bu aklın metafizik istidatlarını uygun bir şekilde azaltmaya ittiğini, dinin yorumdan (spéculation) daha çok pratikle şekillendiğine inandığını ve özellikle, Risâle’de pek çok pasajda önerilen ve Şafii doktrininin çok örnek verdiği ihtiyat bilinciyle hareket ettiğini düşünebiliriz. 

*** 

Bununla birlikte Razi’nin fikirlerine iki genel görüş eklenebilir. İlki Kelâm’dan verebileceğimiz açıklamayla (kavram/définition) ilgilidir. Kelâm’ın iki formu arasında aslında ayrım yapılabilir: Bir taraftan özellikle yoruma ve bu nevi risalelerde genel olarak yer alan büyük meselelere dönük teoloji; öte taraftan Allah’a ve yarattıklarına karşı sorumluluk meselesini işleyen fıkhi-ahlâki teoloji. Şafii, ilk olarak, Kelâm’ın bu ikinci formuyla Risâle, Kitabu’l-Umm, Kitabu’l-İhtilafu’l-Hadis’de ilgilenmiştir. Halik (créateur) ve Hakim (législateur) gibi Allah’ın zatını değil de Allah’ın yarattıklarına bildirdiği emri incelemekte, bu emrin temellerini araştırmakta, ondan farklı hiyerarşik ve sınırlı bölümler oluşturmaktadır. Gerçek bir kelâm tanımından, Risale’de yer alan, bütün normatif sosyolojinin bağlı olduğu hüküm anlayışı (notion) zor çıkarılabilir. 

İkinci görüş; Şeriatın (Loi) temelleri, kökleri ya da kaynakları olan usul kavramını (notion) içermektedir. İlk olarak Usulu’d-Din (inanç sistemi olarak dinin temelleri) ve Usulu’l-Fıkıh (fıkhi-ahlâki uygulamanın –praxis– temelleri) arasında ayrım yapılabilir. Ancak, birini ötekinden nasıl ayırt edebiliriz? Şafii, bunu hiçbir zaman bize aktarmakla ilgilenmemiştir. Razi’nin belirttiği gibi, Allah (dieu), profetoloji (peygamber-bilim), eskatoloji (ahiret bilgisi/ilmu’l-mead), ahlâk vb. temel iman kavramları bilgisi her mümin, özellikle de her müctehid için gereklidir. Bundan ötürü, Usulu’d-din kuramıyla Usulu’l-Fıkıh kuramını tamamen birbirinden ayırmanın nasıl mümkün olabileceğini görmek zordur. Son olarak, Usulu’l-Fıkıh (Şeriatın temelleri) ile Für’u (onun inanış sahasında ya da içtimai hayattaki belirli hükümleri –prescriptions particulières–) arasında ayrım yapılır. Şafii, Risale’de Usul’u ele alırken sürekli Für’u’dan örneklere başvurmuş; Für’u’yu incelendiğindeyse, daima usulcü (fondamentaliste/usuli) kalmıştır. Daha sonraları, Minhacu’s-Sünnet’in önemli bir kısmında, İbn Teymiyye, kendi adına, Usul’ü Für’u’dan açık bir şekilde ayırmaya imkân sağlayan unsuru hiçbir zaman bulamadığını söyleyecektir. 

Bütün bu düşüncelerden yola çıkarak, Şafii’nin kimilerince çok eleştirilen, kimilerince cansiparane kabul edilen, gerçek bir Kelâm kitabı Risâle’yi bıraktığını hatırlatırız. Bu, Razi’nin –ona göre– Risâle’ye getirdiği en olumlu/uygun kanaatlerinden birisidir. Razi; Şafii’nin Usul alanındaki rolünü, mantıkta (logique) Aristoteles, ses biliminde (prosodie) Halil bin Ahmed, nahivde (dil bilgisi/grammaire) Sibeveyh ile kıyaslar. Bütün disiplinlerde, der, bir külli kanun (genel metodoloji kitabı) gerekir. Şafii bunu kendisinden sonraki bütün müelliflerin ona bağlı kaldığı büyük bir başarıyla şeriat adına yapmıştır. (MR, 57) Son olarak, Razi’nin, Şafii’nin amentüsünü (iman esasını, açıklamasını/profession de foi) yeniden şekillendirirken Risâle’den hareketle bunu gerçekleştirdiğini belirtmek de anlamlı olacaktır. İlk olarak nesih (abrogation), tahsis (particularisation) ve kıyası (analogie) ele almak için yazdığı Risâle’yi okuduğumuzda, onun Kelâm’ı İslami disiplinler topluluğuna dahil ettiğini çok açık bir şekilde hissederiz.

______________________

(*) Bu makalenin Fransızca aslına buradan ulaşabilirsiniz.

16 Eylül 2017

Kayıp Güvercin Gerdanlığı & Arı Kovanının Ruhu

GÜVERCİN GERDANLIĞI*

Kargı pası kandan olur
Siyah adamlar neden olur

Asaf Halet Çelebi
Kemikleri simsiyah adamlar bir esmanın peşindeler; insanın sırrı insan, suyun sırrı suyken ma'dan maâda (dönülecek yer) uzun bir yol/culuk. Maddenin markajında gözlere sürülen buhûr-ı Meryem; bu Beytü'l-Lahm'da (Hz. İsa'nın doğduğu yer)* yaşayan bir sahafın tavsiyesi, bu sahaf dükkânının ismi Mazağe'l-Basar yani her tarafı göz olan. Be harfinin gizinin peşinde olanlar altı yönden varoluş yani 'şahitlik' makamında olanlar bu dükkânda alırlar soluğu.

O son Esmayı ararken düşülen yolda ağaçlar dikey değil yatay büyür, bir gülün merkezine doğru salınarak acı ve tatlı denizin el ele tutuştuğu yere, gülün merkezine; (modern insanın Metafizik anlamını boşalttığı) telaffuz ve tefekkür edilemez üç harfli dağın merkezinden gelen nefes ile terleyecek avuç içleri. Göksel anlamından tıraşlanmış lügatler kılavuz değil bu yol/culuk için, bu metafiziksiz kelimeler (Kelime yaradır M. Arabî)(Kelimeler metafizik bir şifaydı altın çağda) Kaf dağını ve dahi simurgu değil kamerin latif ışıklarının Kaysın yüzünü aydınlatmadığı kentleri hayaline musallat eder, hayfâ.

Oturmuşta üç harfli dağın zirvesine Rûh-i izafi güvercinleri ile reyhan demetleri yollar yola düşenlere, yolda kalanlar maddenin merkezinden yayılan asıl kaynağın yansıması olan ışığın etrafında ölü pervaneler, hayfâ.

Gülün minberine oturmuş yırtık hırkalarıyla azizler dervişler Eliften öteye geçemezler; Eliften sonrası hep Elif, Bir'den sonrası hep Bir, şimdi ân'ın değerinin farkındalığı ile tüm pencereler bir güle açılacak kentin girişinde bembeyaz atıyla bekliyor reyhan cezbesiyle bir kız çocuğu ki atının yelesinde Güvercin Gerdanlığı asılı ve onu bekliyor 'Derisi Yüzülenler' sokağında divan sahipleri. Kelimeleri âsumandan iplere bağlı olanlar o kızın kente girişi ile kentin taştan putları üzerindeki hicap kalkacak tüm renkler ve esmalar dürülüp merkeze doğru kıyam edecek, dostun attığı gül ile gül perdelerini kaldıracak şem'i şems bilenler kanatlarını üç harfli dağa doğru yoracaklar, Agâh ol.

İnşirah bahçelerini terk etmiş artık Meryem'ler nüktesi yamulmuş metafiziği donuklaştırılmış bir kelime olarak Âşk cevheri, şeffaf olmayan tek katmanlı, derinliği ve sırrı olmayan dilden kalbe kalpten dile hakikatsiz bir hayal şimdi kûh çatladı da yüklenemedi iki eli ile yaratılmış olanın kalpten dile dilden kalbe "tehlil'ini".

Lâ

O kayıp esmanın peşindeki aşıkların gözleri ile bakamamak aleme ki onlar kelimeleri taşlaşmış bir anlamın ötesinde metafizik anlamıyla telaffuz ettikçe bir sinek kartalı yere vuruyor erik dalında üzümler yeşeriyor bu bir hediye lakin bizim gibi kapkara esrarı tıraşlanmış sözlüklerle konuşanlar için değil, hürler için maddenin ve gerçekliğin markajından sıyrılmışlar için. Heyhat.

İnşirah bahçesinde ankanın ötüşünü duyana kadar sessizdir konuşmaz o aşıklar alfabede Eliften sonrasına nefesleri yetmemiş arz ve sema, hüsn ve aşk, şems ve mah, havf ve reca kûh ve kûn aşıklar için Elif olmuş, lâl bakmışlar aleme. O bahçenin hisarinda uyuyan iki kartal biri bembeyaz diğeri ruhefza bir siyah ve dahi ikiside tüylerinin renginden iplerle bağlı göğe. Birbirinin sırrı ve aynası iki renk; siyah ve beyaz. 

O câmi esmanın peşinde kartal -bu kartal bir erin çöle ve çileye meylidir- ve gerdanlıklı güvercinin yanak yanağa geldiği nitelik olanın nicelik olanı içine aldığı Elif'in Kaf'ı (insan) kucakladığı noktanın,hayalin, rûyanın tam ortasında 'tek olanın tecellisi iki kalbin' ittisali ile ruh efza bir kız çocuğu Anka doğdu ve "fani olana ‘inin oradan denildiğinden' beri kartal kendini göremediği saf cam için aradığı sırrı Gerdanlıklı Güvercin ile buldu ve aşık bir kalp aynada kendini görebiliyor -belkide bir ceza bu-. Kartalın göğ aynasından arza yansıyan gölgesi ve altı yöne taşan bu gölge ile Kartalın bâtınını yaprak yaprak açmasına refik olan işte bu gerdanlıklı güvercin.

Şehre Kadim zamanlarda yemyeşil olan kuzeyden bembeyaz atıyla gelmiş bir kız güneş ve ay resimleri göremediği taş putlara şaşkınlıkla bakarken at yorgunluktan değil gerdanlığı sahiplerine kavuşturmadığı için çatlıyor. Son esmanın peşinde aşıklar şimdi çölde başıboş dolaşıyorlar. Heyhat.

Rüya; Bir beyaz güle Elif'in aşketmesi ile gül ikiye bölündü ve âleme yayılan esmalar yaprak yaprak bir atın beyazlığı oldu ve şehirde ay resimleri görülür ve güvercin adımları duyulmaya başlandığı bir mevsimde o son esmayı Yeruşalim Kızlarının gözyaşlarını sildiği hırkanın altında buldu ve at kendine geldi o son esmayı onunda kulağına fısıldadılar ve yolcu hırkasındaki yamuk yumuk şehirden silkindi yüksek sesle:

Equus 
Equus
Equus sevgilim hoş geldin.

*Nacer Khemir'in Güvercinin Kayıp Gerdanlığı filmine M.İ. Arabi'nin Nurlar Risalesi İttihadü'l-Kevni'den mülhem simgesel bir yorum.

YEDİ VADİ YOLUNDA OTUZ KUŞ FENÂ BALI TAŞIYAN TRENİN İZİNDE*

"Çırılçıplak bir ağaca sarılıyorum, ağaç beni görüyor, ben ağacı görüyorum, cemâdatın tarihine sarılıyorum ve sonra yağmur başlıyor, ben ıslanıyorum, ağaç ıslanıyor, kızıl saçlı adamlar jazz yapmaya doluşuyor bağçeye, ben dinliyorum, ağaç dinlemiyor. Simsiyah bir taşa takılıp sendelerken balkonda oturan yüzü bembeyaz döğmeli Kızılderili bir kız çocuğu dikkat diyor; taşa yol ver Adam, Adam taşa yol veriyor. Çirkin elleriyle bir adam gergedanı ile balkondaki çamaşır ipinde yürümeye çalışıyor kız tebessüm ederek Dikkat diyor; Adam senin renklerin nurdan değil, Nârdan, Mezopotamyalı bir Attari tavus kuşunun sırtında gökyüzünden beni seyrediyor şu an, görüyor musun Adam?

Adam ağır ağır plastik merdivenleri çıkarken -ki merdivenin sonunda kavuşacağı ufacık bir siyah küp-, yolda kum renkli çarşaflar giyinmiş bir adamın sayıklamalarını dinliyor, o kadar ruhefza cümleler ki lakin bu cümleleri yazmak istediğinde yazacak harfleri ve lisanı bilmediğini  fark ediyor, o kız bembeyaz döğmesini yüzünden sıyırıp Adam diyor, bu sırdır hadi tavus kuşunu takip et seni o bembeyaz döğmenin nakkaşına ve o bembeyazlığın kaynağına mutlak’a götürecek. Adam yola sarılıyor yol adama. Yaşlı adam küpün içine girip küple beraber sır oluyor kızıl saçlı adamlar şarkılarını o siyah taşa okuyorlar, kız çocuğu rüyasında genç bir Hindu bilgeyle evleniyor, Picasso isimli bir evlatları oluyor."

Ana okumayı öğrendiğinde şaşkınlıkla okuduğu ilk hikâye kitabının sonu bu şekilde son buluyordu. Hikâyelerin peşinde koşmaya o zaman karar vermişti lakin dağ çiçekleri açmadı o yaz ve uyuyamadığı o  yaz gecelerinde serçelerin uyuduğu yerlere götürüyordu annesi Ana'yı Hintli bir Rişi'nin hediye ettiği tülbente sarıp sarmalayıp.

Ana uyanıp bağçede biraz gezinip yerden kurumuş kiraz dalını alarak  ortasında nokta olan bir çember çizdi ve İsabel'e peki bu noktayı çember kadar genişletirsek çemberi noktadan noktayı çemberden nasıl ayıracağız; bu bir'e özenmek olur o sayamayacağımız kadar çok esma ile yanak yanağa gelmek olur dedi ve ekledi İsabel’in mahmur bakışları karşısında Anadolu'dan gelmiş dedemin söylediği bir şiir belki bunu açıklar izah eder kalbimi ve aklımı boğan tozu siler atar; 'ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm' nokta çember, çember nokta oldu. Ana uzaklarda yanmış tankların arasında kaybettiği ‘birşeylerini’ arayan çocuğa dikkat kesildi, çizdiği şekli ayaklarıyla dağıttı yüksek sesle :

'Delikanlı öne eğilmişti, ölümün soluğunu duymaya başlamıştı ensesinde ama yine de, gökyüzüne çevriliydi gözleri, böylesine çetin bir savaşta bile, kendisine eziyet edenleri bağışlasın diye yüce Tanrı’ya dua ediyordu, acıma uyandıran yüzüyle.' (Dante) diye gam efza bir şekilde ve fakat sesi yanı başında duran kiraz ağacına dahi ulaşamayacak kadar derindendi. Arı kovanından akan simsiyah bal ve iki dağın arasında -kûh ve kûn- bir kırık kalp, çemberin üzerindeki Araf içerideki Akıl merkezdeki Elif diyor. Söylenler araftan merkeze yaklaştıkça Hal oluyor. Çemberin üzerindeki Hal ile Kāl arasında sıkışmıştı.

(Rüya*: Ana gece uykuya daldıktan sonra toprak ile çiziktirdiği şeklin misal aleminde hakikatine vakıf oldu. Nokta ve çember. Mevcudiyet ve hakikat. Çemberin çizgileri üzerinde yaşayan o halkı gördü: Adl şehrinde yaşayan o halkı, gölgede yani zulmette yaşayan halkı. Rüyadaki hakikati es geçen ve fakat hakikati cetveller ile ölçen ve biçen biçimin modern çocuklarının dört işlem ile daralmış hayatlarını izledi. Ay'ın ardında rakamdan cinler mi hayır Simurg'un belki de her bir yağmur damlasının hamalı meleklerin sarayları iki bulutun yanak yanağa gelip Su’dan hâlk olanı ve suya muhtaç olan halkı yine su ile buluşturmak için sema ile mündemiç zikrettiği  Zülcelâl'i ve'l-ikram)

Trenler simsiyah bal taşıyor iki şehrin birbirine kurşun ağırlığı uzaklığına, Ana neyi dinliyor kulaklarını tren rayına yaslamış; şehrini terk eden tren kaç batman ağırlığında ölümleri muhacirlikleri, tercihlikleri taşıyor. Deniz kıyıları dağ etekleri çocuk mezarlığı ki bu yaklaşıyor yaklaşmakta olan'ın perdelerini kaldırması, Rişi'nin Ana'nın kucağına kapanıp ağladığı zaman, Kali Yuga; cevherini kaybetmişliğin kurşun ağızı. Metafizik gerilimden yoksun harpler simsiyah bir kilise dikey olarak çatlıyor kum renginde bir camide metalik ruhsuz yatay gıcırtı, döne döne değil sabit soğuk bir ses.

(Rüya** ; Ana merkezdeki Fazl şehrine çevirdi gözlerini ruhunda saklı esmayı bilebilmek için. Ehad vadisinde ki Faraklit dağına yağıyordu saçları ve م (mim) harfinden insanlar gördü Ehad vadisindeki bu dağ ن (nun) harfine benziyordu ve ağızlarını açmış insanlar ve hatta tüm âlem buradan besleniyordu. -Kûh ve Kûn-. Maddenin markajindan kurtulmuş insanlar aşkın olana beyaz ipliklerle bağlanmış kalpleri ile vecd halindeydi ve trenler lotuslar güller taşıyor şimdi Ana'nın kucağına, arı kovanlarında bembeyaz ballar akarken)

Trenler kurşun ağırlığında kaçışları taşıdıkca kuzeydeki beyaz atlar mağaralarından hiç çıkamadılar ve Ana annesinden tülbentini yüzüne örtmesini istedi; tülbentini yüzüme ört anne tülbentini yüzüme ört ki savaş sonrası elimizde kalan fotoğraflarda yüzüm benim yani Ana'nın sarışın yüzü an ile anılarda sıkışıp kalmış güvercinsiz bir şehrin ikindisi olmasın. Esmaların yanak yanağa olduğu işte bu arz denilen yüzün tam ortasında - bu yüz esmaların aynası; Sır ve Şehadet sırt sırta belki içice. -etekleri nisyan ırmağının sularıyla ıslanmış ve bir o bir bu yana savrulurken Ana ağlayarak şöyle dedi ; "Meryem acele dağa koşmuştu. Caesar boyun eğdirmek için İlerda'ya Marsilya'yı vurmuş, hemen İspanya'ya koşmuştu.” Ötekiler de: “Acele edin, acele edin yetersiz sevgi nedeniyle gecikmeyin, çünkü iyi olmak isteği artırır Tanrı'nın desteğini” diye bağırıyordu."(Dante Araf XVIII).

Amâ okyanusunda âmâ 'bir rûyada olanlar' , arz'ın arzularını Asâ-yı Musa gibi bellerinde taşıyanlar deniz kıyılarına vuran cansız hümay kuşları, Asûman’nın merkezinden Yerin merkezine yamulan neydi insanın zihninde? Âsumandan gelen bembeyaz atlar ile Dünyanın simsisiyah atları savaşırken ve dahi bütün filmler bir rûya olamıyorken kiraz ağacı altında üç kızdan Ana Andelip dede'den 'Eyerini Allaha Satmışlar' gazelini okuyorken yorgun ve yağmursuz balkonlarda gülleri lotus çiçeklerini ve en çok annelerinin zarif ve omurgalı İspanyol duruşlarını bazı babaların ulus-devlet yumruklarından koruyuyan bir kız çocuğu büyüyordu.

*Feridüddin Attar, Mantıku't-Tayr.
*,** İmam Gazali'den ilhamla.

Semih Alkan


Benzer okumalar:



27 Aralık 2015

Nasiruddin Tusi — Platon'un Vasiyetleri


Bu vasiyetler öğrencisi olan Aristoteles'e buyurmuş olduğu vasiyetlerdir. Platon der ki:

Ma'bûdunu tanı, O'nun hakkını gözet! Daima öğretim ve öğrenimde bulun. İlim isteğine ihtimam göster. İlim ehlini bilgisinin fazlalığıyla değil, kötülük ve bozgunluktan sakınma yönündeki durumları itibariyle imtihan et.

Hüda'dan sana faydası olmayacak şeyi dileme, emin ol ki bütün hediyeler O Hazret'tendir. O'ndan kalıcı nimetler ve senden ayrılmayacak faydaları iste. Kötülüklerin sebeplerinin çok olduğu hususunda uyanık ol. Olmayacak şeyi arzu etme. Hüda Teâlâ'nın kulundan aldığı intikam, kızgınlık ve azardan değil, belki doğrultmak (takvîm) ve eğitmek içindir. Sana güzel bir ölüm getirmediği sürece kendini güzel hayat arzusuyla sınırlama. Kendini iyiliği elde etmeye vesile olan bir hayata ve ölüme ada!

Üç şey hususunda kendinle hesaplaşmadan rahat bir şekilde uyuma: Birincisi, bir gün süresinde hiç hata yapıp yapmadığını düşün; ikincisi, hiç iyilik kazanıp kazanmadığını düşün; üçüncüsü, herhangi bir işte kusur yaparak fırsatı kaçırıp kaçırmadığını düşün.

Aslının ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşünmeyi de unutma. Değişime ve zevale maruz olan dünya işlerinden dolayı hiç kimseyi incitme. Bedbaht olanlar, sonucu (akıbet) hatırlamaktan gafil olup hatalardan sakınmayan kimselerdir.

Kendinin dışında olan şeyleri kendine sermaye etme. Hak edenlere iyilik etmede onların istemesini bekleme ve yardım etme hususundaki açılışı, onların istemesinden önce yap. Alemdeki lezzetlerden bir lezzetle mutlu olan, Alem musibetlerinden bir musibetten dolayı endişelenen ve sıkıntılı olan kimse filozof (hakîm) sayılmaz. Ölümü daima hatırla ve ölmüş olanlardan ibret al. Kişinin bayalığı, çok faydasız söz söylemesinden ve sorumlu olmadıkları şeylerden haber vermesinden anlaşılır. Başkası hakkında kötü düşünenin kendi nefsi de kötülüğü kabul eder ve bu kimsenin takip ettiği yol da kötülüğü kapsamış olur.

Durumların değişken olmasından ötürü defalarca düşünüp sonra düşündüklerini söze ve fiile dök! Herkese ilgi duy, çabuk öfkelenme ki, bu daha sonra sende alışkanlık yapar. Bugün sana muhtaç olanın ihtiyacını gidermeyi yarına bırakma, çünkü yarın ne olacağını bilmiyorsun. Bir şeye müptela olan bir kimseye, senin maruz kaldığın kötü bir amele müptela olmaması için yardım et. Karşılıklı düşmanlık güdenlerin sözünü anlamadan onlar hakkında hüküm vermeye teşebbüs etme. Filozof sadece sözde değil, hem sözde hem de eylemde olur. Çünkü sözlü felsefe (hikmet-i kavlî) bu cihanda kalır, oysa pratik felsefe öteki cihana varır ve orada kalır. Eğer güzel bir işte zahmetle karşılaşırsan zahmet geçer, güzel amel kalıcı olur. Eğer günahtan lezzet alırsan, lezzet geçer günah kalıcı olur. Seni çağıracakları ve sen de işitme ve görme organlarından yoksun olduğundan dolayı ne bu çağrıyı işitebileceğin, ne bu çağrıya cevap verebileceğin ne de hatırlayabileceğin o günü düşün! Ne dostu ne de düşmanı tanıyamadığın bir yere gideceğini kesin olarak bilmiş ol ve bu yüzden kimseye kusur atfetme. Efendi ile kölenin eşit olacağı bir yere gideceğini gerçek olarak bil ve bu dünyada büyüklenme!

Öteki dünyaya ne zaman yolcu olacağını bilmediğin için daima hazırlıklı ol. Şerefi Yüce olan Hüda'nın hikmet hediyesinden daha iyi hiçbir hediye olamaz. Filozof; fikri, sözü ve işi eşit ve birbirine benzer olan kimsedir.

Kötülüğe değil, iyiliğe karşılık ver. Kendi işlerini her vakit hatırla, belle ve anla. Kendi durumunu aklet! Bu alemin önemli işlerinden herhangi bir işten usanma ve gevşek davranma. İyilikler uğruna sınırı aşmak doğru (caiz) değildir. Güzeli elde etmek için hiçbir kötülüğü sermaye edinme. Geçici zevkle uğruna en üstün işten yüz çevirme; çünkü daimi sevinçlerden mahrum olursun.

Hikmeti sev, hikmetli kimselerin sözlerini dinle. Dünya hevasını kendinden uzak tut, övgüye değer tavırdan kaçınma. Hiçbir işe vaktinden önce teşebbüs etme. Çünkü bir işe onu anlayarak ve iç yüzünü kavrayarak başlarsın. Zenginlikten dolayı büyüklenme ve kibirlenme, kendini yenilgi ve küçük düşürülme gibi musibetlere maruz bırakma. Dostuna hâkime ihtiyaç olmayacak bir şekilde, düşmana ise yargıç anında zafer kazanacağın bir şekilde muamele göster. Hiç kimseye ahmakça davranma, herkese karşı alçakgönüllü ol ve hiçbir alçakgönüllüyü hakîr görme. Kendin mazur olduğun halde kardeşini kınama. Boş zaman geçirmeyle mutlu olma, talihine itimat etme ve güzel fiilden dolayı pişman olma. Hiç kimseyle alay etme. Her zaman adalet ve doğruluk yolunu takip etmek ve iyiliklere bağlı kalmak hususunda dikkatli ol!

Kitabımı kendileriyle bitirmek istediğim Platon'un vasiyetleri işte bunlardır. Bundan sonra sözü bitiriyorum. Hüda Teâlâ, iyilikleri kazanmada, güzellikleri elde etmede herkese başarılı olmayı ihsan etsin ve kendisinin rıza gösterdiği şeylerin talep edilmesinden herkesi gayretli kılsın. Muhakkak ki O, çokça lütufta bulunan ve (isteklere) karşılık verendir!

Ahlâk-ı Nâsırî isimli kitap, Allah'ın yardımıyla ve başarıya erdirmesiyle tamamlandı. (Hicrî 662 senesinin Rebîu'l-Evvel ayının sonu)

Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî
Litera, 2013

Bkz: Alman Mistik Düşüncesi, Heinrich Seuse

2011–2026 idea, schola, zâhir âlem